Sanat bir lunapark değil

Nilüfer Belediyesi tarafından geçtiğimiz aylarda Bursa’da Yekhan Pınarlıgil küratörlüğünde düzenlenen Yukarı Bak, Sınırlı Coğrafyanın Yıldızlı Ufukları adlı çok mekâna yayılan sergi politik konulara yönelttiği umut dolu bakışlar ve Nilüfer ilçesini dönüştürme etkisiyle hafızalarımıza kazınmıştı. Kapsamlı sergi iki buçuk ay süresinde Anne-Charlotte Finel, Ateş Alpar, Berat Işık, Berk Kır, Eda Soylu, Erinç Seymen, Ghazel, Gözde İlkin, Güneş Terkol, Merve Morkoç, Şafak Şule Kemancı, Vahit Tuna, Bihter Yasemin Adalı, Fatoş İrwen, CANAN, Dan Perjovschi, Emilia Kabakov & İlya Kabakov, Henning Christiansen, İnci Eviner, Tayfun Serttaş, Rebecca Horn ve Marguerite Bornhauser dahil olmak üzere toplam 27 sanatçının işlerini gösterdi. Temmuz ayının sonunda kapanan serginin ardından kalanları konuşmak üzere küratör Pınarlıgil ile bir araya geldik


Röportaj: Merve Akar Akgün


Yekhan Pınarlıgil


Günümüz sanatını sorgularken belki de en çok üzerine düşünmemiz gereken olgulardan bir tanesi sanatı deneyimleme imkânın periferiye ne kadar yayıldığı olmalı diye düşünüyorum. Hem günümüzde bu ayrımı hâlâ daha yapıyor musun hem de bu bağlamda Bursa’da yaptığın sergi senin açından nasıl bir yeri dolduruyor, diye sormak istiyorum. Senin konu hakkındaki görüşün nedir ve “merkez dışında” yer alan bu büyük sergiyi kurgularken ilk olarak göz ettiklerin nelerdi?


Periferi/merkez sorunsalı gerçekten hem ilgi çekici hem de çetrefil bir konu. Bir karşıtlık düşündürüyor, hatta karşıtlık olarak tanımlanıyor, kurgulanıyor. Uzun uzun konuştuk, tartıştık; uğruna sergiler, hatta bienaller yaptık. Bir dönem aktüalite ihtiyacımızı karşıladı sonra da başka karşıtlıklara yelken açtık sanki, Antroposen’de ya da yeşil ekolojide olduğu gibi… Sanat camiasinin sanatçı olmayan kesimleri karşıtlık üzerinden tartışmayı seviyorlar sanırım. Bu bana biraz eski Hollywood filmlerini hatırlatıyor, iyi ve kötünün karşı karşıya kaldığı, her pozisyonun net olduğu durumları. Bence özellikle Türkiye’deki sanat camiasının böylesi naif bir karşılaşmaya, net ve temiz karşıtlıklar üzerinden durumu kurgulamaya ihtiyacı var. Halbuki merkez saydığımız nokta ve onun periferisi olarak nitelendirdiğimiz alanlar o kadar da keskin çizgilerle belirlenmis coğrafyalar değiller, birbirlerinin karşısında durmuyorlar. İstanbul örneğini ele alalım. Uzun yıllar boyunca İstanbul benim “aşırı Batı” tabir ettiğim sahnelerin periferisinde kabul edildi. Ancak İstanbul’un periferisinde olduğu merkez neresiydi? Londra? Paris? New York? Berlin? Hangisinden bakarsak bakalım 90’ların sonuna kadar İstanbul net bir şekilde güncel sanatın banliyösündeydi. Üçüncül önemi olan, biraz egzotik sebeplerle, biraz sıradışılık için görmeye gidilen, ancak sanat tarihini son bölümünde adı geçen bir megapol. Sonra İstanbul sahnesi, hem o dönem bienallerinin hem de “özgürleşmiş sanat” üretiminin etkisiyle, yavaş yavaş merkeze doğru kaydı. Hatta çok da yavaş değil belki, baya hızlı bir geçiş oldu. On yıl öncenin banliyösü, Doğu-Batı arasında sıkışmış, sıkıştırılmış egzotik-arabesk şehri, bir anda hem tarihini hem kapsadığı sorunsalların zenginliğini hem de çevresiyle kurabildiği kolay ve güçlü iletişimi ön plana koyan çok çekici bir sanat merkezi haline geldi. Ve tabi İzmir, Ankara ve tabi Diyarbakır gibi kendi periferilerini, kendi ikincil, üçüncül bölgelerini belirlemeye başladı. Ancak dışarıdan gelen meraklılar azalınca, yerli severlerin gücü merkezkaç kuvvetine yetmedi ve İstanbul’u tekrar plajların kuzeyinde bir alternatif haline getiriverdi. Örnek biraz uzadı ama merkez ve periferinin oynak tanımlamalar olduğunu hatırlatmak Bursa’daki sergiyi konumlandırmaya da yardım edecek diye düşündüm.


