Sanatla daha güzel

Sanatı sevmek, takip etmek; sanata alan açmak, değer vermek, önemsemek; sanatçıyı merak etmek, anlamaya çalışmak; sanatçıya saygı göstermek, kaynak yaratmak... Sanatın yadsınamayacak birleştirici gücünü hem kurumsal hem de bireysel olarak Türkiye sanat alanının önemli paydaşları olarak tanımlayabileceğimiz kadınları bir araya getiren bir dosya aracılığıyla sunuyoruz. Odağımıza aldığımız, sanatçıları üretime teşvik ettiklerini düşündüğümüz bu isimleri daha yakından tanıma arzusuyla, kişiselden yerel ve globale uzanan sorularımız ışığında dinledik. İlk konuğumuz Kale Grubu Başkanı ve CEO'su Zeynep Bodur Okyay


Zeynep Bodur Okyay

Kale Grubu Başkanı ve CEO’su



Sanat ile yolunuz nasıl kesişti?


Sanat tutkusunu hayatı boyunca büyük içtenlikle yaşayan bir babanın, İbrahim Bodur’un kızı olarak ben de gözümü sanatın içine açtım dersem yanlış olmaz… Rahmetli babamın sanata duyduğu tutku ilk gençlik yıllarına uzanıyordu. Robert Koleji kütüphanesinde geçirdiği saatlerde yalnızca ders çalışmamış, edebiyatla da haşır neşir olmuştu. Şiire ve Türk Sanat Müziğine duyduğu hayranlık daha o yaşta denemeler yazmasına ve Robert Koleji bünyesinde bir Türk Sanat Musikisi cemiyeti kurarak konser verilmesini sağlamasına vesile olmuştu. Bu hayranlık sonraki yıllarda Çan’da kurulmasına vesile olduğu musiki cemiyetinde de kendini gösterdi.

İbrahim Bodur, büyük sanayi atılımı için harekete geçtiği ilk yıllardan itibaren sanat ile kurduğu gönül bağını korudu. Kale Grubu bünyesinde sanatçıları istihdam etti, seramik sanatçılarını konu alan pek çok kitabın yayınlanmasını sağlayarak sanata katkı sunmayı sürdürdü. Her yıl Grubumuz bünyesinde büyük bir coşkuyla kutlanan seramik bayramlarının bir ayağını da seramik sempozyumları oluştururdu. Sempozyum sonunda yine Kale Grubu Çan tesislerinde yer alan Dr. H. İbrahim Bodur Seramik Müzesi’nde sergilenen eserlerin birçoğu satın alınarak, müze koleksiyonunun bir parçası oldu. Onun değerlerinden bir gün olsun şaşmamaya gayret gösteren bir evlat olarak ben de babamın sanat tutkusunu yürekten paylaştığımı söyleyebilirim. Sanatı bir yaşam gerekliliği olarak görürüm, ilerlemek için sahip olmamız gereken bir şey… Sanat açıkça yaşam kalitesini iyileştirebilir. Bekleme salonlarında, hastanelerde, bakım evlerinde ve daha birçok yerde sanatı gözlemlememizin bir nedeni var; çünkü orada sanatın sağladığı ilhama ihtiyacımız var. Hayal gücümüze ve içimize doğru yolculuk yapmamızı sağlayacak görsel bir uyarıya ihtiyacımız var.

Sanat müzeleriyle tanışan öğrencilerin, diğer öğrencilere kıyasla daha fazla tarihsel empati, daha güçlü eleştirel düşünme becerisi, daha da önemlisi daha yüksek düzeyde bir sosyal hoşgörü sergilemeye yatkın olduklarını okumuştum. Bu, günümüzün siyasi ve sosyal ortamında her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olan bir şey değil mi? Ben öyle olduğunu düşünüyorum.

