Üçüncü söylem olarak sanat: The Fading

Sanatçılar Mehmet Çeper ile Beste Erener'in işlerini Mahmut Wenda Koyuncu küratörlüğünde bir araya getiren Makul Kurban başlıklı sergi 31 Aralık 2021 tarihine kadar Kasa Galeri'de devam ediyor. Çeper'in sergi kapsamında sunulan The Fading başlıklı videosunu devlet ve öteki kavramları üzerinden ele aldık


Yazı: Mahsum Çiçek



Mehmet Çeper, The Fading video çalışmasından ekran görüntüsü, Makul Kurban sergisi, Kasa Galeri, 2021


Sanat; siyasal, teolojik yaklaşımlardan kaçındığı sürece tekil olana yaklaşır. Sanat eleştirisi de sanat nesnesini olduğu şekliyle ele almalı, onun ötesinde kalan metafizik ve siyasal yargılardan uzak durmalı. Sanatın kendi söylemini oluşturması, Fatih Tan’ın üçüncü fenomen; gösteren ve gösterilen dışında bir oluşum ve Paul Ricoeur’un üçüncü türden bir söylem olarak tarif ettiği, “Yaşanan da bilinen de aynı mind yani zihinseldir; 'zihinsel' olan da 'bedensel' olan da aynı insandır. Hem fenomenolojik felsefeyi hem de bilimi aşacak bir üçüncü söylem herhalde bu ontolojik özdeşlik üzerine kurulacaktır.” (1) Bilimin nesnel dili ile insan duyumunun psişik öznel dili dışında, bir dil ancak sanat ile gerçekleşebilir.


İmge, öteki için imkânsız olandır


İmge, arkaik güç algısı ile şekillenmiştir. Bu şekillenişi, bir sanat nesnesi için değil, genellikle kamusal alanı düzenlemesi için sebep oluşturur. Lacan’ın “kadın yoktur” söylemi, kadın imgesinin bedenden kopmasına yöneliktir ve bu imge ötekinin söylemleri ile değil de arkaik ataerkil söylemler ile şekillenmesinin sonucudur. Mehmet Çeper’in The Fading video işi, ötekinin imge oluşturma daha doğrusu oluşturmama deneyimi olarak görülebilir. Videoda, kuş bakışı bir mesafeden, belirsiz bir figürün, müdahaleye uğramış bir toprak parçasına, I don't know what it is to have a state (Bir devlete sahip olmak nedir bilmiyorum.) yazmaya çalıştığını görüyoruz. Yer aldığı sergiden bağımsız olarak ele aldığım The Fading video işi, Kasa Galeri'de açılan Makul Kurban sergisi kapsamında sunuluyor.


I don't know what it is to have a state. (Bir devlete sahip olmak nedir bilmiyorum.) Çeper’in bu iddiası, teolojik ve siyasal bir iddia değildir, daha ileri gidersek bir iddia değildir, sahip olmadığı bir şeye, sahip olmadığını bilme durumuna dair mantıksal bir çıkarımdır. Bu çıkarımda, tıraşlanmış düz bir toprak zeminde, belirsiz bir kişinin tek başına bir sırt pompası yardımı ile suyla yazdığı yazı, doğal süreçlerle (rüzgar ve güneş) hemen kurur ve kırılgan bir iz bırakır. İzin, fiziksel gerçekçiliğe uzanarak, hemen görünüp kaybolması, sesin uçuculuğuna yaklaşır. Bu kırılgan iz, imge katılığına ulaşmadan kaybolurken artık orada bir var olmayana da gönderme yapar. Çeper, bir imge kurmama pratiğini, bir karşıtlık oluşturmadan, uyum handikabına takılmadan video üzerinden bir imaja dönüştürür. Çeper, bu açıdan imajı bilinenler doğrultusunda değil, bilinmeyenleri imgenin kıyısına yerleştirir. Rancière, Tarihin Adları kitabında “Tarihteki eylemciler, aslında çoktan geçmişte kalmış bir şeyle savaşarak geleceği yarattıkları yanılsaması içinde yaşar.” (2) der. Ve bir devlet düzenleme pratiği olan devrimi de “Devrim, devrimin zaten yapılmış olduğunu bilmemekten kaynaklanan devrim yapma yanılsamasıdır.” diye açıklar(3) ve sözleri, eylemi ve söylemi devam eden bir sürecin sonucu olarak gösterir. Çeper’in de devletin ne olduğunu bilmemesi de artık devletin bilinir olmadığının tekrardan ifadesidir.


