Samuel Beckett ile Kayıt Dışı Metinler: Dünya ve Pantolon

Yazar Fatih Tan’ın, edebiyatın ve felsefenin kültleşmiş isimlerini güncel ve deneysel bir yaklaşımla ele aldığı Kayıt Dışı Metinler yazı dizisi, ayda bir Cuma günü yer bulacağı yeni mekânı unlimitedrag.com'da altıncı metniyle devam ediyor. Kayıt Dışı Metinler’in kısmen yapı-sökümcü kısmen de kurmacaya dayalı dünyasının bu haftaki konuğu: Samuel Beckett


Yazı: Fatih Tan



Samuel Beckett, At Le Petit Café, Boulevard St Jacque, Paris, 1985, Fotoğraf: John Minihan



Samuel Beckett, 20. yüzyılın en önemli şairlerinden, eleştirmenlerinden, oyun ve deneysel edebiyatın önde gelen yazarlarından biridir. Edebiyat anlayışı alışılagelmiş geleneksel anlayışın dışında seyreder. Geleneğin biçim ve izleklerini yadsıyan Beckett, edebiyat türlerine getirdiği yeni biçimsel formlarla birlikte, insanoğlunun zaman dışı belirsiz ve ontolojik koşullarının trajik durumunu en kısa cümlelerle anlatır. Özellikle gerçeği doğrudan anlatmak yerine, gerçeği sezdirerek ya da gözleri fal taşı gibi kapatarak ve bu kapalılığı açık olanın karşısına koyarak bir uyumsuzluğu benimser.



Modern insanı aşırı aciz, kötümser ve nihilist bir şekilde tasavvur eden Beckett’ın bana göre esas alametifarikası, trajediyi bir sonuç olarak değil de, bir koşul olarak ele almış olmasıdır.



Daha önceki izleklerin ve dekorların dışına çıkan Beckett, beden ve bilinç çöküntüsü içindeki insanoğlunun, benlik ve varoluş sorunsallarına eğilir. Beden, Beckett poetikasında önemli bir yer tutar. Beden genellikle bir sarsıntıya uğrar. Vahşet, gülme, travma, şiddet gibi bedeni çeşitli bozulma aşamalarından geçirerek sahneler. Belirsizlik bedeni sürekli kemirir. Beckett için sakat ya da hayalete dönmüş bedenleri sergilemek, bedeni değişmez bir şey olarak almanın en açık yoludur. Herhangi bir olgu onun dilinde sürekli belirir ve kararır; sonra yine belirir ve yine kararır ve bu durum birkaç kez tekrarlanır. Gerçek ile metafizik arasındaki bu sayıklamacı gelgit ile insan doğasının en yakın hâlini yakalamaya çalışır. Bu Beckett’in temel savıdır. Yani “söylenene denk söyleyişin, söyleyişi ortadan kaldırdığı yöndedir.” Beckett’e göre, söyleyişin özü eksik söylemektir. Eksik söylemek söyleyişin başarısızlığı değil, aksine başarısıdır. Hatta ona göre ontik bir edimdir. Her söyleyiş bizatihi varoluşun içinde bir eksik söyleyiştir. “Eksik” söyleyiş, örtük olarak “tam” söyleyişin karşıtı değildir. Söyleyiş ancak söyleyenin otoritesine tabi olmadığı zaman, bir özgür söyleyiş ve özelde estetik bir edebi söyleyiş olacaktır. Söylemin otoritesi Lyotard’ın üstünde durduğu Platoncu buyrukçu dil öğesine benzemektedir. Lyotard bunu adalet temelinde ele alır. Lyotard betimleyici ve buyurucu ifadeler arasındaki ayrımla Platon’un metafiziği karşısında postmodern bir dil temelinde durur. İfade eden ya da buyuran özne kimdir? Beckett’ın kendisi de buyuran özne karşısında ya da aşkın söylem karşısında dilde katışıklar üretmek yerine, kavramın görünürlüğü içinde sabit ve içkin kalmayı tercih eder. Edebiyatın tehlikeli kıyılarında dolanmayı seven Beckett, “Absürt Tiyatro” olarak bilinen alanın belki de en iyi yazarıdır. Kara komediyi ise paragraflardan oluşan yoğun bir örgü gibi noksan bir temelde sunar. Noksanlık Beckett edebiyatının temel taşlarından biridir. Modern insanı aşırı aciz, kötümser ve nihilist bir şekilde tasavvur eden Beckett’ın bana göre esas alametifarikası trajediyi bir sonuç olarak değil de, bir koşul olarak ele almış olmasıdır.


