Sergileme şekilleri, dokunma biçimleri ve sergiler I

Dokunma biçimleri üzerinden sergilemeyi gündeme alan bu iki yazılık seri, ilk yazısında sanat izleyicilerini ele alıyor

Yazı: Selman Akıl

Yann Kebbi, Hayali müze illüstrasyonu


Sergileme, kitle ya da izleyici

Dokunmanın gündemde olduğu bir dönemden geçiyoruz. Belki de artık sanatta görme biçimlerini bir kenara bırakıp dokunma biçimlerini konuşmamızın zamanı gelmiştir.

Aristoteles’e göre dokunma insanın diğer hayvanlardan üstün olduğu ve onu asıl zeki kılan en önemli özelliğidir. Her ne kadar Aristoteles duyumsama ile hakikat aramayı kuş kovalamaya benzetmişse de kuşkusuz duyumsama ve özellikle dokunma ile hakikatin kavramsal boyutu olmazsa bile hayatın kendini kurarız. Hayat da aynı şekilde bizi dokunma ile kurar. Hayat bizim için kavramlaştırılabilsin ya da kavramlaştırılamasın -hatta algılanabilsin ya da algılanamasın- var olmamızı olanaklı kılan gerçekliğimiz olarak, dokunmayla gerçekleşir. Bir temastır dokunma, vuruştur, darbedir. Aynı zamanda geçiş, akış, dalgalanma ve yankılanmadır. Sarılma, çepeçevre sarma, özgür bırakma ve ötesine geçmektir. Diyebiliriz ki, aynı zamanda tüm kültürlerin amacı ve sonucu olan dokunma, bir başlangıç ve sondur; çok boyutlu vektörlerin, akışların, sınırların, yankıların, yeniden üretim ve doğuşların, hareketin ve itkinin doğasının gerçekliğini bulmasıdır.

Sanatta görme biçimleri yerine dokunma biçimlerini düşündüğümüzde bambaşka dinamiklerin ortaya çıktığını göreceğiz. Dokunma biçimlerini düşünmek sanat söylemine -aslında daima sanatın içinde yer alan ama göz ardı edilen- birtakım fonksiyonlar dahil eder. Kültürün biriciği olarak sanat eserinin çok boyutlu konumlanışı ve hareket edişi gündeme gelir. Sanatın bir hareket oluşu ve hareket edişi gündeme gelir! Sanat nesnesi -ve dolayısıyla sanat- daha kesin çizgilerle hareket eden canlı bir nesneye dönüşür. Böylece sadece bir tek göz değil, tüm beden sanat eseriyle ve sanatla ilişki içine girer. Eskilerin tin dediği şey ve çok daha fazlası bir düzlem ya da boyut oluşturur. Kuşkusuz, sanat eserinin en gizli amacı daima etki ve iz bırakmaktır. Bu sanat eserinin ve genel olarak sanatın temel itkisi ve arzusudur. Yine de sanat eseri, her ne kadar kendi içinde ve dışında sınırsızlık taşısa da kendine dönüktür ve odağı kendidir. Sanat eserinin kendine dönük olması bir illüzyon olarak sanat nesnesini diğer birçok dinamikten soyutlayarak hatta neredeyse bazı durumlarda sanattan soyutlayarak tek başına merkeze alınmasını doğurur diyebiliriz. Sanat da uzunca bir dönem bu yüzden neredeyse sadece sanat nesnesine indirgendi. Halbuki, diyebiliriz ki, sanat eseri bir hareketin yankılanan sonucudur. İlk dönemlerinden itibaren çağdaş sanat aynı zamanda sanatın sadece “dekoratif” sanat nesnesine indirgenmesine karşı sonunda bu bağlamda başarısızlığa uğramış bir mücadele oldu. Yine de sanat nesnesini bölüp parçalayıp dağıtarak onun için çok farklı formların mümkün olduğunu göstermeyi başardı.

