Vaka-ı Recm




I


Kahvehane, köy ahalisi ile tıklım tıklım doldu.

Meddah Efendi, herkesin onu rahatça görebilmesi için yüksekçe bir sedire oturdu.

Gelenleri başıyla selamladı;

“Hak dostum, Hak!” diyerek söze başladı.

“Efendim, cümleten safa geldiniz. Bendeniz seyyah bir meddahım.

Küberâ meclisinde hüner gösteren bir usta hayalbazım.

Elimde değnek, köy, kasaba, şehir dolaşırım.

Kıssahan-ı Şah-ı Cihan’dır adım.

Heybemde kırk gün aralıksız devam edecek hikâyeler taşırım,

Cin ve tılsım efsaneleri, mirasyedi menkıbeleri, ağzından ateş püskürten ejderhalar, savaşlar, aşklar…

Bir kere ordu ile sefere çıkmışlığım dahi vardır haa, isterseniz yiğitlik öyküleri, kahramanlık destanları da anlatırım…”


“Arzunuz üzre anlatın Meddah Efendi!” diye seslendim arkalardan.

“Meddahtır, kıssahandır anlatır. Biz sizin nefesinizi dinlemeye geldik...”

Ben böyle deyince Meddah Efendi memnuniyetle gülümsedi, “O vakit, lafı fazla dolandırmadan hüner alanına dalalım, ustalığımızın sade lafta olmadığını ispatlayalım,” dedi.

“Haydi yarenler, söylensin şiir, açılsın perde,

Pir aşkına, yâr aşkına, bu aciz köle nakletsin efendilere hoşça bir hikâye!..”


Hikâye başlıyor diye heyecanlandık.

Meddahı daha iyi görebilmek, her dediğini duyabilmek için oturduğumuz yerden kıçımızı az daha kaldırıp kafamızı ileri doğru uzattık.


Meddah Efendi, Ya Bismillah deyip elindeki değneği üç kere yere vurdu.

“Ağzımızdan çıkan her söz, dinleyen ahalinin gönlüne yol bulsun,” diye duada bulundu.

“Akşama hürmet,

Sabaha niyet,

Kesemize bereket,

Dilimize kuvvet,

Ölenlere rahmet,

Kör şeytana lanet,

Hay! Hak!”




II




Hikâyemiz,

Uzun bir geçmişte, sonsuz bir eskide,

İstanbul’da, nam-ı diğer Yedi Tepeli Şehirde,

Aksaray kurbunda, Murad Paşa-i Atik Mahallesi derununda,

-Mutad üzre- Güzel bir kızla, civanmert bir delikanlı arasında geçiyor efendim.

Mutad üzre dedim çünkü sizin de bildiğiniz gibi kimse çirkinlerin hikâyesini duymaya meraklı olmaz…

“Çirkinin derdi kendine, güzelin derdine gözyaşı döken çok olur,” derdi rahmetli anam…

Doğru söz.



Ayşe,

Sürmeli gözleri, yanakta kondurma benleri, amber kokulu saçları, masum nazarları…

Burun desen bir küçük nohut, dişler desen mübarek mısır dizisi,

Emsali az bulunur bir güzel,

Öyle ki, atlıyı attan attırır, yayayı yoldan saptırır.

Yani lafı uzatmayayım; Bir afet-i devran, mahbube-i zaman maşallah.

Amma velakin,

Allah çirkin şansı versin diye boşuna dememişler efendim.

Ayşe Hatun daha kundakta bebeyken önce anası ölüyor,

Ardından babası elden ayaktan düşüyor,

On iki yaşına geldiği sene, babası da Hakk’ın rahmetine kavuşunca, akrabaları toplanıyorlar, Önce biraz göstermelik ağlıyorlar, sonra da ne edelim, bu kızı hangi münasibe verelim diye hayret parmaklarını ağızlarına düşürüp düşünüyorlar,

Eninde sonunda öksüzü, yetimi bir yere sığdıramıyorlar da,

Babası yaşında bir Yeniçeri eskisinin koynuna koyuyorlar.


Ayşe Hatun’un kocası;

Yeniçeri Osman,

Ağzında küfür, elinde kan,

Henüz alamadığı canların sükutu hayaliyle,

Kürkçü dükkanına geri döndüğüne bin pişman.

Her gece teselliyi meyhanelerde arıyor,

Öyle içiyor öyle içiyor ki evin yolunu zor buluyor,

Öğlene doğru ekşi bir şey yemiş gibi buruşuk bir suratla kalkıyor, sudan sebeplerle habbeyi kubbe edip boyuna kavga çıkarıyor;

Yok, pencereden niye kafanı uzattın, yok sabunu kovanın içinde niye bıraktın,

Süpürgeyi orta yere niye dayadın, koca dilim ekmeği köpeğe niye kaptırdın…

Diye diye Ayşe’nin sırtından sopayı eksik etmiyor.