Tabii Beckett hakkında kuşkusuz külliyat yazılır ki yazılmıştır! Kaldı ki bu bağlamda dünya üzerinde eserleri en fazla dile çevrilen birkaç yazardan birisidir. Bu bakımdan Beckett üzerine ne yazılırsa yazılsın doğası gereği bir yerden sonra ya bir metnin devamına ya da bir metnin taklidine evrilir. O yüzden farklı bir yol izleyerek daha önce oluşturduğum kısmen “yapı-sökümcü” kısmen de “kurmacaya” dayalı Kayıt Dışı Metinler serisine Beckett’ın Dünya ve Pantolon* eserini de dâhil edip, dil ve söylem uzamında yapılmayanı deneyimleyerek yeni bir metin oluşturmaya çalıştım. Beckett’in Dünya ve Pantolon kitabının girişindeki “Müşteri” ve “Terzi” karakterlerinin –kitapta geçen- orijinal diyaloglarının sadece giriş kısmını alıntıladım. Alıntıladığım yerde müşteri terziye bir soru sorar. Terzi önce müşteriye çok kısa bir yanıt verir ve ardından aynı soruya bu defa uzun uzadıya açıklamada bulunur. Benim müdahale ettiğim nokta ise terzinin müşteriye uzun uzun açıklama yaptığı kısım oldu. O kısmı yeniden yazmaya çalıştım.



Samuel Beckett



Dünya ve Pantolon


MÜŞTERİ: Tanrı dünyayı altı günde yarattı, ama siz, altı ayda bana bir pantolon dikmeyi beceremediniz.