İkinci önemli bir nokta, merkez ve periferi arasında ister istemez oluşturduğumuz hiyerarşi. Orta noktayı piramidin tepesine yerleştiriyor, oradan coğrafî olarak ya da fikren uzaklaştıkça sanat üretimini ve sanat etkinliklerini hem merkeze bağlı, bağımlı hem de ondan daha eksik görüyoruz. Merkez olarak kabul ettiğimiz bir metropolün içerisinde bile belirli semtlerde bulunan galeriler, banliyö galerilerine göre piramidin daha yukarısındalar ya da belli kurumlar orta noktada bulunurken, aynı coğrafyadaki daha küçük bir şehirdeki benzer bir kurum periferide kabul ediliyor. Bu kurumun sunduğu öneriler (sergiler, yayınlar, etkinlikler) daha az ciddiye alınıyor, daha az değerli ya da en azından da az ilgi çekici görülüyor.


Bu durumları göz önünde bulundurduğumuzda Bursa gibi duble “periferik” bir şehirde sergi hazırlamak pek de akıl kârı gibi gözükmüyor. Hazırladığınız serginin egzotik bir olay gibi algılanma ve en iyi ihtimalle sahte bir nezaketle, fakat çoğunlukla yukarıdan bir bakışla, hatta küçümsenerek gezilme ihtimali çok yüksek. Açıkçası bu durumun bilincinde olarak Nilüfer Belediyesi’nin önerisini kabul ettim ancak Yukarı Bak’ı kurgularken elimden geldiğince merkez/periferi karşıtlığına düşmemeye çalıştım. Elimdeki konu ve kavramlar, bu kavramlar etrafında geliştirdiğimiz sorunsallar Bursa’nın yerelliğiyle alakalı değil, içinde bulunduğumuz zaman ve geniş anlamda toplum düzeniyle alakalıydı. Bu yüzden nerede olduğumuzla değil içerikle ilgili endişelerim vardı. Benim için önemli olan, elimdeki sorunsalları işleyebilen, doğru soruları doğru şekillerde soran, eserler arasında hiyerarşi kurmaksızın onları sağlam bir kavramsal omurga etrafında yerleştiren, kendi içinde tutarlı ve yeterli bir sergi hazırlayabilmekti. Yani en derindeki motivasyon, içerik olarak Avrupa’nın büyük ya da küçük şehirlerinde de gösterebileceğimiz, geniş anlamda içinde yaşadığımız toplumlara eleştiri getiren bir sergi kurgulamaktı.


Ancak bütün bunları söylerken naif olmamak gerek. içerik ve şekil olarak merkez ya da merkez dışı yerlerde gösterebilecek kalitede sergi yapmak, yaptığınız yerde “merkez”deki şartlarla, oradaki ilgiyle çalışacağınız anlamına gelmiyor. Bursa’da çağdaş sanat gerçekten çok yeni ve yerel; otoriteler henüz gereken ilgi ve önemi vermiyorlar.


Yukarı Bak sergisi Aziz Pantelemion Kilisesi sergi görüntüsü, Gölyazı, Bursa


Bu önem vermeme durumu konu üzerine bilgi sahibi olmamalarından da kaynaklı diye düşünüyorum. Sana göre sanat üzerine bilgi sahibi olmak sanat deneyimini nasıl etkiliyor? Günümüz sanatı ile ilişkilenmek bizi nerelere götürebilir?


