Yeni Nesnellik akımı

Yeni Nesnellik, 1920’ler Almanyası ve August Sander başlıklı sergi 11 Mayıs - 5 Eylül 2022 tarihleri arasında Paris’te Centre Georges Pompidou'da gerçekleşti. Sergiyle birlikte sanatsal hareketlerin siyasetine ve serginin referans verdiği dönemin şartları paralelinde güncel sanat dünyasının politik doğrucu tavrına bakıyoruz


Yazı: Ali Akay


Solda: Otto Dix, Portrait of the journalist Sylvia von Harden, 1926, Pompidou Centre koleksiyonu, © Adagp, Paris, Fotoğraf: Audrey Laurans – Centre Pompidou

Sağda: August Sander, Secretary at the Westdeutscher Rundfunk in Cologne, 1931, Pompidou Centre koleksiyonu, © Die Photographische Sammlung

Fotoğraf: Guy Carrard – Centre Pompidou



Bu yaz, Venedik Bienali, Documenta ve Berlin Bienali skandalları, yasaklar, protestolar, düşüncesiz veya bilinçdışı bir anti-semitizm, siyasal beraberlik, sanatçı inisiyatifleri üzerine konuşulan çok siyasî ve toplumsal ama bir o kadar da bir sanat-dışı bir ortam doğurdu.


1960’lar ve 1970’lerde birçok kâr beklemeyen sanatçı inisiyatifi, Max Weber’in kavramından (“sosyallik” ve “cemaatleşme”) yola çıkarak grup yaratma deneyimlerini öne çıkartmıştı ve siyasî olarak sanatı “piyasa karşıtı” bir şekilde ele almışlardı. Piyasa dışı ve galeri dışı eylemler, performanslar, sergiler, happening’ler yapıldı. Fakat 1960’lar Kavramsal Sanat, Fluxus gibi akımların içinden geçmekteydi. Sanat tarihinin içinden geçen bu sanatsal hareketlerin siyaseti elbette, Vietnam savaşı gibi insanlığı ilgilendiren konulara odaklanmıştı (çevre ekoloji, birey merkezli sanatın dışına çıkma, ticari sanatı dışlama, konvansiyonel olmayan hareketleri destekleme, alternatif bir yaşam biçimini önerme, deneysel sanat pratiklerine girme...) ama bunları sanatın dışında bir hareket olarak değerlendirmek zordur. Bugün ise sorun sanatın dışarıya konulmaya başlanması olarak adlandırılabilir. Bu anlamda, 1920’lerin Almanyası'na göz atmak çok ilginç bir deneyimi hatırlatmak olacaktır.


Centre Georges Pompidou’daki Yeni Nesnellik, 1920’ler Almanya’sı ve August Sander sergisinden yerleştirme görüntüsü, Fotoğraf: Centre Pompidou, Paris

 

"Bugün sanat tarihi, bazı sanatçı olarak adlandırılanları pek ilgilendirmiyor gibi durmakta! Bazılarıyla yapmış olduğum küçük sohbetlerden anlıyorum ki, sanat tarihi değil ilgi çeken; bugün sanat olarak ortaya konulan bir çalışmanın 'politik olarak doğru' olup olmadığı ön plana alınmış vaziyette."

 

Centre Georges Pompidou’daki sergi, tam da bu dönemin evveline dikkat çekmekte. Savaş ve sonrası değerleri tartmaktaydı. Sanatın değerlerinin içinden geçen, tasarım ve tiyatro performanslarıyla 1920’lerin Almanyası'nın üzerine Yeni Nesnellik sanat akımıyla bir sis perdesi oluştu. Dada ve sonrasını ilgilendiren bu sanatsal hareket zaten siyasal alanın içinden geçen bir bakış ile değerlendirilmekte; ama sanat düşüncesinin sanat tarihinden, sanatsal refleksiyonu üzerinden geçen bir dönem söz konusu, içinde.