Görme biçimleri yerine dokuma biçimlerini koyduğumuzda peki hangi fonksiyonlar gündeme gelir? Öncelikle belirtmek gerekir ki dokunma biçimleri bir teori ya da buna benzer bir şey değil bir önerme ya da gözleme dayalı, daha canlı bir sanatın doğasını keşfe çıkmış, pragmatik bir önermeler bütünüdür ve daha çok sergileme biçimlerini gündemine alır. Öncelikle sergilemeyi önceleyen soruları gündeme alalım. İlk soru: Sergileme, peki kim için? Sergileme kimin için yapılır. Bu bir kayıp kişi mi ya da orta yerde durup durmadan gözlerin içine bakan biri mi? Sergileme yoksa her şey nam-ı diğer koleksiyoner için midir? Yoksa hiçbir şekilde sanatın erişemediği biri için mi? Ya da sadece ve sadece sanatçı için mi? Sergileme, peki ne amaçla? Gökyüzünden yeryüzüne sarkmış bir anlam boşluğunu doldurmak için mi? İfadesi mümkün olabilmiş şekle insanın yüceliğini ya da en dipteki alçaklığını göstermek için mi? Koleksiyonerin bir damla daha olsun hayattan zevk alabilmesi için mi? Üretilmiş birtakım nesnelerin saf ticareti için mi? Henüz dünyanın dışında dünyaya eklemlenecek yeni ve farklı bir coğrafyanın yaratımı için mi? Kültürel yeniden üretim ya da kültürün yücelmesi için mi? Sergileme, peki nerede? Müzede mi, galeride mi, fuarda mı, kamusal alanda mı, doğada mı, kalabalıkta mı, kimsenin olmadığı ıssızlıkta mı? Entegre kurumlarla mı, bağımsız kurumla mı? Görülebilecek bir yerde mi, yoksa gözden uzakta mı? Ne zaman? Nasıl? Hangi ve nasıl bir kaynakla? Kimlerle? Bu gibi sorular sergilemeyi önceler, sergi ve sergilemenin çok boyutlu niteliğini, karakterini belirler; sadece görsel sanat alanını değil tüm bir kültürel dinamizmi ve kapasiteyi yansıtır ve belirler.

Yann Kebbi, Hayali müze illüstrasyonu


Dokunmayı hareket önceler. Bir yerde dokunma var ise bu orada öncesinde bir hareket ve dinamizm olduğunu ifade eder. Duyumsama da kültür de kendini dokunma üzerinden inşa eder. Öncesinde hareket olduğunu söylediğimiz dokunma çünkü sonrasında dokunduğu şeyin şekline temas eder. Onu değiştirir. İnsan maddeye dokur ve onu değiştirir, şekillendirir. Sanat da insana dokunur ve onu değiştirir. Demek ki sanat insana yönelir ve sanat insan için yapılır. İnsan bununla birlikte bir kişi değildir, bir kavram olan insan aynı zamanda tüm insanlardır. Sanatın sosyolojisine göre ise ama buradaki insan her insan değildir. Ona göre sanat belirli birtakım kitleler için yapılır. Burada söz konusu kitlenin sanata yönelmiş olması gerekir, fakat yine burada artık sanatın anlamı bir duyumsamadan fazlasını ifade eder. Kitle sözcüğünün üzerinde durmak gerekiyor. Kitle sözcüğü terim olarak anlamında ideolojik olarak güdümlenmiş birey tipolojilerine göre kategoriler oluşmuş daha doğrusu oluşturulmuş grupları ifade eder. Siyaset alanında bu güdümlenmeyi siyasal ideolojiler söylemler, kurumlar ve kitle iletişim araçlarıyla gerçekleştirirler. Sanatta ise bu çok da uzak olmayan bir geçmişten günümüze bilgi iktidarı yoluyla böyle bir güdümleme söz konusu diyebilirim. Sanata yönelim epistemolojik yani bilme ya da bilginin gündemde olduğu bir düzlemde bir takım sanatı bilenlerin işaret ettikleri alanlara yönelme şeklinde gerçekleşir bu bilen kişiler bir takım sanat kurumlarında örgütlenir: müzeler, sanat galerileri, sanat fuarları, bienaller…

