Resmin zamansızlığında hayat bulanlar

Sanat psikoterapisti ve sanatçı Bihter Yasemin Adalı, Galeri/Miz’de açılan ilk kişisel sergisi İyi Hislerle Dolu Bir Kiler sergisiyle sanat seyircisiyle buluştu. Sergideki en dikkat çekici işlerden biri olan Cinselliğin Manzaraları ile bir kadının bakışıyla şiirsel bir süreçte yeni imgelemin üretimi ve mevcut imgeleme eklenmesi, bu yolla deneyimde derinleşmenin önündeki engellerin kalkmasını amaçlıyor. Pandemi önlemleri nedeniyle randevu ile izleyicilerin ziyaretine açık olan sergiyi Adalı ile konuştuk


Yazı: Nihan Bora Sapmaz



Bihter Yasemin Adalı, 2019, Tuval üzeri yağlıboya



İyi Hislerle Dolu Bir Kiler, sizin ilk kişisel serginiz. Resimlerinizde hafıza, ailenin oluşumu gibi farklı konulara değiniyorsunuz. Bu soyut kavramları resmederken nasıl bir yolculuktan geçtiniz?

Resim atölyesi benim için her şeyden önce bir sığınma alanı. Dünyanın yükünü sırtımda hissettiğimde, elime fırçayı alıp birer birer indirdiğim bir yer. Dertlerin, hoşnutsuzlukların ifade bulduğu bir özgürlük alanı. Duyguların yükü hafiflettikten sonra, arayışlarıma yönelebiliyor, belli soruları boyaya ve tuvale yöneltebiliyor. Fenomenolojik araştırma sürecine girebiliyorum. Mamut Art 2019'da sergilenen ‘Dağların, Tepelerin ve Mutfak Eşyalarının Cinselliği’ adlı poliptik eserden sonra merceğimi cinsellik konusuna çevirmeye ve bu konuyu poetik bir bakış açısıyla ele almaya karar verdim. Masters and Johnsons'un oluşturduğu İnsanın Cinsel Tepki Döngüsü (Human Sexual Response Cycle) modelini bir yol haritası olarak kullandım. Bu döngüde yer alan Arzu, Plato, Doruk ve Çözülme evreleri için birer resim yaparak sanatsal araştırma sürecime başladım.


Painting is dead söylemi hakkında ne düşünüyorsunuz? Fotoğrafın buluşuyla başlayan resim sanatının işlevinin değişimiyle sürekli bir küllerinden doğma durumu söz konusu. Sizce, boya-resim sanatını hala çağdaş kılan nedir?

Painting Beyond Pollock kitabının yazarı Morgan Falconer “Resim ölmüş olsaydı, hala bu kadar canlı görünmezdi” diyor. Ben de onun bu sözüne “Resim ölmüş olsaydı, resimle karşılaştığımızda, renk ve jestleri görünce bu kadar canlanmaz ve dikkat kesilmezdik” diye bir eklemede bulunmak istiyorum. Boya ve resim çok esnek ve çok kapsayıcı bir yapıya sahip. Kozmopolit bir şehrin kalabalık ana caddeleri gibi aynı anda bir çok dilin konuşulduğu ve anlaşıldığı bir etkileşim alanı sunuyor. Aynı kalınlıktaki bir çizgi, bastığı zemindeki renk ve diğer izlerin üzerinden geçip ilerlerken kimlik değiştirebiliyor. Kavisli bir eğri, “R” harfinin üst kıvrımına, bir bitkinin filizine veyahut ufuk çizgisine dair izlenimin oluşumuna katkıda bulunabiliyor. Bu esnekliğin ve ucu açıklığın izin verdiği çoğulcu durum bugünün gerçeğiyle fazlaca ilintili, içinde olduğumuz dünyada her şeyin başka bir şeye açılan bir kapı olma durumu söz konusu, sürekli eşikteyiz. Resim sanatı, bugün insanın eşikteki varoluşunun altını çiziyor.