Solda: Karl Hubbuch, Twice Hilde II, 1929, Museo Nacional Thyssen-Bomemsiza, Madrid

Fotoğraf: Aubrey Perry

Ortada: Rudolf Schlichter, Margot, 1924, © Städel Museum

Sağda: Otto Dix, Red-haired woman (female portrait), 1931


Bugün sanat tarihi, bazı sanatçı olarak adlandırılanları pek ilgilendirmiyor gibi durmakta! Bazılarıyla yapmış olduğum küçük sohbetlerden anlıyorum ki, sanat tarihi değil ilgi çeken; bugün sanat olarak ortaya konulan bir çalışmanın “politik olarak doğru” olup olmadığı ön plana alınmış vaziyette. “Hangi şekilde gösterilmeli ve neler gösterilmeli?” soruları sanatçının kim olduğunun, daha evvel ne gibi eserler üretmiş olduğu gibi sanatsal soruların önüne geçmiş gibi durmakta.


1920’lı yılların Alman sanatı olarak Neue Sachlichkeit Paris’te Centre Georges Pompidou’da, Angela Lamp ve Florian Ebne’nin küratörlüğünde sergilendi bu yaz: Yeni Nesnellik, 1920’ler Almanyası ve August Sander başlığını taşıyan sergi bugüne çok ışık tutmakta. Her yerde faşizmin ayak seslerinin duyulduğu, aşırı sağ grupların ses getirtmeye başladığı, İtalya ve Fransa gibi demokratik ülkelerde de aşırı sağ partilerin nerdeyse hükümet olma aşamasına gelmeye başlaması, ideolojik olarak küreselleşme sonrası millet kapanması olarak söz edilebilecek bir “hayali cemaatin” yeniden oluşturulmaya ve inşa edilmeye başlandığı bir zamana doğru yaklaşmakta değil miyiz? Bugün beraber yaşamak, sömürge sonrası toplumsal vaziyetin öne çıktığı, ırk ve cins kimliklerinin politik olarak doğrucu tavırlarının yükseldiği bir ortamda, bu sergi 1920’li yılları bugüne doğru taşıması bakımından çok doyurucu geldi.


Solda: August Sander, Painter Anton Räderscheidt, 1926, Pompidou Centre koleksiyonu, © Die Photographische Sammlung, Fotoğraf: Adam Rzepka – Centre Pompidou

Sağda: Anton Räderscheidt, Young man with yellow gloves, 1921


Sergi; Berlin’de Dada hareketini başlatan, kolaj ve montaj tekniklerini ilk kullananlardan 1933’te Nazilerden kaçarak, tıpkı Walter Benjamin gibi, İbiza'ya, Paris’e kaçıp, Fransa’ya yerleşen Raoul Haussmann’ın (1886-1971) “mekanik kafalı” heykeliyle başlıyor. Ve nene merkezli bir bakışın üzerine odaklanan bir sanat hareketi başlamış oluyor. Almanya’da 1910’larda “ben merkezci”, içe kapanan sanatçının lirik ekspresyonist eserlerinin hâkim olduğu bir ortamdan August Sander’e doğru giderek Köln yakınlarında, yüzleri bize (objektife) dönük köylülerin fotoğrafları ağırlıklı bir sosyal bakışa doğru gidiyor. I. Dünya Savaşı sırasında Dada hareketi ve onun Yeni Nesnellik akımına etkileri üzerine olan etkilerini gösteriyor sergi. Georges Grosz’un portreleri öne çıkmakta: 1925’te Mannheim Sanat Merkezi’nde Yeni Nesnellik sergisi içinde sunulan Shriftsellers portresi Almanya’da, sanat tarihçisi Gustav Friedrich Hartlaub’a göre, Yeni Nesnellik sanat akımı sol kanadı temsil etmektedir. Grosz’un “hakikati” göstermek istediği eserlerin en önemlilerinden biri olduğu varsayılmaktadır. Veya Alexander Kanoldt’un Olevano II (1925) adlı eseri İtalya’nın o yıllardaki “geometrikleştirilmiş formlarla” görüntüsünü Kübist bir üslupla göstermektedir.


