Rafet Arslan’la James Graham Ballard üzerine

Ünlü bilimkurgu yazarı James Graham Ballard, Giorgio de Chirico vari, kasvetli, uğultulu, yokyerlerin insanda oluşturduğu psikopatik durumları hikâyelerinde ve romanlarında işlediği için Balardian diye anılacak bir tarz oluşturur. Unutulmuş uçak pistlerine, araba mezarlarının zarafetine, harabe benzin istasyonlarına, çiçeklerin deliliğine, çok katlı araba parklarının gizemine; kaygıya, psikoza ve umutsuzluğa inanan bir isim. Birbirinden önemli eserlerle yakın geleceği görmüş bir kahin. Öyle ki, içinde bulunduğumuz dönemi Balardian olarak adlandıran yazarlar var. Hemen her Ballard okuru ya da bilim kurgu üzerinden Ballard’la temas etmişler Balardian yazının ayrıntılarına vakıflardır. Fakat sanatçı, küratör, şair ve yazar Rafet Arslan, Simurg Art Yayınları tarafından yayınlanan Ballard Kitabı’nda yazarı birçok yönden ele alıyor. Öncelikle onu bir Avangard isim olarak değerlendiriyor. Her Avangard gibi onun çoklu yönünü ortaya koyuyor. Sinema, müzik, mimari, tasarım alanlarındaki etkilerine değiniyor. Son 60 yılı Ballard üzerinden ve onun yarattığı kopuşla anlamaya gayreti içerisinde. Sadece onunla mı, bilimkurgunun iki önemli ismi P. K. Dick, W. Burroughs’u anmadan geçmiyor. Popüler Kültür, şöhret kültü üzerinden Dali, Andy Warhol, David Bowie ve Lady Gaga okumaları yapıyor. Rafet Arslan, dopdolu ve yoğun bir kitapla karşımızda


Röportaj: Hüseyin Gökçe



Ballard Kitabı, yirmi yıla yayılmış bir çalışmanın ve emeğin ürünü. Artık makalelerin bir kitap olması gerektiğine ne zaman karar verdin? Sadece Ballard’ı değil, onun sanatın farklı dallardaki etkisini de kitaba taşıyorsun.


Böyle hacimli bir kitabı basabilecek, emek verecek ve anlayacak bir yayıncı olması lazımdı. Öncelikle bu işe soyunan Simurg Art Yayınlarına teşekkür ederim. Bu tuhaf bir bütün; benim yazar, araştırmacı, editör olduğum bir kitap oldu. Ballard aslında bir çok konuşulmayan başlığı imge cennetinde toplamış bir isim. Misal; II. Dünya Savaşı sonrasında avangard var mıydı, yok muydu, ne hareketler vardı? Anlamında kaynak eksikliğine de bir çözüm alternatifi olduğunu düşünüyorum. Vereceğim seminerler için baktığımda kaynak bulamadım. Bari ben yazayım dedim. Bana mı kalmalıydı ihale. Bilmiyorum. Duchamp ve Dalì, Pop sanatının ilk fişekleri bunların ikisi. Daha sonra Warhol ve David Bowie. Bu isimleri kitaba dahil ettim. Müzik, sinema, mimari ve tasarım girdi. İlk defa beni ifade eden bir kitap ortaya çıktı.



Gerçekliğin yok oluşu ve hissin ölümü kitabın ana omurgasını oluşturuyor. Ballardian atmosferin ve yazın dilinin de. Geçtiğimiz yüzyılda bütün bunların ortadan kalktığına şahit olduk. Bütün bunların ortadan kalkmasını neye bağlıyorsun? İnsanlık nelerden geçti de buralara kadar sürüklendi? Tamamen bir kurgunun içine mi düştük?


P. K. Dick, W. Burroughs ve J. G. Ballard gerçeklik sorunsalını 1950’li yıllarda söylemişler. Bazı düşünürler de bu mesajı alıp ona göre yazmaya başlamışlar. Jean Baudrillard, Roland Barthes ve Fredric Jameson’ın ilk dönemi gibi. Gelecek şu andaysa; bilim kurgu, distopya, ütopya kavramlarını teorinin ve sanat pratiğinin içine katmak gerekiyor. Gerçeklik yoksa bizim gerçeklikle baş edebileceğimiz tek şey Platon’un mağarasından beri estetik ile bir yanıt bulmak. Burada Platon’un çözümü bana göre değil. O, şairlere karşı korku yüklüydü. Neo-platonikler mistik olduğu için onlar bana daha yakın. Dionysos’u içine alıyorlar. Mesela P. K. Dick mistik olduğu için kitaplarında hiç seks yoktur. Ama Ballard mistisizmin kıyısına gelip “yok ben delirmeyeceğim, bunları ifşa edeceğim” kararı aldığı için insanın bütün zaaflarını edebiyatın konusu yapıyor. “Sade, Burroughs ve Kafka bunlar dürüstlüğün romanı yazmışlardır. Ben de onların yanında olmak istiyorum.” demiştir. Çünkü insana dair en kirli şeyler yazılmadı. Burjuva romanın kepazeliği hâlâ kırılmış değil. Esasında ben bu kitabı yazarak mikrofon olmaya çalıştım.


Öte yandan II. Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın kültür endüstrileriyle Amerikanlaşması var. Bu yüzden John Cage ve Allan Ginsberg Uzak Doğu’ya tinsellik aramaya çıktı. Ballard’ın bütün mevzusu artık tinsellik yok, hiçliğin ortasındayız ne yapacağız yönünde gelişiyor. Oturup Emile Cioran gibi ağlamayalım, yeni olasılıklar bulalım diyor. Sürrealistleri ve Situasyonistleri iyi çalışmış bir isim. Buralardan pratikler üretmiş Ballard. Bu kitap vasıtasıyla Türkiye’de Ballard’ın bu sanatçı yönü ilk defa gündeme gelmiş oluyor.