Aklı hep seferde, kelle uçurmada, kan dökmede…

Bellerinde çifte piştovları, ağızlarında zafer hikâyeleriyle meyhaneye gelen taze yeniçerilere imrenerek bakıyor,

Çok geçmeden kararını veriyor, “Eski hizmetlerine ve vazifesini ifasındaki muvaffakiyetlerine hürmeten, Padişahın devletine dua, can ve baş ile hizmete devamını,” istiyor.

Ve bir sabah kuşluk vaktinde atına atladığı gibi

Ordu ile sefere çıkıyor.


Ayşe azat edilmiş kuş gibi ürkek.

Tutsaklığın ötesini merak ederek,

Kafasını kafesinden azıcık uzatıyor.

Sonra azıcık daha…

Derken az daha…

İğde ağaçları gümüşlenmiş, bademler çiçek açmış, kuşlar şakıyor,

Hangi ara kış bitmiş de bahar gelmiş, Ayşe şaşıyor.


Günlerden bir gün,

-Kaderin ağlarını ördüğü bir gündü o gün-

Ayşe Hatun ile yaşlı teyzesi,

Bayramlık kumaş bakmaya tıngır mıngır çarşıya iniyorlar,

Sandıklar dolusu top top kumaşların, kadifelerin, kürklerin ve nakışların gözlerini aldığı,

Mihail’in dükkanının önünde duruyorlar.


Mihail,

Yahudi bir ipek tüccarının aşk perver oğlu,

Hem kanı sıcak hem cana yakın bir âdem,

Allem edip kallem edip kendini sevdirenlerden.

Eh bir de yakışıklı ki savaş meydanında at koşturur gibi gönül coşturuyor,

Gönlü su gibi hiç yerinde durmuyor, bir o yana bir bu yana meylediyor.


Bizimkileri koşup kapıda karşılıyor,

En nadide ipekli kumaşları ayaklarına seriyor,

Mahsustan kumaşın güzelliğini anlatır gibi yaparken Ayşe’ye tatlı tatlı iltifatlar diziyor;

“Ah, uzatın elinizi de şu ipeğin yumuşaklığına dokunun, çehresi billur, gerdanı kâfur bir prenses gibi değil mi? Gözlerinizi yumduğunuzda sizin de karşınızda belirmiyor mu gül yüzlü bir peri?”


Ayşe Hatun, gözlerini kumaşlardan kaldırıp bu civanın gözlerine bakıyor,

Çapkın bakışlarında bir yalan alameti arıyor,

“Ne sinesine mihman ne derdine derman” olacağını ilk bakışta anlıyor anlamasına amma…

Yasaklar, nizamlardan daha çekicidir eninde sonunda…


Ertesi gün oluyor, bir ertesi gün geçiyor,

Mihail’in yüreğinin ateşi sönmüyor bir türlü…

Gece yatakta, gündüz dükkânda, zihni aynı hülyayı tekrar edip duruyor.

Sonunda kamış kalemi mürekkebe batırıyor, acıklı bir nâme kaleme alıyor;

“Ah bir bilsen ne haldeyim,

Ne demdeyim,

Aşk acısıyla inlemekteyim.

Oldu bu garip perişan,

Derdi aşk, derdi hicran…” gibisinden birtakım şeyler,

“Senin aşkın cana şifadır,

Gül yüzünü bir göstersen,

Ömrüm şevk, şenlik, zevk ve sefadır.

Gelmezsen sensiz kalır bağlar, bahçeler,

Hem yetim hem öksüz kalır güller, laleler...” diye devam eden efkâra batık dizeler…


Neyse efendim, lafı fazla dolandırmayalım, kıymetli vaktinizi de boşa harcamayalım…

Mektupları okuyan Ayşe’nin heyecandan alı al moru mor,

Bakışları çözülüyor, elini kalbine bastırıp öylece duruyor.

Aşk deryası yükselip boydan aşınca,

Ayşe’nin kaçacak ne takati ne kudreti kalıyor.

Eline kalemi alıyor, su yollu, beyaz bir kâğıt üzerine incecik bir yazı ile;

“Bil ki artık bu köle senindir. İster öldür ister yüzünü güldür…” yazıyor.


Öyle ya…

Aşk adama akıllılık elbisesini çıkarıp attırır da mecnunluk çulunu giydirirmiş,

Böylesine ayıplamalar bir fayda vermez, öğütler tenkitler tesir etmezmiş,

Hatta, o kınamalar ateşini daha da körükler için için eritirmiş…


Mektubu alan Mihail akşamı zor etmiş,

Karanlık bastırıp mahallede el ayak çekildiğinde, onun için hususi açık bırakılan kapıdan içeri bir hırsız gibi ayaklarının ucuna basarak girmiş.