Bir sanat eserinin bizi paylaşmak ve tartışmak için bir araya getirerek, farklılıklara ve birbirimize karşı daha hoşgörülü olmamızı sağlayacağına inanıyorum. Bu nedenle, gelecekte sanatın sosyal, politik ve ekolojik konulardaki tartışmalara şu anda olduğundan daha fazla davet edilmesini ve yerelden küresele bugün karşılaştığımız her düzeyde zorluğun çözümünde sanatçıların daha büyük rol oynamasını arzu ediyorum. Sanat ve kültür, canlı toplumlar geliştirmek, insanların bakış açılarını genişletmek için çok önemlidir.

Ben de şahsen, dünyanın sanatla daha güzel bir yer olacağına inanıyorum. Aslına bakarsanız pandemi sürecinde bunu daha derinlikli düşünme fırsatım oldu. Pandemi bize, birbirimize ve gezegenimize ne kadar bağlı olduğumuzu hatırlattı. Evlerimiz, adeta tüm dünyamız oldu. Aslında pandemiden öncesine uzanan, ancak pandemiyle birlikte iyice su yüzüne çıkan dramlar bizi yaşamımıza anlam katan her şeyi tekrar düşünmeye zorladı.

Pandemi sürecinde çıkış yolunu kendi içimize dönmekte aradık. Bilinmezliğin ve kırılganlığın ortasında, dayanıklılığımızı artırmak için uzun yıllardır bize yol gösteren değerlerimize daha bir sıkı sarıldık; şikâyet yerine aksiyon almanın önemine inandık. Yetkinliklerimizi ortaya koyduk. Kısıtlarımıza yakından baktık ve neyi daha farklı yapabileceğimize kafa yorduk. Evimiz bizim dünyamız olduğu gibi, Dünyanın da bizim evimiz olduğunu daha net fark ettik. Sadece evimize iyi bakmanın yetmediğini, yaptığımız her seçimle dünyaya da iyi bakmamız gerektiğini daha iyi anladık. Kale Grubu’nda içimize dönüp baktığımız bu sürecin bize hediyesi İyi Bak Dünyana hareketi oldu.

Kale Grubu’nun mayasında süreklilik ve tutarlılık arz eden insan odaklılık ve sosyal fayda/ortak değer yaratma anlayışı var. Her zaman pozitif etki yaratan döngüsel projelere yatırım yapmaya öncelik ve değer veririz. Grubumuzun kurucusu, rahmetli babam İbrahim Bodur, yerel kalkınma ve doğduğu topraklarda doyma ve doyurmayı bir değer olarak benimsediği için ilk yatırımını Çan’da yapmış. Dünyasına iyi bakmaya ilk O başlamış, Çan’dan başlamış…

Biz de bugün İyi Bak Dünyana hareketiyle kendi dünyalarımızda başlatacağımız küçük değişimlerin birleşerek, geleceği şekillendiren, dünyayı iyileştiren anlamlı bir dönüşüm haline geleceğine inanıyoruz. Dünyayı kurtarmaya soyunmuyoruz elbet, ancak değişimin her zaman en küçük yerden, kendimizden, kapımızın önünden, yerel olandan başlayacağına, küçük çabaların, büyük sonuçlar doğuracağına inanıyoruz. “Biz yapmazsak, kim yapacak?” sorusunun en kıymetli ve geçerli soru olduğu fikriyle harekete geçiyoruz.

Bu hareket bir reklam kampanyası değil, bizi de değiştirecek, dönüştürecek bir çağrı. Kale markasının temsil ettiği olguları, ürünlerden öte kavramlara, değerlere, hizmetlere taşıyacağız. Sadece sanayici, üreten değil; düşünen, sunan, savunan bir markaya evrilerek, yeni dünyada çok daha güçlü, gerçek ve rekabetçi bir pozisyon alacağız.


Yeni sanatçıları nasıl keşfedersiniz? Estetik kriterleriniz var mıdır?