Öyle işler var ki, sadece duyulara hitap ediyor, aklı ya da rasyonel düşünceyi bir yana bırakmak hatta bildiklerini unutmak gerekiyor deneyimlemek için. Heyecan, baş dönmesi ya da ürperti ancak öyle tetikleniyor. Bu tür işler beni çok etkiliyor ve kesinlikle böyle bir devirde ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Fakat her ne kadar bazen çok benzese de sanat bir lunapark değil ve ifade çeşitliliğinin tavan yaptığı bir alan, bütün eserler bu derece tensel değil. Bazen önünden geçerken dikkat etmezseniz göremeyeceğiniz çok küçük ya da çok sade bir iş belirli anahtarlara sahip olduğunuzda, o alçakgönüllü duruşunun ardında size inanılmaz kapılar, inanılmaz dünyalar açıyor. Bazen de öyle bir eleştirel kapasite barındırıyor ki, devasa ve kibirli yerleştirmelerden çok daha büyük bir etki bırakıyor hayatınızda. Bilgi dediğimiz şeyi geniş anlamda düşünmenin ben herhangi bir zararını görmüyorum, aksine birçok eseri, belli anahtarlara sahip olduğumuzda daha ileri giderek düşünebiliyor, yorumlayabiliyoruz. Değişik katmanlarını fark ediyor, farklı açılardan gözlemleyebiliyoruz. Tabi salt ansiklopedik bir bilgiyi düşünmemek gerekiyor. Sergilere giderek, eser görerek geliştirdiğimiz ve kendi kendimize oluşturduğumuz bir dağarcık bile bize aşinalıklar yardımıyla farklı bakış olanakları sağlıyor. Bazen daha önce müzelerde gördüğümüz bir eser veya bir sanat akımı o an karşı karşıya kaldığımız işin içinden çıkıveriyor ya da onu tarihle bağlantılar kurarak yeniden görmeyi sağlıyor. Sanat bir inşaat gibi geliyor bazen bana. Bizden önce söylenmiş binlerce söz var, binlerce öneri, yaklaşım, söylem var, karşımızdaki eser kendine rağmen bütün bu tarihin bir parçası, binanın bir taşı, bir tuğlası. Tek başına bir taşı görmekle onu yapının genelinde görmek arasında bir fark olduğunu düşünüyorum. Eser içinde bulunduğu sosyopolitik ve kültürel bağlamdan kopuk olmadığı gibi akıp giden tarihten de bağımsız değil gibi geliyor bana.


Fakat bu konuda unutmamak gereken bir şey var. Bilgiyi sıklıkla temsil aracı olarak görüyoruz, daha doğrusu kullanmaya çalışıyoruz. Sosyal statü belirlemek, hatta var olmak, ciddiye alınmak, saygı görmek için. Bilgiyi ya da bilgi eksikliğini bir komplekse dönüştürmek çok tehlikeli bir durum. Eğer sadece deneyimlemekten bahsediyorsak ne kadar bilgim var, yeterli mi yetersiz mi, acaba doğru yerden mi bakıyorum gibi endişelere kapılmamak gerektiğini düşünüyorum. Eserle başbaşa kaldığımız an zaten yapacak bir şey yok, eser çıplak, biz de çıplak olmalıyız. Ne kadar varsa o kadarıyla deneyimlemeli bunun için de bir rahatsızlık hissetmemeliyiz görüşündeyim. Samimiyetle gerçekleşen bir karşılaşmadan mutlaka kazanarak ayrılacağız. Gördüğümüz eser bir şeyler bırakacak bize, bir şeyleri değiştirecek, bazen az, bazen çok.