George Grosz, Portrait of the writer Max Herrmann-Neisse, 1925, Pompidou Centre koleksiyonu, © George Grosz Vakfı, Princeton, N.J. / Adagp, Paris, Fotoğraf: © BPK, Berlin, Dist. RMN-Grand Palais / Cem Yücetaş


1920’li yıllarda, Almanya’da Avangart hareket “hakikate” doğru, daha az ifadece ve daha yansız bir şekilde bakmaya başlamıştır. Yeni Nesnellik yansız bir nesne bakışının akımı olarak tarif edilebilir. Yukarıda adını andığım sanat tarihçisi ve Mannheim Sanat Merkezi’nin müdürü Hartlaub’un bakışıyla, bu yeni sanat hareketi bir akım olarak adlandırılmaktadır: Yeni Nesnellik. 32 sanatçının katıldığı 1925 yılında yapılan Mannheim sergisidir. Bu sergide aynı sanat akımı içinde sağ (Kanoldt, Mens, Schrimpf) ve sol (Dix, Grosz, Scholz) kanadın bulunması ve sanat tarihçisi Hartlaub tarafından bu şekilde adlandırılması ilginçtir. Klasik resim üslubu sağ kanadı, gerçekçi ve siyasi bakış ise sol kanadı oluşturmaktadır. Bu iki siyasi kanat yan yana sergilenmektedir. Bugün “beraber yaşamaktan” bahsedenler için çok dikkat çekici bir örnek olarak durmaktadır. Aralarında görüş ve üslup farkına rağmen aynı sergide sanatçı olarak yer almaktadırlar.


George Grosz, Construction (Untitled), 1920, Fotoğraf: Aubrey Perry


Bu; tasarım, tiyatro ve edebiyat için de geçerlidir. Ve dönemin siyasi ruhunun içinden sanatsal olarak beslenmektedir. 1930 yılında aynı adı taşıyan akımın etkisinde İlk Yeni Nesnellik piyesi (WilhelmTell) Frankfurt’ta sahneye konulur (Toni Impekoven ve Carl Mathern). 1928’deki Marcellus Schiffer’in komedi piyesi (Havada her şey var) ise bir avant-garde olarak anılmaktadır. Eskiye nazaran havada bazı şeylerin değişikliğe uğradığını vurgulayan bu piyes havada artık nesnelliğin var olduğunu söylemektedir. Havada hava vardır. Hava ise değişmiş ve nesnelleşmiştir. Teknolojiye gönderme yapan bu değişik hava, kablosuz aletler, radyolar, imajların dünyasının yeniliğinden söz etmektedir. Geleceğe doğru açılan bu yeni nesnellik dünyasında yenilik ve umut yan yana yer almaktadır. Bugünün karamsar dünyasının yanında yenilik ve özgürlüğe doğru koşan sanatlardaki bir refleksiyonu görmekteyiz. Düşüncesiz ve refleksiyonsuz sanat mı olur? Tasarımda, mimaride ve afiş tekniklerinde Bauhaus’a doğru giden bu yol artık bibloları ve süslemeleri terk etmektedir. Evlerdeki bir sürü fazlalığa yer yoktur artık! Georges Grosz’un 1920 tarihli İsimsiz (Konstrüksiyon) adlı tablosu kafası olmayan, kolları bir robota benzeyen bir insanı modern binaların ortasına yerleştirmektedir. Yeni bir şehirleşme akımının içinde insan artık kendi öznelliğinden yansız bir vatandaşa dönüşmektedir. Giorgio de Chrico’nun Metafizik Pentür tablosundan esinlenen sanatçı Georges Grosz tek boyutlu olmaya başlayan bir şehrin eleştirisini göstermektedir. Akımın sol kanadında yer alan bu sanatçı Alman Komünist Partisi mensubu olarak Herbert Marcuse’nin 1960’lardaki tek boyutlu insan kitabını hazırlamaktadır. Franz Wilhelm Seiwert’in İşçiler (1925) adlı tablosu da bu çizgiyi kuvvetlendirmektedir. Şehrin renklerinin işçilerin yüzlerinin ve bedenlerinin içinden geçen çizgiler onların anonimleşmekte olduğunun altını çizmektedirler.