Eşikte varolmak kavramını biraz daha açar mısınız? Resmin karşısında durmayı bir geçiş ritüeline mi benzetiyorsunuz?

Evet, sanatla buluşmak insanı bir tür geçiş ritüeline sokar. Geleneksel olarak, geçiş ritüelleri erginlenme, evlenme gibi temel dönüm noktalarında düzenlenen törensel durumlardır ama geçiş ritüelleri özünde merkezindeki bireyi mevcut kimliğini geride bırakmaya, yeni bir kimlik kazanacağı belirsiz bir yolculuğa çıkmaya davet eder. Bu yolculukta verdiği hayatta tutunma, varlığını koruma, anlam bulma mücadelesinde yeni kimliğini inşa eder ve ritüelden değişmiş birisi olarak çıkar.


Resmin, özellikle manzara resminin insanı duvarda açılan bir portal gibi başka diyarlara taşıma gücü var. Resim duvarda durur ama izleyicisini önce içine alır, sonra onu muğlak bir eşik alanına çıkarır. Bir anda, oturduğunuz odada ya da galerinin içinde değilsinizdir artık, henüz gördüğünüz doğada değilsinizdir. Manzara resminin karşısında, ne içeridesinizdir ne de dışarıda. Resmin dünyasına dalınca, düş-uyku ve uyanıklığın arasındaki kapının eşiği sizi esir alır. Hem içeridesinizdir hem de dışarıda.


İzleyici resme bakarken, kendini sanatçının düşsel alanına fırlatılmış halde bulur ve yabancılık çeker. Hayatta kalmak için hem sanatta hata bulmaya, hem de güzelliğe tutunmaya çalışır. Ama resmin sessizliğiyle kendi içine döner, dünyasından parçaları ile resmin içine yansıtır ve kendiyle karşılaşır. Önündeki renk, doku ve formların manyetizmine kapılır; ve resmin somut gerçeklerine kayıtsız kalamaz, dışa döner. Kafasının içindeki düşünce, duygu ve davranış kalıplarının dışına çıkar ve başkalaşır.


Bu yüzden, ‘İyi Hislerle Dolu Bir Kiler’deki manzaralarla beliren bu muğlak alana sanat tarihçisi Yekhan Pınarlıgil, ‘bilincin hemen altındaki cep sineması’ adını veriyor. Centre Pompidou’da Çağdaş Türk Sanatı ve video sanatı üzerine araştırma yapan Pınarlıgil, sergi üzerine hazırladığı inceleme metniyle beni uyku-düş-uyanıklık arasındaki alana benzetilebilecek bu eşik alan ve görsel sanatların (resim-video-sinema) bu alanı somutlaştırma girişimi üzerine çok düşündürdü.


Cinselliğin Manzaraları isimli serinizde bir araştırmadan yola çıkarak şimdiye dek cinselliğe dair oluşan algıyı biraz da yıkmak üzerine kurguluyorsunuz. Bu seriden ve araştırmanızdan bahseder misiniz?

Cinselliğe dair düşününce, zihninizde hangi imgeler beliriyor? Bu imgeler haz deneyiminizi etkiliyor mu, yoksa özgürleştiriyor mu? Zihnimizdeki imgeler deneyimde derinleşmeyi kolaylaştırabilir ya da engelleyebilir. Cinselliğe dair imgeleme kültürel hafıza şekil veriyor ve bugüne kadar cinselliğin imgelemi erkek bakışının egemenliğinde oluşmuş.