TERZİ: Ama bayım, bir şu dünyanın haline bakın, bir de pantolonunuza. *

Bakın bir etrafınıza iyice bakın. Önce bir yerde uzlaşalım. Sonra bir yerden başlarız. Başlamak için yeni şeylerden konuşalım. Ya da başka şeylerden konuşalım. Yeni şeylerden… Hatta uzlaşmayalım… Bekleyişe ve unutuluşa bırakalım her şeyi… Yeni sanat eserlerini anlamlandıralım. Estetiğin semiyotik hallerini konuşalım. Kültür olgusunu, mitolojiyi, ulus akrabalığını ve yemek kültürünü de içine alan analizlerle dolu sıkıcı bir dönemden geçiyoruz. Belki de hep öyleydi. Araya politik şeyler sıkışıyordu. Belki de politik olan akrabalıktı. Politik bir dil için ne uzun ne de kısa hiçbir uğraş vermedim. Heidegger yazıları karşısında korkunç acılar da çekmedim. İnanın! Sadece insanoğlunun 20. yüzyılda bile düşünmediğini korkunç bir şekilde hatırlattı Heidegger. Kadim zamanlar felsefesinin bence son temsilcisiydi. Monet’nin Gün Doğumu resmindeki o sandalın içinde oturanı hep Cegerxwîn olarak düşünüyorum nedense. Sanki Fransa’da bir yerlerde öylece bir sandalın içinde dolandığını varsayıyorum. Öldüğünü biliyorum ki hiçbir önemi yok. Nostalji içinde YAŞAYAN yığınla insanın o sandalın içinde boğulduğunu varsayıyorum. Gün Doğumu resmindeki liman, sabah saatlerindeki Le Havre limanıdır. Limanın üzerinde güneşin turuncu ışıkları yansımaktadır. Liman, Monet tarafından mavi, yeşil ve gri tonlarında tasvir edilmiştir. Güneşin küçük olması, izleyiciye mesafenin çok uzak olduğunu ve resim sanatındaki perspektif açısının teknik boyutunu ustalıkla vermiştir. Limanda iki küçük tekne daha gözükür. Resmin sol tarafındaki arka planda dumanı tüten bacalar, uzun direkleri ile gemiler, ortada ise balıkçı tekneleri vardır. Hava olabildiğince sislidir. Monet sonraki çalışmalarında da bu atmosferi sıkça kullanır. Monet resimde, manzarayı değil, o anı anlatır. Renkleri bazen yoğun fırça darbeleriyle uygular; ancak bu resimde Monet, sabah izlenimlerini betimlemek için inceltilmiş boyayı hafif fırça dokunuşlarıyla uygulamıştır. Hemen hemen tüm eserlerinde sudaki gölgeleri ve ışığın yansımalarının duyumsattıklarını betimlemeye çalışır. İnsan her sabah böyle bir manzarada Kürt olarak doğmaz elbette, aslında hiç bir manzarada... Sadece gün içinde Kürt olmaya çalışır, manzarasını yakalar. Koşullarını izleyerek bir kanıya varır. En azından benim için öyle… Aslında insan her sabah sanatçı olarak da doğmaz. Dilin sentaksı ya da doğal örüntüsü içinde gelişir her şey. Bu ampirik bilgi de Saussure’dan bu yana böyle. Rojavalı sanatçı Mîrê Hêkan (Yumurtaların Miri) Jammal Abdo’nun İtalya’daki sergisi, sınır dışı edilmesine yol açmıştı. Çıplak bir kadın bedenini dikenli tellerle çevirip etrafına da cam ve ayna kırıkları, yumurta kabukları ve çiviler saçmıştı. Kadının önünde diz çökerek sergiye gelen insanları bu şekilde karşılayan Abdo, istemsiz bir şekilde kadının bedenine zarar vermişti. Kadın da malum ağrı ve acı içinde performansı yarıda bırakmak zorunda kalmıştı. İlginç olan ise bu sergi üzerinden neredeyse 25 yıl geçti, ancak beden üzerine olan söylem ve üretilen işlere baktığımızda Kürt sanatçılar için aşağı yukarı neredeyse manzara pek değişmedi. Abdo sergi boyunca yarı bir delilik içinde tanımlandı. Sergiden sonra Fransa’ya gönderildi. Kürtler arasında ilk ve tek yumurtayla eserler üreten bir sanatçı olarak literatüre giren Jammal Abdo, bugün ise Almanya’da sanat hayatına devam etmektedir. Ve hala yarı bir deli olarak tanımlanmaktadır. Abdo’yu öyle tanımlamak, yani dışardan gelen, dışsal ve aşkın buyrukçu bir dille tanımlamak; Abdo için bir trajedi değildir. Buna karşılık Kantçı bir paradigma da güdemez Abdo. Çünkü buyrukçu dil kategorize eder, hatta istese öldürür de… Buradaki buyruk ya da ölüm bir trajedi değildir. Trajik olan Abdo’nun fizyolojik yaşam koşullarıdır. Oysa fizyolojik yaşam koşulları bir düşünce formu olarak sürekli ve ısrarla ele alınıyor, sonrasında da tartışmalı bir üretime, bir esere dönüşüyor. Aslında bunun böyle olmadığını ve olmayacağını Heidegger ilk günden beri metafizik bağlamında söyledi zaten. Sizi temin ederim ki benim de çok trajik, aşırı trajik yaşam koşullarım var. Bunları birer düşünce formuna dönüştürseydim ki muhtemelen şu an öyle bir diyalog (metin) ortaya çıkmayacaktı. Aksine –en kolay yol olan- aşırı formel ve yüzeysel bir ironiye sarılacaktım. O yüzdendir ki Heidegger haklı! Althusser ise hep haklıydı! “Öznenin kendi gerçek varoluş koşulları ile arasındaki düşsel temsili’’ olan o fevkalade formülasyonu öznenin değil, ideolojinin bizzat özneye buyurduğu ve sırf üretim araçlarının tekrar ve yeniden devlet için üretilmesi adına öznenin varoluş koşullarının heba olmasıydı. Dolayısıyla insanın varoluş koşulları üretim için bir “episteme” olamaz. Nitekim Althusser’i duydunuz, ona göre bu olgu her zaman ideolojidir ve iktidarın bizlere buyurduğu ve bizlerin de kurtulamadığı bir ideoloji hatta! Ve hatta trajedi bu olsa gerek! Bana kalırsa Heidegger’in bize defaatle hatırlattığı gibi, “varoluş düşünceden ayrıktır” söylemi sanki bütün bu mevzuyu özetliyor. Bilhassa bu noktayı unutmasak üretim için yeterli gibime geliyor. Tabii bütün bu paradigmaları terse işleyen yine edebiyattır. O yüzdendir ki edebiyatı hiç sevmem. Beckett gibi bir yazarı bile okurken zar zor katlanıyorum.



O siyah beyaz donuk kare Beckett’ın melankolisini korkunç özetliyor. Önündeki masada iki fincan kahve ve Beckett'ın sigarasını söndürmek için uzandığı bir kül tablası var. Beckett dalgın bir şekilde kül tablasına uzanırken gözünün içindeki derin boşluktan yuvarlanan dünyayı görebiliyoruz.