Refik Anadol ve Ekrem İmamoğlu, "Makine Hatıraları: Uzay" sergisinde

Türkiye'de kitleyi gündeme almak için biri halen devam etmekte olan bir sergiden bir eser ve diğer bir sergi üzerinden bir değerlendirme yapmaya çalışalım. Söz konusu sergi son zamanlarda kitle tarafından yoğun ilgi gören ve birçok farklı yöne evrilen tartışma odağında yer alan Refik Anadol’un Pilevneli Galerideki Makine Hatıraları: Uzay sergisi ve söz konusu eser Arter'de devam eden Tedbir sergisinde yer alan Hamra Abbas'ın MoMA is the Star! videosu. Öncelikle videodan başlayayım, video MoMA’nın restorasyon nedeniyle kapalı kalması ve ilk kez çok sayıda eserin Berlin’de gösterilmesi ve sergi önünde uzun kuyruklar oluşması hikâyesine dayanıyor. Sanatçı bu uzun kuyrukları videoya alıyor ve burada sanata dair bir eleştiri gerçekleştiriyor. Arter’de bu video gösterilirken Arter önünden Refik Anadol’un aynı cadde üzerinde yer alan Pilevneli Galeri'de gerçekleşen Makine Hatıraları: Uzay sergisine uzanan uzun kuyruklar gördüm. Ve bu kuyruklar üzerine birtakım tartışmalara şahit oldum. Kimdi bu sıradakiler? Oraya nasıl gelmişlerdi ve neden oradaydılar? Daha önemlisi neden başka bir yerde değil de oradaydılar? Öncelikle insanların bir sergi önünde uzun sıralar oluşturmalarını doğal mı karşılamamız gerekiyor? Eğer herhangi bir sergi herkesin görmesi için, yani duyumsama, sanat-insan için yapılıyorsa bu doğal bir durum. Bir sergi sadece belirli kitleler için yapılıyorsa o zaman sanatın ideolojik boyutunu düşünmemiz gerekir. Bu ideolojik boyut sanat ve sanat eserinin topluma kültürel içkinlik bağlamında bir bütün olarak yer etme biçimini ve sanatçı ya da izleyici bireylerin ve eserlerin dolaşımını, bu dolaşımın niceliksel ve niteliksel karakterini de belirler. Bu ideal durum ya da fonksiyon fakat pratik olarak tümüyle kültür ve sanat kurumlarının, sanatçı vizyonlarının yaklaşımları çerçevesinde kültürün ve estetiğin yeniden üretimi olarak işler. Böylece kitleye sanat sunulması durumu mümkün hale gelir. Doğası gereği aktif bir dinamizm taşıyan kitle iktisadi ve estetik olarak pasifize edilir ve yine iktisadi ve estetik olarak dayatılacak ideolojik güdümün nesnesi haline getirilir. Burada ideolojiyi belirleyenler ise müze ve sanat galerileridir. İdeoloji müzede eserin maddi ve kültürel değeri, VIP açılışlar, ziyaretler ve giriş ücretleri çerçevesinde iktisadi olarak kurulur. Sanat galerileri de kuşkusuz birer ticari işletme olarak eserlerin iktisadi değerleri üzerinde durur. Bu iktisadi boyut kuşkusuz estetik yönelim doğrultusunda da çok etkin bir konumda durur.

Sergi görmek üzere kuyrukta bekleyen insanlar, Dolapdere İstanbul, DHA

Ali Akay, T24’te yayımlanan 8 Ekim 2021 tarihli Kitle Sanatı ve Kitsch yazısında üstü kapalı olarak Ekim ayı sanat etkinliklerinde serilmiş olan estetiği eleştirirken dünyada 1950’lerdeki bunun köklerine gidiyor ve uyarıyor: “Kitle kültürünün sanatı belirlemesi durumunda Hannah Arendt referansıyla kitsch ile yüzleşeceğiz.” Yukarıda kitlenin pasif bırakılmış durumundan söz etmiştik bu durumda kitle ve kitle kültürünün farklı şeyler olduğunu söyleyebiliriz. Kitle kültürünün kitlenin oluşturduğu bir kültür olmadığını kolay tüketim odağıyla yine kitleye sunulmuş bir kültür olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumda kitlenin bir takım karar vericiler tarafından tür kolay tüketime yönlendirildiğini söylemiş oluruz. Yine burada kitle "sanat tüketimi" olanağına sahip olan sınırlandırılmış bir topluluk olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumda ilk önce sanatsal üretimin yöneldiği bu kişi koleksiyoner olacak. Sonuç olarak galerilerin sanatçıları teşvikleri ile bu kişilerin kolay tüketmesine uygun, kolay fark edip basit bir şekilde anlam yükleyebileceği, şaşalı ve renkli, kitsch’in eleştirel veya değil özgün bir ifade formu olarak değil sanat eserinin yüzeyine bir tasarım olarak eklemlenen ve genel bir emir, bir düzen olarak ortaya çıktığı eserin ortaya çıktığını gözlemleriz, bu sadece Türkiye’de değil dünyada da bu şekilde işler. Bu tarz bir yaklaşımı özellikle sanat fuarlarında görürüz. Ali Akay’ın üstü kapalı olarak ekim ayı etkinlikleri olarak gündemine aldığı ve bir kitsch tehlikesiyle değerlendirdiği etkinlikler Contemporary Istanbul, ARTweeks@Akaretler ve hatta Base gibi etkinlikler olmalı. Tüm dünyada örnekleri olan bu tarz etkinliklerin yönelmiş olunan birincil kitlesi koleksiyonerlerdir ve koleksiyonerlerin insani durumları değil işin doğası gereği cüzdanlarıdır. Bu tarz etkinlikler kuşkusuz var olacaktır fakat buralarda ileri sürülen estetik yaklaşımın hükümdar estetik olması, baskın olması, böyle bir iddia ve girişimde bulunması alabildiğine tehlikelidir, çünkü insana derinlemesine dokunan içinde sınırsız estetik olanaklar barındıran sanat anlayışını törpüleyip kuru toprağa döndürebilir. Ali Akay’ın üstü kapalı olarak değindiği tehlike bu olmalıdır. Bununla birlikte Contemporary Istanbul ve AREweeks@Akaretler’de gördüğüm gibi bu tarz etkinlik ve fuarlara giden sadece koleksiyoner kitlesi değil başka tarzda bir kitle de vardır. Ve bu kitle işte Cézanne'ın "ben size hakikati borçluyum ve onu size söyleyeceğim," dediği kitledir.