Bildiğiniz üzere, bugün birçok sektörde faaliyet göstersek de bizim çıkış noktamız seramik. Köklerimiz olan seramiği yalnızca bir malzeme olarak görmüyoruz; seramiğin bir sanat olarak kültürel mirasımızda önemli bir yeri olduğuna inanıyoruz. Başta seramik sanatı olmak üzere kültürel mirasımızı ve kadim değerlerimizi bugüne taşıyan projeleri desteklemeyi yalnızca sosyal sorumluluğumuz olarak değil, aynı zamanda bizi gelecek ile buluşturan projeler olarak görüyor ve sahip çıkıyoruz. Bu doğrultuda, bugüne kadar Füreya Koral Retrospektifi, Elif Uras Monografisi gibi seramik sanatına sahip çıkan projeler gerçekleştirdik.

Burada Füreya’ya özel bir parantez açmak isterim. Kale Grubu’nun insan odaklı kurucu felsefesiyle çok örtüşen ve eserlerinin birer “yüksek sanat” olarak görülmesine karşı çıkan Füreya’nın üretim anlayışını özetleyen şu cümleyi çok önemsiyoruz: “İstiyorum ki, yaptığım çini tabakta en fakir ev yemek yesin. Benim çinilerim herkesin olsun.” Doğu ile Batı kültürünü eşsiz bir şekilde sentezleyen, Akdeniz turkuazına tutkun bir seramikçi olması da çabası. Her türlü yokluk ve hastalığa inat, aklı, ruhu ve elleriyle çamura hayat veren bir insan.

Gelenek ile yeniliğin kesiştiği yerde duran bu değerli sanatçımızı tüm yönleriyle yeni nesillerle buluşturmak, bu topraklardan çıkacak nice Füreya’lara ilham vermek en büyük amacımızdı.

2018 yılında Galerist öncülüğünde, bu topraklarda yetişmiş, yurtdışında da başarılı çalışmalara imza atmış çağdaş sanatçımız Elif Uras’ın monografisini hayata geçirdik. Farklı coğrafyaların kültürel izlerinden beslenerek hayata geçirdiği mekana özgü yerleştirmesi Kaynak ile sanatçının son yıllardaki üretimini belgeleyecek kapsamlı monografi hepimiz için yepyeni bir deyenim alanı oluşturdu.

Editörlüğünü L. İpek Ulusoy Akgül’ün üstlendiği ve Ahu Antmen, Kathy Battista, Amy Smith-Stewart ve Merve Ünsal gibi uluslararası üne sahip yazarların katkılarıyla Uras’ın sanatsal kariyerine ışık tutan ilk monografisinin, hem Türkiye'de hem de yurtdışında sanatseverlerle buluşturulmasına aracılık etmek bizim için büyük bir heyecandı. Yaşadığımız coğrafyanın geleneksel izlerini günümüze taşıyan, hem ülkemize hem de dünyaya bu topraklardan bir iz bırakan Elif Uras’ın Pregnant Spiral adlı eserinin Victoria&Albert Müzesi’nin kalıcı koleksiyonuna eklenmesinden de büyük gurur duydum.

Öte yandan 2018 Troya yılı kapsamında EPOS7 Derneği ve genç sanatçı platformu BASE iş birliğinde Düşler Ülkesi Troya sergisini Çanakkale’de ve İstanbul’da hayata geçirdik. Derya Yücel küratörlüğünde bu projeyle yirmiden fazla genç sanatçının resim, heykel, seramik, enstalasyon, fotoğraf ve video gibi sanatın farklı dallarında ürettikleri yapıtları sergilendi.

Bugüne kadar kültür ve sanat alanında sayısız projenin hamisi olduk. Toplumsal hafızamızı tazeleyerek, kuşaklararası birikimin yeni nesillere iletilmesine aracılık etmekten ötürü de çok mutluyuz.


Size göre müzelerin günümüzde en önemli rolü nedir?