Ancak John Minihan’ın 1985 yılında Paris’te Saint Jacques Bulvarındaki bir kafenin terasında çektiği Beckett fotoğrafını herkes gibi ben de çok beğenirim. Sanırım o meşhur fotoğraf daha sonra yüzyılın üç fotoğrafından biri seçilecek. O siyah beyaz donuk kare Beckett’ın melankolisini korkunç özetliyor. Önündeki masada iki fincan kahve ve Beckett'ın sigarasını söndürmek için uzandığı bir kül tablası var. Beckett dalgın bir şekilde kül tablasına uzanırken gözünün içindeki derin boşluktan yuvarlanan dünyayı görebiliyoruz. Hülasa edebiyat son kertede ötekiye bir empati kazandırır. Empati ötekinin sefaletidir. Her ne olursa olsun dilin içinden bedeni ve diyalektiği çıkarmak için uğraş verilmeli bence! Sanatın içinde “pay almayı” ve “söz sahibi” olmayı zorunlu görüyorum öteki olmama adına. İnsan istese politik olarak her şeyin ötekisi olabilir. Mümkündür yeter ki istesin! Sanatın içinde ise öteki olunmaz iktidarda… Olduğu zaman sanat olunmaz. Ranciére “devlet üzerine hiç çalışmadım” der. Kuvvetle muhtemel Platon ve kısmen de olsa Althusser’den kaynaklıdır. 2500 yıllık bir “Devlet” öğretisinin günümüz Modern dünyasında bugün hala uygulandığı içindir. Platoncu dil o yüzdendir ki bugün hâlâ duyulurun üstü bir olgudur. Ancak Mahsum Çiçek’in “anti-platoncu” çözümlemesi eminim ki dilin içinde ve bilhassa estetik rejiminde keskin ve müthiş bir etki yaratacaktır.


Doğrusunu isterseniz ben de hiçbir zaman “duyulur üstü” ve “kolonyal” terminolojiyle ilgilenmedim. “Uzlaşı” ya da “konsensüs” gibi kavramları da benimsemedim. Her zaman dil temelinde –ötekiler adına- bir “uyuşmazlık” alanı yaratmanın koşullarını aradım. Aynı olmamayı önemsedim. Öteki olanla ilgili konuşulmayanı ve bilhassa yazılmayanı çok önemsedim ki hâlâ da önemsiyorum. Yani ötekiyle ilgili benim yazmam değil ya da ne yazdığım hiç değil, sadece “başkasının” yazmamasını hep önemsedim ve önemsediğim bu noktada da neler yazılacağını hiçbir zaman bilmeyeceğim biliyor musunuz? Çünkü hâlâ yazılmamıştır ve o yüzden önemlidir. Buradaki temel sav şu; sadece yazılmadığı sürece her zaman anti-platoncu bir ihtimal dâhilinde kalacaktır dil. O yüzden de yazılmadığı ölçüde önemli kalacaktır. Zaten öteki olan her zaman Platoncu bir dil çeperinde (özellikle de yine öteki tarafından) sınandı. Hep aşkın bir karşıtlığa ve politik bir diyalektiğe tabii tutuldu. Ulus akrabalığı, nostalji ve pastoral ruh bunun böyle olmasını istedi. Çünkü dil için en kolay yol buydu. Althusser bana bir gün bir hikâye anlattı. Lenin’in İsviçre’deyken bu hikâyeyi anlattığını söyledi. Hikâye Rusya’da, kırsal alanda geçiyor. Neredeyse ıssız kırsal bir bölgede, küçük bir kasabada…


Gecenin üçünde Ivan isimli bir adam uyandırılır. Evinin kapısı güm güm vuruluyordur. Kalkar, kapıyı açar ve neler olduğuna bakar. Ne görür? Grigori isimli genç bir adam, ona şöyle der: “Başıma korkunç bir şey geldi! Korkunç! Gel, benimle gel hemen.” Yaşlı adamın pek gidesi yoktur, yine de oraya gider. Ortasında müthiş bir meşe ağacı bulunan ve genç adamın sahibi olduğu tarlaya varırlar. Oraya gece gittikleri için etraf pek görünmüyordur. Genç adam şöyle der: “Bana ne yaptılar, biliyor musun?” “Benim meşemi bir eşeğe bağladılar.” Ve ona gerçekten ağaca bağlı bir eşek gösterir. Yaşlı adam ona şöyle der: “Sen gerçekten bir delisin Grigori.” “Düşünme biçimini değiştirmen yeterli.” Ağacımı eşeğe bağladılar diye düşüneceğine, eşeği ağacıma bağladılar diye düşün.” Peki, Lenin’in bu hikâyeyi neden anlattığını Althusser’e sorduğumda, “çünkü insanların farklı biçimde düşünmesi gerektiğini anlatmak istiyordu Lenin” dedi. Althusser’den payıma bu yavan ve riyakâr hikâye düştü. O yüzdendir ki “Bayım” maalesef bu hikâyedeki Grigori’de hiçbir tasa taşımayan ve taşımadığı için de dünyayı sadece altı günde yaratan sizin fütursuz ”Tanrınız”!



*Dünya ve Pantolon, Samuel Beckett, Çev. Cem İleri, s.3, Sel Yayıncılık



348 görüntüleme