Günümüz sanatıyla ilişkilenmek de tam bu noktada çok önemli, hatta bence elzem. En basit yaklaşımla düşünecek olursak dahi, sanat, diğer hiçbir “sektör”ün cesaret edemediği bir çeşitliliğe sahip. Tabi bir kısım sanatçı pazar doğrultusunda ve salt pazar endişesiyle, dolayısıyla da belirli şablon ve kurallar içinde üretiyor olabilir ancak büyük çoğunluk kontrol mekanizmalarından uzak olarak çalışıyor, bağımsız şekilde ifade ediyor ve özgün öneriler çıkarıyor. Tektipleşmenin ve standartlaşmanın tam karşısında duran, inanılmaz bir çeşitlilik ve eşsiz bir özgürlük alanı sanat! Günümüz sanatıyla ilişkilendiğimizde, doğal olarak kendi hayatımızdan parçalar buluyoruz eserlerin içinde. İkimiz de ayni zamanin içindeyiz, aynı şartlara maruz kalıyor, kodları paylaşıyoruz. Aramızdaki mesafe çok az, dolayısıyla eserin bırakacağı etki çok daha büyük, izler çok daha derin.


Yukarı Bak sergisi Pancar Deposu sergi görüntüsü, Nilüfer, Bursa


Yukarı Bak, Sınırlı Coğrafyanın Yıldızlı Ufukları altı farklı mekânda yer aldı. Mekân seçimleri sürecinden bahsedebilir misin? Bursa’nın gündelik hayat kültüründe bu mekânların nasıl bir yeri vardı?


Nilüfer kapsamında ilk defa bu denli büyük bir sergi yapıldı. Büyük diyerek sadece katılan sanatçı ya da sergilenen eser sayısını kastetmiyorum, serginin konusu, konsepti zengin ve çok katmanlı bir zemin üzerine oturuyor, dolayısıyla belediyenin daha önceki sergilerde kullanmaya alışık oldukları mekân Nazım Hikmet Kültürevi bu çeşitliliği sergilemek için yeterli değildi ve farklı mekânlar kullanmak elzem olarak gözüktü. Bu sebeple dört ana mekân belirledik, daha sonra iki yan mekân eklendi. Her mekânda ayrı bir sergi kurguladım, kendi içinde tutarlı, ana temaya farklı bir yerden bakan ama birbirlerini tamamlayarak genel söylemi oluşturan sergiler. Bir nevî patchwork yaptım.


Pancar Deposu müthiş bir keşif oldu. Henüz çok genç olan Nilüfer’in, çok göç almış, hiç de yaşlı olmayan ama en eski mahallelerinden birinin ortasında kocaman boş bir alan, o boş alanın ortasında metruk bir hangar. Sekiz metrelik baş döndürücü bir tavan yüksekliği, 24 metreye 27 metrelik kareye yakın brüt beton bir bina, dört duvarda metal büyük kapılar ve hacmi bölen sadece üç kolon. Dış duvarlar haricinde hiçbir bölme yok. Pencereler küçük ve yukarıda, farklı bir aydınlatma istemeyen doğal bir ışık… Devasa bir sahne belirdi birden karşımda. Buraya Yukarı Bak’in kalbi diye düşünebileceğimiz Haz, Işıltı ve Kahkaha adlı sergiyi yerleştirdik. Senografiyi yeni müzecilik anlayışlarından esinlenerek düşündüm. Hemen hemen hiç bölme kullanmadık, depoda bulduğumuz metal strüktürleri dönüştürdük ve kaide olarak kullandık, duvarların ve yerin brüt haline dokunmadık, elektrik kablolarını ihtimamla ama görünecek şekilde çektik. Kısacası minimum bütçeyle çok büyük bir sergi çıkardık. Kahkahası bol, baş döndürücü perspektifleri olan, bol ritimli, bol renkli, izleyiciyi baş kaldırmaya teşvik eden bir yerleştirme oldu. Bir çeşit festival ya da bir cümbüş alanıydı adeta. Ana kapıdan girdiğinizde, birkaç sürpriz hariç hemen hemen bütün eserleri görebiliyor, eserler arasında dolaşırken kendi parkurunuzu kendiniz çiziyorsunuz. Eserler birbirlerini engellemeyecek şekilde yüzeye yayılıyor, tavandan astığımız yerleştirmeler ve tablolar sayesinde yüksekliği bile kullanıyorduk. İzleyicinin önünde her adımda farklı işleri bir araya getiren yeni bir perspektif beliriyordu.