Bilmeme de bir iletişim türüdür


Çeper’in öne sürdüğü bu “bilmeme” hali epistemolojik değil, bir seçim yapma beyanıdır. Burada iki durum söz konusudur; ilki bilinecek bir şeyin eksikliğine gönderme yaparak onu dışsal bir duruma dönüştürmek, ikincisi de “bilmeyi” kişisel bir tutum olarak reddederek, görmezden gelen anarşist tutumdur. Çeper’in devlete karşı, profan bir dil kullanarak yapmış olduğu bu naif reddi, cümlenin belirsiz bir toprak parçasına İngilizce ve su ile yazılmış olması ve bir bütünlüğe kavuşmadan görünüp kaybolması, kendi ideasını da kalıcı kılmadan dile getirme kaygısını taşır. Dilin İngilizce ve toprak parçasının belirsiz oluşu; etnik bir topluluğa gönderme yapacak bir işaret içermemesi, toprak ve sahiplik arasındaki edimi işlevsiz kılar ve bu söylemi herkese ulaştırma gayesi de taşır. Bilmeme edimi ile oluşan bu kopuş, onu çoğu şeyden muaf tutarken bir şeyleri dile getirmek için o şeyin yokluğunu dile getirmenin yeter olduğu sonucunu da doğurur. Bir şeylerin yokluğunun da en az varlığı kadar bir iletişim nesnesi olarak öne sürülmesi aynı zamanda o şeye çifte bir varlık olanağı verir.


Mehmet Çeper, The Fading video çalışmasından ekran görüntüsü, Makul Kurban sergisi, Kasa Galeri, 2021


Devlet bir gerçeklikten ziyade bir inanç sistemidir


“İmgenin yazı, resim, heykel ve dış dünyada mimari olarak form kazanması statik olarak orada var olana, fenomene dönüşmesi, temsil rejiminin en önemli argümanıydı. Bu temsillerin belki de en görünür olanı devlette vücut buldu. Kavramın genellikle bir orada olana (bu genellikle –mış gibi, gösterilir) gönderme yapması, Platon'un devleti bir yaşanandan çok bir ideaya dönüştürmesi ile özdeşleşir. Platon, var olmayan ama belirlenmiş devlet ideasını, beden söylemi olarak görür ve idealize eder. “Yani bu devlet bilge, yiğit, ölçülü ve doğrudur” Platon'un bu söylemi, devleti katı bir durum olmaktan çıkarıp öğrenilecek davranışsal bir tutum olarak etikleştirir. Devletin, insanları etik düzlemde bir araya getirmesi, kamusal bir alan oluşturması onu bir enformasyon kurumuna dönüştürür. Bu organizasyon, pek çok ideolojik aygıt ile devamlılığı sağlarken aynı zamanda sınıfsal bir karakter verir. Devletin bir gerçeklikten ziyade bir inanç sistemi oluşturması, inananlar için fundamental, toprakla ilgili bir temele gönderme yapması, sözcüklere ayrıştırıcı bir nitelik katar. Nesnel olmayan bu durum, bedenler kadar sözcükleri de karşı karşıya getirir. Kamusal alanın bir bedenler ve söylemler organizasyonu olması ve hakim söylemlerin iktidarını sürdürmesi, genellikle öteki söylemlerin naif kalmalarına ve kendilerini ifade etmemelerini şart koşar. Kamusal alanın bir iktidar alanı olması ve uzlaşı alanı olmaması, öteki için doğrudan değil de kollateral yollardan, çeperlerden içine sızabilmesine de imkân tanır.


Devletin, simgesel, siyasal ve toplumsal metapsişik bir soruna dönüşmesi kartezyen dünyanın tüm karmaşasını da doğurdu ve ancak İkinci Dünya Savaşı'nın yarattığı tahribattan sonra yüzleşme olanağı tanıdı. Althusser “Varlıklarını, son kertede bir ideolojik aygıtın tanımladığı ayinlerle düzenlenmiş pratiklerin eylemlerinde yer aldığı, ortaya çıktığı ölçüde fikirler, fikir (manevi, ideal bir varoluşa sahip olarak) olarak yok oldular” (5) der. Geç kapitalist olarak adlandırılan günümüz dünyası, “küreselleşme” üzerinden etnik kimliğe dayalı ulus devletleri, federasyonlar olarak birleştirme gayreti içine girdi. Faşist, öjenik tutumların değişmesi, katı devlet sınırlarının kırılganlaşmasına ve belirli koşullar dahilinde esnetilmesine olanak tanıdı. Avrupa Birliği ülkeleri, Uzakdoğu, Amerika ya da Arap Emirlikleri'nin kendi içlerinde kapanması aslında ulus devlet arızasının bir devamıdır. Benzerleri bir arada tutmaya yönelik bu oluşumlar, birlikteliği her zaman bir tehdit olarak beraberinde taşır.


Ötekinin söylemi kamusal olmayan alana dairdir


Gündelik hayatta, kamusal olmayan alanın, ideanın dışında kalması ve her türlü söyleme; argo, müstehcen, şizo-ensest, tehlike barındıran, kontrol edilemez, etik düşünsel bir kaygıya dayandırmadan ve ahlaki buyruklar ile sınırlamadan yer vermesi sınırsız bir özgürlük alanı olarak durur. Kişisel ve sansürsüz bir iletişime olanak sağlayan bu alanın kayıt altına alınması ve bir imgeye dönüşmesi bir suç unsuru da taşır. İletişimin bir imgeye dönüşmesi