Ayşe’nin üzerinde limon küfü kadife bir sabahlık, sabahlığın içinden ipekli entarisi gözüküyor…

Kalbi öyle hızlı çarpıyor ki, dalgalı deniz misali yükselip alçalıyor.

Gözleri aşk aleviyle yanan Ayşe, Mihail’i elinden tutup yatağa oturtuyor.

Bir aşk, bir muhabbet şerbeti içiriyor ki, aman Allah!

Mihail o şerbetten içtikçe içiyor, içmelere doyamıyor efendim.

Sabaha karşı kimselere görünmeden evden çıkarken, içtiği şarapların verdiği rehavetle, başka alemlerde, başka hayallerde Ayşe Hatun’un kulağına usulca fısıldıyor:

“Sebeb-i hayatım, sadakadır sana benim canım…”


Amma velakin, aşk-ı saadetleri pek uzun sürmüyor,

Çekirge bir sıçrıyor, iki sıçrıyor,

Üçüncü buluşmada mahalleden birileri Mihail’i sabaha karşı evden çıkarken görüveriyor…

Koşup kahvehanede oturan boş gezen takımından arkadaşlarına haber verince,

“Mahallemizin, komşumuzun namusu bizden sorulur!” diyor içlerinden biri.

“Çocuklarımızı bu ahlaksızlardan korumamız en büyük vazifemizdir!” diyor öteki.

“Ahlaksızlara hak ettikleri dersi verelim! Haydin davranın!” diyor beriki.

Pusuya yatıyorlar, aşıkların yine birbirlerinin kollarında olduğu bir gece,

Balta ve satırlar ellerinde kapıya dayanıyorlar.

İçerden sanki bir yeniçeri ihtilali olmuş gibi sesler, karışık bağrışmalar, küfürler yükseliyor,

Vuruyorlar, vuruyorlar,

Her ikisini de al kanlar içinde bırakıyorlar.




***



Meddah Efendi’nin anlatmaya ara verip köşesine çekildiğini gören kahveci çırağı ortaya atıldı;

“Heey ahali! Fedakârane gönüllere sesleniyorum!

Hayalhânemize bir katkınız olsun!

Haydi, pamuk eller cebe,

Atıverin gönlünüzden ne koparsa üç beş akçe!” diye diye dolandı.

Biz de ne yapalım, noksanı zahmet, fazlası israftır, dedik, gönlümüzden kopanı verdik.





III



Kahvesi bitip tütünü sönen Meddah Efendi sedirinden doğruldu,

Başını üç kez eğerek dinleyicileri selamladıktan sonra,

Hikâyesine kaldığı yerden devam buyurdu.

Bu meşum olayın elim akıbetini görmek isteyen meraklı ahali de

Meddahı az önceye nispetle daha dar bir yarım ayla kuşatıp dinlemeye koyuldu…



***


Bütün İstanbul,

Ayşe Hatun’un Yahudi oynaşıyla basılması haberiyle çalkalanmış,

Erkekler kahvehanede çene çalarken, kadınlar çamaşır yıkarken, beşik sallarken hep bu olayı konuşurlarmış.

Bu ahlaksızlara verilecek cezanın ne olması gerektiği hususunda,

Atıp tutanlar, uluorta vaaz verenler hatta kavgaya tutuşup dövüşenler bile varmış,

Kadı Efendi’nin huzuruna çıktıklarında da aşıklara acıyan olmamış efendim.

Olayı kulaktan duyan şahitler,

Görmedikleri halde, “Kılıcı kınında gözümüzle gördük,” demişler.

“Bu Yahudi herif, bu kadını oynaş edinmiştir, ben şahidim,”

“Bu namussuz kadının kanı bozulmuş, kapkara saçları simsiyah yılanlara yuva olmuş!”

“Mahallemizin namusu temizlensin!”

“Çengele asın, leşlerini de deryaya atın, balıklar yesin!”


Kadı Efendi,

Mahalle ahalisinden tam yirmi üç, hür, Müslüman erkek kişiyi dinlemiş.

Ve nihayet,

Üstüne ağır bir yük verilmiş hamal gibi değil de,

“Bu pek büyük bir davadır. Ben de bu davanın icrasına memur edilmiş bir bahtiyarım,” diyerek;

Mehmed kızı Ayşe’nin recminin,

Robin oğlu Mihail’in katlinin münasip olduğuna, karar vermiş.



Amanın!

Kahvehanede bir uğultudur koptu,

Kimi baskına çıkan mahalleliye hak verdi, kimisi aşıklara.