Yann Kebbi, Hayali müze illüstrasyonu


Bu oldukça dinamik bir kitledir, sıklıkla derdi hayatın kendisidir, gençtir, olgundur, cesurdur, hislidir, bilgilidir, meraklıdır, sanatçıyı heyecanlandırması gereken bir kitledir. Bu kitle kendisine hakikat verilmediğinde dahi onu bir yerlerden bulup önüne serecek olan bir kitledir. Şimdi Hamra Abbas'ın MoMA is the Star işi ve Refik Anadol'un Makine Hatıraları: Uzay sergisini bu kitle üzerinden değerlendirebilirim. Öncelikle Refik Anadol’un sergi önünde kuyruklarla dışa vuran başarısı aynı zamanda ülkedeki sanat kurumlarının yeni medya sanatı alanında başarısızlığıdır. Bu alanda o kadar başarısızdır ki ülke kitlenin bu alanda estetiğin çeşitliliğinden haberdar olma olanağı bile olmamıştır. Olmuşsa bile karşılığını hiçbir şekilde bulamamıştır. Tek tük sanatçılar tarafından iyi eserler ve sergiler ortaya konmuşsa bile, bu kitleye yansıtılamamıştır. Bu nedenle kitle farklı bir sanat deneyimi yaşamak için Refik Anadol’un sergisini tercih etmiştir. Belki deneyim sözcüğü üzerinde durmak gerekir. Deneyim yeni medya başlığı altında bu sergide immersiyon yani eserin izleyiciyi içine alması şeklinde gerçekleşmiştir. Kaynak ve tanıtım konusunda Büyükşehir Belediyesi'nin kaynak ve PR desteğini bir kenara bırakırsak bu da izleyicinin bu sergiye ilgi göstermesi için yeterli olmuştur. MoMA is the Star işi ise müzede duran sanatın anlamına işaret ediyor. Dünyada en çok bilinen müzelerden birinin koleksiyonunu önünde sıraya girilmesi sanatın ve müzenin konumunu tekrar sorgulatıyor elbet fakat şu soru da doğuyor aranan ve istenen zaten bu muydu yoksa değil miydi? Refik Anadol sergisi için kitlenin neden Arter önünde değil bu sergi önünde sırada olduğuna dair kitleye yönelik bir eleştiri de olmuştu. Bu soruya bizim cevabım müze ve sanatın birbirinden ayrı olduğunu vurgulayarak "hayır" olacak. Müze ve sanat aynı şeyler değildir. Günümüzde artık müze sanat eserini sanat eseri yapan yer de değildir. Günümüzde belki de tüm görünür olan ve veriler aksini gösterse bile sanat her zamankinden çok bir eylem, bir harekettir ve buna doğru evrilecektir. Çünkü başka çaresi de kalmamıştır. Müze ise durağanlığın mekânıdır. Aranan ve istenen ne Arter önünde sıralar ne de aksidir. Sıraların olup olmayışı bir takım muhtemel PR çalışması sonuçlarıdır ve aslında sanatın içkin boyutuna dahil değildir. Berlin'de MoMA koleksiyonu önünde sıra bekleyenler bir kültün hafızasına dair inançla sıraya giriyor ve sanattan beklentileri geleceğe yönelik değil geçmişe yöneliktir, görecekleri eserlerin arasında geleceği yansıtan eserler olsa bile. Refik Anadol’un sergisi önünde sıra bekleyenler ise gelecekle ilişkisini kurduğunu söyleyen bir sergi önermesinde deneyim yaşamak için oradalar. Bedenleriyle eserin içine girip orada eserin kendilerine bir şey vermesini görmek için oradalar, adını öyle koysunlar ya da koymasınların eser ya da başka durumlarda eserlerin kendilerine daha doğrusu bedenlerine estetik dokunuş gerçekleştirmesi ve bunu yansıtmak için oradalar. Kendilerine sözü verilmiş dokunma biçiminin keşfi için oradalar. Önümüzdeki dönemlerde bu kitlenin bu yaklaşımının sanat üretme ve sergileme biçimlerini derinden etkileyeceği kanısındayım.