Müzeler bazıları tarafından boş zaman ve eğlence yeri olarak görülse de yerel kültürün korunmasında çok önemli bir rol oynadığına inanırım. Dikkatli belgeleme ve eserlerin korunması ile bir kültür kayıt altına alınır ve uzun yıllar sonra bile hatırlanabilir. Aynı zamanda farklı kültürel geçmişlerden gelenler tarafından da paylaşılabilir ve anlaşılabilir. İki tür insan, diğer kültürler hakkında bilgi aramak için müzeleri ziyaret eder: Bu mirasa sahip insanlar ve farklı bir geçmişe sahip bu miras hakkında bilgi edinmek isteyen insanlar. Miras ve kültüre odaklanan müzeler, insanları bir araya getirerek farklı azınlıklar ve gruplar için bir destek ağı oluşturur. Kültürlerin yok olmasını ve dillerin ölmesini engelleyen işte bu gibi destek ağlarıdır. Müzeler bize hem geçmişe hem de geleceğe bakma, nerede olduğumuzu ve nereye gidebileceğimizi görme şansı verir.

Ben ziyaret ettiğim ülkelerde müzeleri gezerek farklı kültürler ve yaşam tarzları hakkında bilgi sahibi olmaktan her zaman büyük keyif almışımdır. Pandemi döneminde her ne kadar bu keyfimiz duraksamaya uğramış olsa da dijital ziyaretlerle bu duygumu bir nebze tatmin etmek güzeldi. Bildiğiniz gibi günümüzde pek çok müze, ziyaretçilerle bağlantı kurmak için teknolojinin sunduğu nimetlerden faydalanıyor. Örneğin; Mona Lisa'nın gizemli gülümsemesini şu anda gerçekten görmek istiyorsam Google'a yazabilirim. Veya Louvre Müzesi’nde sanal bir tura çıkabilirim. Aslında bu ilerlemenin, genç izleyicilerin müzeleri ve bu duyguyu keşfetmesi, bu heyecanı deneyimleyebilmesi için kritik öneme sahip olduğunu düşünüyorum.


Türkiye’de sanat deyince aklınıza gelen/karşılaştığınız/var olduğunu düşündüğün çıkmazlar nelerdir ve bu konularda geliştirdiğiniz fikirleriniz ya da önerileriniz var mıdır?

Ben ilgi alanım nedeniyle daha çok seramik sanatçılarıyla haşır neşir olduğum için şunu çok net olarak gördüm; seramiğe özgü bir galeri eksikliği söz konusu. Resim veya diğer sanat kendilerine mekan bulabiliyor, ama seramiğin işi çok daha zor! Bir de genç sanatçılara daha fazla imkân tanınması gerekiyor.

İşte sanata alan açmak fikri bende böyle oluştu. Zaten Grubumuzun genlerinde üretime, kültürel mirasımıza, değerlerimize ve sanatçılarımıza sahip çıkmak var. Kurucu değerlerimizden aldığımız ilhamla, her daim insanı merkeze koyan özgün işlerin, yaratıcı ve ilham veren çalışmaların içinde olmayı ve buna hevesli kişi ve toplulukları cesaretlendirmeyi kendimize görev biliyoruz.

Bu motivasyonla hayata geçirdiğimiz Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nin bilginin paylaşıldığı, özgür düşüncenin ve yaratıcılığın filizlendiği, yenilikçiliğin teşvik edildiği, tasarım yönetimi ve düşüncesinin öneminin vurgulandığı özellikle öğrenciler için ilham verici bir adres olmasını arzu ediyoruz.

İbrahim Bodur’un da temsilcileri arasında olduğu ilk jenerasyon sanayiciler; kültür sanatı, toplumu, sosyal ve beşerî hayatı değiştirmeyi, dönüştürmeyi, etkilemeyi, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı meselelerde ön almayı hedefleyen bir farkındalığı bünyelerinde barındırıyorlardı. Biz yeni kuşaklara genetik olarak aktarılan bu hassasiyeti, ileri boyutlara taşıma sorumluluğumuz var. Bu nedenle, hep birlikte geleceği şekillendirmeye odaklanmalı, tüm enerjimizi ve kaynaklarımızı bu yönde seferber etmeliyiz.