Franz Wilhelm Seiwert, The workers, 1925, © Museum Kunstpalast Düsseldorf


1920’lerde bu sanat akımının insanların standartlaşmaya başladıkları bir tarihi döneme tekabül etmesi neredeyse onların sosyolojik bakışlarını oluşturmaktadır. Ekspresyonist bir estetikten uzaklaşmaya başlayan bu sanat akımı tikelliğin silinmeye başladığı kitle toplumuna gönderme yapmaktadır. İnsanların fizikî ayrımlarından daha çok sosyal dış görünümlerine doğru bakmaya başlayan Yeni Nesnellik sanat akımı August Sander ile birlikte bir grup sanatçının, sosyalist bir ütopyayı ön görmek üzere sosyal kıyafetleri öne çıkardıklarını gözlemlenmektedir. 1925’te ileri sürülen mimari Yeni Frankfurt projesi, tek boyutlu hale girmiş ve tek biçimlenmiş binaların inşası, işçi sınıfı değerlerine (seri halinde üretilen prefabrik binalar) doğru eğilmiştir. Marcel Breuer’in (1902-1981) mobilya tasarımları da aynı amaç içindir: İşlevsel, basit olarak düşünülmüş mobilyalar. Kapitalist sistemin eşitsizliklerini ve haksızlıklarını aşmaya çalışan bir sanatsal refleksiyon gündemdedir. Bertolt Brecht’in (1898-1956) katkıları da unutulacak gibi değildir. Bireysel ifadecilikten ve bireysellikten uzaklaşan Brecht, medya çağında yeni yollar aramaktadır. Benjamin’in makalesi aydınlatıcıdır. İşlevsel ve faydacılık üzerinde duran sanatçı sanatın “kullanım değerini” ön plana çıkarmaktadır. Her türlü kutsaldan uzaklaşan Brecht, Luther’in laflarını ironik bir şekilde kullanmıştır. Müzisyen Paul Hindemith (1895-1963) ile birlikte Brecht didaktik piyeslere ağırlık vermiştir (The Three Penny Opera). Popüler müziklerle piyesler öğreticidir. Projeksiyon kullanımı tiyatroda bu dönemlerde başlamıştır.


Solda: Wilhelm Heise, Faded Spring. Self-portrait as a radio amateur, 1926

Sağda: Carl Grossberg, Self portrait, 1928


Teknoloji, makine ve insan birleşmesi 1927 yılındaki Metropolis’ten (F. Lang) etkilenmiştir. Yan yana lirik, caz ve opera ve makinesel gürültülerin karıştığı bir seslendirme söz konsudur. Cinsel özgürlük, eşcinsellik, serbest hayat gibi Yeni Nesnelliğin sosyal bakışı ilerleme üzerine odaklanmıştır. 1918’de oy hakkını kazanmış olan kadınların kısa saç modaları, erkek kostümleri giymeye başlamaları erkeksi tavırları lezbiyen çiftlerin artmaya başlaması onların yasak aşmakta oldukları özgür dünyanın habercisidir. Bugünün habercisi olarak Jeanne Mammen’in eserleri, Berlin kabareleri, dans yerleri, travestiler, homoseksüeller kuir kültürün kökenlerine bakmaktadır.


Jeanne Mammen, Local transvestite, c. 1931, Pompidou Centre koleksiyonu, © BPK, Berlin, Dist. RMN-Grand Palais / Dietmar Katz


Bu durum Nazi iktidarı sonrasında (1933) özgürlüklerin ve hakların kısıtlanmaya başlayacağı bir baskıcı devlet politikalarına kadar bu şekilde sürmüştür. Nazi Almanyası sadece Yahudiler'i değil, cemaatçi kuir dünyasını, sol ve komünistleri de imha etme planlarına girmiştir. Amerikalı araştırmacı George L. Mosse’nin de dikkat çektiği gibi Hitler’in iktidara gelmesinin ardında yatan toplumsal dinamikler arkasında tabii ki özgürlükler değil, “völkisch, halkçı, ırkçı ve cinsiyetçi teozofisi” yatmaktadır.


Bu sergi uzun zamandan beri başka bir yöne doğru yüzünü çevirmiş güncel sanat dünyasının kimlikçi siyaseti ve “politik olarak doğrusu” bakışı için bir alternatif örnek oluşturmakta, kanımca. Buna artık 1920’li yıllarda değiliz diye cevap verilebilir belki; ancak 1920’li 30’lu yılların içinden geçen Faşizm ve Nazizm’in yeniden hortlamaya başladığı günümüzde, belki de bu dönemi hatırlatan bir takım sorunlarla çevirili olduğumuz kesin!


Düşünmeye değer bence!