Hamra Abbas, "MoMA is the Star!", 2004 Video, 4’22” Ed. 1/5

Bu kitleye koleksiyoner odaklı bir fuar estetiğinin dayatılması ya da müzenin sınırlandırılmış bir hareketin sunulması yeterli gelmeyecektir. Sanatçıların farklı yaklaşımlarla bu kitleye sıra dışı ve ona dokunan deneyimler sunması gerekmektedir. Bir anlamda sanatçının nesne olarak sınırlandırılmış eserinin dışına çıkması gerekmektedir. Bir sergi esnasında eserin dışını kurma işi kendilerine verildiğinden aynı zamanda burada küratörleri önemlidir, sanatçıların bu noktada işlerinin küratöryal boyutunu çok daha fazla düşünüp bu konuda daha etkin olmaları gerekir. Kitleyle ancak böyle ilişki kurulabilir.

Son olarak çok katılımlı sergi etkinlikleri ve fuarları düşündüğümüzde çok keskin ve tümüyle yaygın bir kitsch fuar estetiğinin olmamasıyla Türkiye için hâlâ umut var diyebilirim. Henüz öğrenci genç sanatçılar etkinliği olarak Base'de de umut veren işler ve sanatçılar gördüm. Bana göre henüz yolun başında olan bu sanatçılar çok farklı boyutlara uzanan iyi işler ortaya koyabilirler; yeter ki hiçbir şekilde sistemin kendilerine dayattığı estetiği ve kariyer mekanizmalarını kabul etmeden altını üstüne getirerek özgün ve dinamik şekilde hareket edip yol alsınlar. Base için büyük çoğunlukta iyi işlerin seçildiğini ve seçici kurulun iyi çıkardığını söyleyebiliriz fakat belki yerden kaynaklı eserlerin sıkışık kalması durumu tekrar değerlendirilebilir. Aynı zamanda seçilmiş eserler üzerinden alt katmanlı başlıklar ya da temalar altında küratöryal sergiler olarak kurulum da bir öneri olarak sunulabilir Base için. Bu sene gerçekleşen ARTweeks@Akaretler’in bir tür dinginlikle bir önceki seneye göre eserlere izleyiciye eserlerle iletişim kurabilmeleri için alan bıraktığını söyleyebilirim. İzleyici bu sene dilediği takdirde eserlerle hem kendisinin hem de eserin soluk alıp verebileceği bir şekilde iletişim kurabilme ve eserin kendisine dokunabilme olanağına sahipti diyebilirim. Contemporary Istanbul ise çok daha zorlu ve sanat alanı için estetik ve politik tehlikesi kendinden menkul bir organizasyon olarak karşımda. Contemporary Istanbul'dan beklentimiz bu estetik tehlikesinin farkında olması ve ona göre eylemsel ve organizasyonel stratejiler geliştirmesi mesela daha fazla sayıda kitsch estetiğine karşı pozisyon almış, dingin, düzlemin tabanından yayılan derinlemesine ve nazik bir şekilde izleyiciye dokunmasını bilen küratörlerle çalışması.

Andre Malraux, "Düşsel Müze"sinde

André Malraux Düşsel Müze eserinde müzeyi sanat eserini onu diğer eserlerle diyalogunu mümkün kılan böylece onu sanat eseri yapan bir yer olarak belirtmişti. Bununla birlikte bir de sanat eserleriyle bireylerin yani izleyicilerin görsel hafızalarında kültürel içkinlikle meydana gelen düşsel bir müzeden söz etmişti. Bugün, internet ve sosyal medyanın etkisiyle imge yağmurunda insanların zihinlerindeki bu imgesel ya da düşsel müze her zamankinden daha aktif ve belki de kaotik ve dolayısıyla çok farklı boyutlarda yaratım ve iletişim ilişkilerine de gebe böylece dayatılan tüm sınırlandıran mekanizmalara karşı estetiko-politik özgün hareket üretmeyi ve hareket etmeyi olanaklı kılıyor. Sanatçılardan beklenen bu düşsel müzenin sağladığı olanaklardan faydalanarak sınırlandıran bu mekanizmalardan korkusuzca sıyrılıp izleyiciye hakikati söyleyecekleri biçim ve eylemleri bulmak. Marcel Duchamp'ın dediği gibi ne bir ideal ne de kurum olarak sanata değil sanatçılara ve estetik eylemlerine inanç duyulmalı.