“Ettikleri kötü işin akıbeti ne ise onu görmüşler. Ağlamaz kendi düşen, ağlarsa da beyhudedir…” dedi biri.

“Deveciden dost tutan, genişletsin kapusunu! Gâvurdan dost tutan evli barklı karı da başına geleceklere hazırlıklı olacak efendim!..” dedi öteki.

“Niye öyle dersiniz, aşk bu… O garip de elbet bir mürüvvet, bir şefkat ümidi ile gitti Mihail’in peşinden. Sizde tutsak kalplere, gamlı gönüllere acıma yok mu?” dedi beriki…

“Ne aşkı ne meşki! Ahlaksız fahişenin teki! Elin gâvurunu evine alıyor, izzet, ikram eğlendiriyor!”


“Susuuuun!”

Bu bağıran da kimdir diye baktım ki mahallenin şanlı kabadayısı Ramazan,

“Sizi dinlemeye mi geldik ulan?” deyip cık diye tükürdü dişlerinin arasından.

“Susun da meddahı dinleyelim! Yoksa, ananızdan emdiğiniz sütü fitil fitil getiririm burnunuzdan!”




IV



Cemâziyelevvel Miladi 1091 yılında,

Sultanahmet’te, At meydanında, yılanlı sütunun tam karşısında,

Ayşe Hatun’un taşlanacağı haberi yayılır yayılmaz afyon almış gibi bakan uyuşuk bakışlar birden canlanmış,

Kahvehaneler hurraaa boşalmış…

Hayırlı bir iş olsa yan yana gelmeyecek insanlar, hınca hınç, omuz omuza, birbirlerinin ayaklarını çiğneyerek, biraz daha yakına gelip daha iyi seyredebilmek için yer kaparak doldurmuşlar meydanı.

Öyle ki, mahalle imamının yanında esrarkeş hayta, soyguncunun yanında yeniçeri, sipahi, kalyoncu, iskele hamalları, gemi tayfaları,

Yüzü henüz tüylenmiş oğlanlardan, güngörmüş yaşlılara kadar bütün ahali.

Başı sarıklısı, paslı pasaklısı, kara sakallısı, pos bıyıklısı, çelimsizi, iriyarısı, masum çocuğunu kapıp getireni, daha iyi görsün diye omzuna bindireni…

Yüzlerce insan, yüzlerce göz, yüzlerce kulak, yüzlerce kararmış kalp,

Belinde kanlı önlüğüyle, elinde bıçağıyla kasap karışmış kalabalığa,

Daha dün iki lokma helva çaldılar diye mahalledeki çocukları değnekle kovalayan helvacı dükkanını bile kilitlemeden koşmuş yetişmiş,

Faytonlarda gezinen nazenin hanımlar dahi gözlerini kırpmadan olanları izlemiş…


“Kızıl kanı yere aksın!”

“Aleme ibret olsun!”

“Şeriatın emrettiği cezadır!”

“Cellatlar boynunu vursun!”

Ağızlarından köpükler saçmışlar,

Kolları yorgunluktan düşene, sırtlarından ter çıkana kadar,

Kendi içlerindeki şeytanları taşlar gibi hırsla, nefretle Ayşe’yi taşlamışlar.


Gözlerinde fer, çehrelerinde nur kalmamış.

Kötürümleşmiş bir uzuv gibi taşımışlar kalplerini,

O günden sonra hep zehir gibi bakmışlar.

Ayşe Hatun koca bir taş öbeği altında kaybolduğunda ise,

Onun makus akıbetine suç ortağı olmuşlar…


Nasıl?

Mihail’in akıbeti ne mi olmuş?

Bir rivayete göre; Ayşe’nin recm edilmesinden bir gün önce boynu vurulmuş,

Başka bir rivayete göre ise varlıklı ve nüfuzlu babası,

Kese kese altınlar dağıtmış, araya adamlar koymuş,

Mihail’i İstanbul’dan kaçırmanın bir yolunu bulmuş…


Meddah Efendi, mendilini çıkarıp alnındaki bulgur bulgur teri kuruladı,


“Ettik meclise bir kıssa beyan,

Kıssadan hisse alır arif olan.

Bu hikâye de ermiş hatime,

Rahmet olsun, cümle gelmiş geçmiş kara toprakta yatana.

Her ne kadar sürçülisan ettikse af ola!” deyip

Hepimizi selamladı.


Göğsümüzün üzerine bir ağırlık, bir kasvet çöktü sanki,

Dermansız, mecalsiz kaldık.

Ağır bir sükuta daldık da bir müddet yerimizden kalkamadık.




Gülfem Pamuk, Şubat 2021


58 görüntüleme