Gölyazı’daki Aziz Pantelemion Kilisesi eski bir Rum köyü olan Gölyazı’da, artık kültürevine çevrilmiş bir ortodoks kilisesi. Mübadeleden hemen önce bitirilmiş, hiçbir zaman tam olarak ibadete açılmamış. Yapımından kısa bir süre sonra “belirsiz” nedenlerle yanmış, onlarca yıl harabe olarak kalmış. Gölyazı, Nilüfer Belediyesi’ne dahil edildikten sonra kilise tadilat görüyor ve kültürevi altında aktif şekilde var olmaya devam ediyor. Arada konserler oluyormuş, yılda bir de ayin. Gerçi bu yıl o da olmadı! Kilise sergiyi tarihe götüren, onu geçmişin karanlık sularını tekrar düşünmeye sevk eden mekân oldu.


Yukarı Bak sergisi Nazım Hikmet Kültürevi Tayfun Serttaş sergi görüntüsü Nilüfer, Bursa


Nilüfer’in Balat adlı yepyeni ve kalburüstü mahallesinde yer alan Meteor etraftaki siteler yapılırken oranin satış ofisiymis. İşlevi kalmadığında bir çeşit kültür merkezine dönüştürme kararı almışlar. Yapının arka tarafinda white cube olarak tanımlayabileceğimiz bir galeri var. Sergiye katılan son mekân burası oldu. Şehrin en yeni ve modern yerleşkelerinden birinde neredeyse biraz fazla temiz, fazla pürüzsüz bir sergi alanı. Bir yandan çok farklı bir kesime hitap etme imkânı verdi diğer yandan da güvenliğin ve fizikî koşulların (nem ve sıcaklık) optimal olması dolayısıyla bize sanat tarihine mâl olmuş Vehbi Koç Vakfı Çağdaş Sanat Koleksiyonu’ndan ödünç aldığımız uluslararası eserleri gösterme imkânı sundu.


Nazim Hikmet Kültürevi zaten belediyenin yıllardan beri kullandığı bir mekân. Orayı kullanmamak anlamsız olurdu, zira şehrin yıllardan beri kullanılan tek çağdaş sanat alanıydı ve biraz da merkez görevi görüyordu. Nilüfer’deki merkez/periferi ilişkisinin orta noktası diyebiliriz. (Gülüyor.) İki ayrı sergi alanı var biri ikinci katta inanılmaz yüksek tavanlı, diğeri bodrum katında inanılmaz basık. İkisinin de mimarisi çok baskın duruyordu ve mimariye uygun bir şekilde yerleştirebileceğim birbirlerini tamamlayan ancak konsepte çok farklı yerlerden yaklaşan iki monografi gösterdim: Tayfun Serttaş ve CANAN. Bir döngü olarak düşünebileceğimiz serginin başlangıç ve bitiş noktası oldular.


Bu dört ana sergiye Misi Köyü’ndeki Fotoğraf Müzesi’nde gösterdiğimiz Marguerite Bornhauser’in monografisi ve yine ayni köyde bulunan Edebiyat Müzesi’nde Onur Sakarya’nın hazırladığı, Türkiye’nin fanzin tarihini yazan ve gösteren bir sergi Yukarı Bak’ı tamamladılar.


Bu altı mekâni kullanarak hem şehrin çok farklı sosyo kültürel katmanlarında izleyicilere ulaşma imkânı bulmuş olduk hem de şehir dışından Yukarı Bak’ı görmeye gelenler Nilüfer bambaşka açılardan tanımış oldular.


Yukarı Bak sergisi Meteor sergi görüntüsü, Balat, Bursa


Yukarı Bak başlığı içimizi buran politik bir yerden seslenirken “sınırlı coğrafyanın yıldızlı ufukları” tamlamasıyla umut dolu bir beklentiye giriyor izleyici. Bu başlığın oluşum sürecinden bahsetmek isterim. Politik iklimi iniş çıkışlarla dolu bir ortamda bu tema ve seçkiyle dünyaya ne söylemek istiyordun?


Nilüfer Belediyesi Gezi’den ve son dönemde Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğrenci hareketlerinden çok etkilenmiş. Benden politik söylemi olan ve yakın tarihi derinden etkilemiş bu iki olayın ışığında bir sergi yapmami istediler. Bir etkisi olabilecek, sosyo politik bir cevap ya da en azından öneri olabilecek bir sergi.


