Sonsuz daire: Kendileme


Doğu Topaçlıoğlu’nun Kendileme başlıklı sergisi 15-27 Şubat tarihleri arasında Ankara’daki Ka Atölye’de gerçekleşti. Müstesna adı gibi, bir çıkmazın karakterini araştıran sergide olayı, varlığı ve eserin yerini arıyoruz


Yazı: Onur Sancu



Ses kesilmiyor. Ne çizdiğini asla bilmeyen bir elin, kendisini bir “olay” haline getirerek, duvarlara histerikçe -ama bir yandan da bu aşırılığı dizginlemeye çalışırcasına düzenle çivilediği, hiçbir duygu aralığına sığmayan çizimleri görebildiğim gerçeğine varabiliyorum sadece. Eğer mantıksal bir gerçeklikten bahsedeceksem, “bir şekilde” not tutma isteği olabilirdi bu; ama kayda geçirilen deneyimin yeri ve zamanını anlamak güç. Beceriksizlik ve yetkinlik, sanki diyalektikten doğan laftan anlamaz bir çocuğun ellerinde birbirlerinin sesini bastırıyor. Eserin nerede olduğunu anlamaya çalışıyorum.


 

"Çizginin rastgeleliği de, repetitifliği de, inatla karalananı da, yarısında vazgeçileni de, cesuru ve korkağı da aynı düzlemde tüm insani yorumlamalardan kaçıyorlar. Ad daha en başta bir sorun oluyor."

 

Kağıda çizgiler çizdikçe ses çıkaran bir kalemin ele alınması, görme duyusunun doğasını bulandırmış gibi. Yüzeyin veya kağıdın iki boyutlu olduğuna dair onlarca eleştiriyi ve çeşitli sanatçıların bunun dışına çıkmak için onlarca yetkinliği unutmak zorunda kaldıklarını biliyorum fakat buradaki yüzeylerde artık tek bir boyutun bile kalmaması tedirgin ediyor. Çünkü bu kağıtlar hakkında şunu söyleyebilirim ki, benzediği şeylerle zaten hiçbir alakası yok. Çizginin rastgeleliği de, repetitifliği de, inatla karalananı da, yarısında vazgeçileni de, cesuru ve korkağı da aynı düzlemde tüm insani yorumlamalardan kaçıyorlar. Ad daha en başta bir sorun oluyor. Bu, kâğıda bakılarak yapılabilecek bir şey değil ve bunu fark ettiğimde aklıma şu soru geliyor: Göz kendi hareketini nasıl izler? Ya da daha direkt sormak gerekirse, özne, bir olaya ve olayın gerçekleştiği yere nasıl dönüşür?


Kağıtta kalan her bir izin öznel kararlarla ilişkisini düşünmek gerek belki de. Kompozisyonun bir denge -veya dengesizlik- üzerinden görselleştirmeye çalıştığı bir şey varsa da, bunun sanatçıyla arasındaki ilişki, reflekslerin sonsuzlaşmaya başlamasıyla ortadan kaybolmuş durumda. Saf bir refleksi var etmek fazlasıyla zor. Fakat buradaki çizimlerde -ki çizimler demek bile garip geliyor kulağa- “sesin kağıttaki çizgilere dönüşme süreleri” gibi bir durum var. Her anın refleksi en baştan tekrar doğuyor ve bir sonraki an her ne zamansa, o zaman da ölüyor. Ses denen mefhumun tek başınayken de algıyla çakıştığında olanlara benziyor bu süreç. Müziğin deneyiminin bir süreye yayılması gibi, her bir ses, bir sonraki sesi çağırıyor ve bir öncekini hatırlıyor. Çizer -ve aynı zamanda, çizdiği sırada, dinleyici olarak da hareket ederek- sesin süre ile arasındaki, görece daha kolay deneyimlenebilir ilişkiyi, asimetrik bir eşinde, durağan bir formda, kağıtta yeniden yaratıyor. Metni yazan değil çevirmenliğini yapan biri gibi, iki varlık şeklinin arasındaki iletken madde gibi hareket ediyor. Hatta düşününce, karar vermemenin bile kararı alınmış gibi değil. Bildiğimiz bir şeyle alakalı değil.


 

"O halde eser nerede? Sanatçısının iletkenleştiği, algılama ve aktarmanın iç içe geçtiği bir yapı var ortada. Bir arayışın varlığı belli ve aranan şey ise artık yabancı denecek kadar soyut; fakat bir o kadar da kendiliğinden bir his: Varlığı aramaya dair bir 'yöntem' olarak eser."

 

Sergi çizimlerden ibaret değil; fakat yapıtın ve yapıtın yaşandığı olayın zaman ve mekândaki merkezsizliği baki. Hemen tepelerinde duran davullara ses veren hoparlörler, deriye çarpan ses yüzünden, başka bir sese neden oluyorlar. Ses çıkarmak için yine sesi kullanmak, davulun ve hoparlörün tüm alanı doldurmasına neden oluyor.



Aşkınlaşan bir “olay” var ve tam da “olay” haline gelebildiği için aşkın görünüyor. Buradaki “olay” kavramını edimsel bir yapıda düşünmek pek mümkün değil. Karar mekanizmasının ve hatta neredeyse egonun askıda kaldığı bir anın içinde yaşananları “şu ya da bu yüzden” diye açıklamak da aynı şekilde mümkün görünmüyor. Aşkınlık, kelime olarak bir “durum”u çağrıştırıyor olsa da eylemsel tarafı çok daha baskın. Aslında bir nesneden ziyade, aşkınlaşanın yaşadığı ve tekrarının olanaksız olduğu bir duyguya benziyor. Histerik bir duygu belki de. Gerçekliğini, bir duygu olarak yaşandığı gerçeğinde, ölümlü bir bedende barındırıyor. Aşkınlık, kendinde bulunan bir şey değil, aşkınlaşma durumunda özne haline gelen şeyin bir olanağı haline geliyor. Burada nesnenin bilince ipucu olarak verdiği idea, nesnel ve öznelin arasındaki çizginin tam üzerinde süregelen sonsuz mekân gibi.



O halde eser nerede? Sanatçısının iletkenleştiği, algılama ve aktarmanın iç içe geçtiği bir yapı var ortada. Bir arayışın varlığı belli ve aranan şey ise artık yabancı denecek kadar soyut; fakat bir o kadar da kendiliğinden bir his: Varlığı aramaya dair bir “yöntem” olarak eser.

Eserin, salonu dolduran ses gibi dolaşımda ve sesin anlık varlığı gibi de hiçbir yerde olduğunu söylemek bir çelişkiden çok, bu iki durumun kesişimi neredeyse orada olabileceği fikrini getiriyor akla. Hatta öyle ki, eseri deneyimlemeye çalışmak, duyuların salt algılayışlarıyla yeterli olacak gibi gelmiyor.



Nasıl yaklaşılabileceğinin cevabı -böyle bir şey olmalıysa eğer- manifestovari bir yönlendirmeye eğilimli olma tehlikesine de sahip. Fakat bunu sanatçı değil eser ve eseri arama halindeki deneyim dayatıyorsa, manifestonun kimse tarafından yazılmadığı da söylenebilir. Zira değişkenler imgesellikten öylesine uzak ve zamanın anlık karakteriyle o kadar iç içe ki, birebir deneyimden ve var olanların ortasında iletkenleşmekten başka çare kalmıyor.