Bihter Yasemin Adalı, Bölük Pörçük Arzular, 2019, Tuval üzeri yağlıboya, 180 x 150 cm



Benim Cinselliğin Manzaraları ile gayem bir kadının bakışıyla şiirsel bir süreçte yeni imgelemin üretimi ve mevcut imgeleme eklemlenmesi ve bu yolla deneyimde derinleşmenin önündeki engellerin kalkması. Cinsellik sadece sekse indirgenemez ama, seksi de kapsar. Cinsellik, benim ele aldığım kapsamda, ben ile dünya arasında bağların kurduğu tüm libidinal, pranaik deneyimlerdir. Tenselden tinsele varoluşun tüm hatlarda cereyan edebilen bir bağ kurma deneyimidir. Araştırma, yaptığım resimlerin imgelerini hasatladığında tamamlanan bir süreç ve bir takım şiirsel analojiler üretiyor. Oluşan şiirsel cümleler boya eserlere adlarını veriyor. Dolayısıyla, araştırmanın sonuçlarını eserlerin adlarında bulacaksınız. Ancak, bu imge hasatlama süreci benim tek başına yaptığım ve yapınca biten bir süreç değil. Resimlere baktıkça izleyici de, ucu açık bırakılmış formlara kendi dünyasını katabiliyor. İzleyici -çimlere uzanıp, gökyüzündeki bulutları seyreder gibi-, resimlere baktıkça, yeni imgelerde belirecek, izleyiciye kendini açık edecek imgelemi merak ediyorum. Çünkü, orada benim görebildiğimin ötesi var, araştırmanın yeni sonuçları meyve verecek.


Bu serinin ardından kendi üretiminizde de bazı keşifleriniz olmuş ve bu sizi Özlem Dolu Yüzler Duvarı isimli eseriniz oluşmuş. Bu süreci anlatır mısınız?

Cinselliğin Manzaraları’nı resmettikçe, bu resimlerde sıklıkla ve istemsizce çeşitli hazne formlarına yer verdiğimi fark ettim. Resimlerde saksılar, sepetler, tencereler, süzgeçler, reçel kavanozları, sürahiler ve türlü şekillerde küpler resimlerimde doğada hiç umulmadık yerlerde karşıma çıkıyordu. Kendiliğinden gelişen bu anlatım dilinin esrarını çözmek istercesine, hazneleri odağıma aldım. Onlara zoom yaparak ve portrelerini çizerek Özlem Dolu Yüzler Duvarı’nı oluşturdum.



Bihter Yasemin Adalı, Özlem ve Kavuşmanın Yüzleri, 2019,

Tuval üzeri yağlıboya, 90 x 300 cm



Resimleri yaparken haznelerin boşluğunun içine sürekli bir şeyi vakumladığına dair zihnimde bir izlenim oluştu. Özlem duyan bir insanın kavuşma arzusu gibi, bu nesnelerde bir tür yakarıştaydılar sanki. Bu poliptikteki haznelerin yaparken, farklı işlevleri ve insan bedeninin ve zihnin fonksiyonları arasında metaforik bağları fark etmeye başladım. Süzgeç gibi, insan zihni de eliyor algılarını düşüncelerini. Kavanozun içinde tutukları gibi biz de deneyimlerin tazeliklerini koruyacak şekilde anlağımızda saklıyor ve hatırlıyoruz. Sergide resmedilen manzaralar iç bir coğrafyaya ait haritalar sunuyor ise, Özlem Dolu Yüzler Duvarı bu haritanın lejandı ya da kılavuzu olarak değerlendirilebilir.

İç Coğrafyalar ve iç dünyaya ait haritalar derken neden bahsettiğinizi biraz daha açabilir misiniz?

İç coğrafyalar, dış coğrafya ile ilişkimizin iç dünyamıza geçmesiyle inşa olan soyut tasarımsal alanlar. Dilden folklora birçok dışavurumda bu soyut alana şekiller ile karşılaşabiliyoruz. Ovalık bir coğrafyada gelişen folklorik danslar nasıl ki daha geniş yere yayılan hareketlerden oluşabiliyorsa ve dağlık bir bölgede horon gibi dikey ve sıçramalı bir dans ifade buluyorsa, doğanın görünmez eli önce insanın içine, sonra da ürettiği ifadelere şekil veriyor. Mekana özgü dans eserleri (site-specific performance) ve dans antropolojisi beden-mekan ilişkisine ve topoanaliz mekan-dil-insanın ilişkisine odaklı araştırma ve üretim alanları. Ben de yaptığım manzara resimlerinde, içimizdeki topografyaları resmetmeye, deneyimin gerçekleştiği sahaya ait temsiller ve haritalar üretmeye çalışıyorum. Günlük konuşma dilini mercek altına alacak olursak, sürekli içeride bir yerin varlığına işaret ve imalar içeren deyimler kullanıyoruz. ‘Aklımda yer etti’, ’içime oturdu’, içim içime sığmıyor’ gibi deyimler, konuşurken içsel bir coğrafyayı ve içsel bir hazneyi tasarlayışımızın bariz örneklerinden birkaçı.