Hem yerel hem de uluslararası sahnede çok defa gördüm, ziyaret ettim; politik sergiler sanat gündeminde çok önemli bir yer tutuyor. İçerikleri ve yaklaşımları çok farklı olan bu etkinliklerin ortak bir noktaları var: Genellikle ağırbaşlı ve vakur bir tutum izliyorlar, oldukça karanlık, sıklıkla da pesimist bir duruşları oluyor. Söylemleri son derece ciddi. Dimdik durmaya, kırılıp bükülmemeye çalışıyorlar. Bu bana biraz baskın söylemin özelliklerini hatırlatıyor. Diyalektik olarak bir ikilem içine düşmüş oluyoruz. Yani baskıcı sistemi onun kendi silahlarıyla eleştirmeye çalışıyoruz ve tabi onlar bu silahları bizden çok daha iyi kullanıyorlar. Ciddiye alınmanın tek şartı bu ağırbaşlı tutumu tekrarlamak, politikacıların ya da gücü ellerinde tutanlarin soğuk, aşırı mesafeli ve can sıkıcı postürlerini taklit etmek.


Yukarı Bak için bunun tam karşısında bir tutum izlemek istedim. Yani baskın söylemin, iktidarı ellerinde tutanların ağırbaşlı tutumlarını bir kenara bırakarak, onların hakir gördükleri ve zayıflık olarak kabul ettikleri yöntemlerle onların karşısında durmayı hedefledim. Yukarı bakmanın en geçerli nedenlerinden biri bana yıldızlı simsiyah gökyüzü gibi geliyor. Büyük şehirlerde gecelerimizi gri bir kubbeyle kapadılar ve artık o sonsuz boşluğu görmüyoruz. Ama hatırlayın mutlaka görmüşsünüzdür, çocukluğunuzda ya da tatilde gittiğinizde küçük bir sahil kasabasında, belki plajda serin kumlara uzanarak, belki kaldığınız yerin terasındaki sallanan koltukta ya da köy evinin bahçesindeki divanda… Gökyüzü muhteşem bir uçurum gibi açılır önünüzde, simsiyah ama ışıl ışıl. Bir baş dönmesi alır o zaman sizi, kaybolursunuz, Samanyolu’nda, yıldızlar arasında bir yolculuğa çıkarsınız. Alışık olduğunuz hareketsiz ve vakur dünya bir anda sallanır, sarhoşlukla yeni yerlere, derin hülyalara dalarsınız. İşte ben Yukarı Bak’ta bu baş dönmesini, onunla birlikte dans etmeyi, müziği, ritmi ve renkleri, iktidarın sıkıcı ağırbaşlılığına karşı eleştiri olarak kullanmak istedim. Yaşam için elzem olduklarını düşündüğüm, insanlıkla doğrudan ilişkili hareketler bence bunlar. Bir de kahkaha var tabi, diyaframdan gelen, yani insanin en derininden, en içeriden gelen ve dünyaya açılan, etrafa dalga dalga yayılan kahkaha. Aşağı bakarak, başını yere eğerek kahkaha atmak mümkün olabilir mi?


Yukarı Bak sergisi Nazım Hikmet Kültürevi CANAN sergi görüntüsü, Nilüfer, Bursa


Bir önceki soruyu sanatçılar bağlamında açıklayacak olsan nasıl bir harita çizerdin?


Sergiye davet ettiğim sanatçılar zaten tektipleşme ve kontrol mekânizmalarına karşı yöntemler geliştirmiş, eserleriyle karanlık baskın söylemlerin karşısında duran sanatçılar. Gençler ya da genç kalmışlar. Yeni söylemler geliştirebilen, olaylara çok farklı yerlerden bakabilen, ekoloji, kuir, beden gibi konularda kendilerini rahat hisseden sanatçılar. Büyük çoğunluk Türkiyeli, bunun nedenlerinden en önemlisi lojistik ve ekonomik imkânlardı. Fransız Enstitüsü’nün katkısıyla Fransa’dan dört sanatçı davet edebildik, bunun dışındaki yabancı sanatçıların işlerini Vehbi Koç Vakfı Çağdaş Sanat Koleksiyonu’ndan, açık görüşlülükleri sayesinde, ödünç alabildik.