Deneyimlerimizi anılara dönüştürürken, içeride bir mutfakta onları pişiriyor, farklı haznelere yerleştirip saklıyor gibiyiz. Onları, içeride bir yerde görünmez bir kilere ya da arşive yerleştirip düzenliyoruz sanki. Resimlerde içimizde sürekli var olan ancak görünmeyen bu alanı görünür kılmak istedim. Dış dünyada oryantasyonu ve navigasyonu sağlayacak ne kadar çok araç ve teknoloji mevcut değil mi? Güneş ve yıldızlar, pusula, haritalar ve GPRS yerimizi ve yönümüzü bulmak üzere hep bir şeylere bakıyoruz. Bu resimler de benim için, nerede olduğumu fark ettiren ve yolumu bulmamı kolaylaştıran, işaretleriyle beni yönlendiren iç dünyaya ait haritalar oldular sanıyorum.



Bihter Yasemin Adalı, Bir Kiler Yaratmak, 2019,

Tuval üzeri yağlıboya, 120 x 100 cm, Kahya Aile Koleksiyonu



İç dünyanın kişiden kişiye değişen bir coğrafyası, bir iklimi, bir bitki örtüsü var. İnsan ruh haline göre, bazen içsel coğrafyasında kendini çukurlara, bazense tepelik alanlara konumlandırır. Yaşamın barındıklarını farklı rakımlardaki seyir noktalarından seyreder. Ancak, içeride hiçbir şey sürekli olarak aynı yerde de durmuyor, hafızamızın bile yüzde altmışı bir sene içinde revize oluyor. Kalıcı olduğunu düşündüğümüz hafıza bile, sürekli yeniden kurgulanan bir film şeridi gibi. Farklı kamera hareketleriyle dolaşıyoruz: yakınlaşıyor-uzaklaşıyor (zoom in-out), yakınından geçip gidiyoruz (Pan-Trolley). Bu hareketi ne başlatıyor peki? Bir yönelim, bir arzunun mıknatısına tutulan nesneler öznenin gözlerine doğru yol alıyorlar, istek ve ihtiyaçlar değiştikçe coğrafya bile metamorfoza uğruyor. Tam da bu dönüşüm esnasında, manzarayı çiziyorum sanki.



Bihter Yasemin Adalı, Saksılar Sıraya Girdi, 2019,

Tuval üzeri yağlıboya, 120 x 100 cm, Kahya Aile Koleksiyonu



Belki de, resim yapma eyleminde içkin olan “zamansızlaştırma” tüm bu hareketliliği kucaklayıp, onu sımsıkı tutuyor ve kulağına, “Dur” diye fısıldıyor. Durmak, iyi hislerle dolu bir kilerden söz etmek, yaşamın bu devingen doğasına direnerek, ona anti-tez bir dünya yaratma çabası. Uçup kaçan olumlu duygu hallerini saklamak, hislerin iyisini seçip diğerlerinden ayırmak ve depolamak. Sıraladığım her cümlecik ayrı bir imkansız isteği barındırıyor ve bu istekler sadece resmin sabitliğinde ve zamansızlığında hayat bulabiliyor. Resim varoluşun geçiciliğinin yarasına merhem oluyor, ölümsüzlük özleminin ve dezoryante edici bir ivmeyle ilerleyen dünyanın hızının sızısını alıyor.


207 görüntüleme