1960’lı yıllarda dünya, uzayda koloni kurmaya çalışırken, Ballard daha burada otomobilin ontolojisini anlamadığımızı söylüyor. Bunu idrak etmemiz gerektiğini belirtiyor. Crash romanında bunu görebiliyoruz. Arabalar çarpıştıktan sonra insanlar büyük bir arzuyla cinsel ilişkiye giriyor. Ballardian anlamda otomobil ve haz ilişkini nasıl değerlendiriyorsun?


Ballard, Crash’i şöyle tanımlıyor “Teknolojiye dayalı ilk pornografik romandır. Bu yüzden tehlikeli bir biçimde politik bir romandır.” Gerçeklik; siyasetçiler, kamuoyu yoklamaları ve reklamcılıkla icat edilen bir şey ise, bizim elimizde kalan aklımız, zihnimiz ve bedenimiz. O dönemlerde bireysel olan politiktir. Küçük olan şey güzeldi anlayışı hakim. Ballard bunları çok önceden görmüş ve yazmış bir adam. Nükleer savaşa herkes cephe alırken, Ballard öyle bir karakter yaratıyor ki; nükleer savaş çıkaralım, dünyayı yok edelim, görelim bakalım neler olacak diye düşünüyor. Bu müdahaleyi, sistemin arzuladığı şeyi alıp en uç noktaya kadar götürüp tersinmeyle suratlarına vurma hamlesi olarak görüyorum. Ballard’ın çok politik bir yazar olduğunu düşünüyorum. Hatta 20. yüzyıldan kurtulamama sendromunun ilacı da orada. O yüzyıldan çıkıp, kendi zamanımını anlamamız ve bu bizim yüzyılımız dememiz lazım. Ballard bunun ilk kahinlerinden. O yüzden çok önemli.



Kültür endüstrileriyle ve sistemle pornografi her yere yayılıyor. Bunu büyük bir korkunçluk olarak değerlendiriyorum. Bunun nerelere kadar gideceğini tahmin bile edemiyorum. Bu durum hissin ölümüne neden olmuyor mu? Ballardian yazının pornografiyle olan ilişkisi ve sorununu nasıl değerlendiriyorsun?


Bence bu süreç Sade’la başlayan bir şey. Sade dönemin en radikal politikalarını ortaya atan biri. Devrim sırasında Bastille’de hapisanedeyken, halkı fake bir tahrikle “bizi burada kesiyorlar” deyip camdan bağırarak halkın Bastille’i basmasına neden oluyor. Sadizmin babası. Ama ne oldu? Simone de Beauvoir anladı onu. “Sade’ı yakmalı mı” dedi. Susan Sontang “Bedenle ilgili her şey politiktir, pornografiyi ciddiye alın” dedi. Boris Vian, pornografinin ne kadar özgürleştirici olduğunu yazan ilk yazar. Ballard bence bu gelenekten devam ediyor. Elimizde sadece etimiz ve rüyamız kaldıysa, o zaman buradan başlayacağız. İki kişi arasındaki ilişki faşizm mi olacak, yoksa Fourier’in bahsettiği tutkuların özgür birliğine mi dönecek? Sürrealistler ve sitüasyonistler de bu yolun yolcusudur. Bu manada instagramda pornografinin aktığı bir dünyada hala pornografi iyi mi, kötü mü bunlar biraz kaba Marksist, Frankofon garip yaklaşımlar bence. Bırakalım 20.yüzyıl gitsin, kendi yüzyılımızla başa çıkabiliriz.



Ballard’ın yazın hayatını 4.5 dönem olarak değerlendiryorsun. O buçuk ne oluyor? Ballard’ın düşsel ve düşünsel dünyasını ortaya çıkaran bir dönem olduğunu mu iddia ediyorsun? Yoksa bir ironi mi var?


İroni var tabii. Ama sonuçta şöyle bir durum var: Ballard’ın esas numarası; otobanların, alışveriş merkezlerinin, burjuva gettoların yani yokyerlerin ilk filozofu olmasıdır. Orada üç kritik kitap var: Çarpışma, Beton Ada ve Gökdelen. Bunlar zaten 21. yüzyılın karakutusunu sunan kitaplar. Bu kitapların öncesi ve sonrasında Ballard’ı “Bilal’e anlatır gibi anlatmak’ için bir ironiye girdim. Bana sorarsan Vahşet Sergisi, Ballard’ın nereye gideceğinin prototipi. Ucuz bilim-kurgu klişeleriyle başlıyor. Daha sonra 60’lar kültürünü, innerspace kurgusuyla edebiyatına karıştırıyor. Sonra bu yokyerlerin teorisyeni ve ozanı olma misyonu alıyor. Gotik küçük bir ara virajı var. Neo-gotiğe ve polisiye romana uzanıyor. Son dönem ilginç. Çünkü “Yazarın görevi laboratuvarda deney yapmaktır. Hiçbir şekilde ahlaki görevi yoktur” diyen Ballard, burjuvazinin ciddi bir şekilde faşizme gittiğinin sinyallerini ele alan polisiye romanlar yazıyor. Yazarın taraf olduğu, daha da radikalleştiği romanlar. Ama bunu yaparken de, kitlelere ulaşılabilecek yolları kurcalıyor. Yine punk bir dille anlatıyor.



Aydınlanmadan sonra, öyle bir damar ortaya çıkıyor ki uzun yıllar dünyayı etkisi altına alıyor. Romantizm’den bahsediyorum. Fakat bu ana damardan farklı bir nehir olan Kara Romantizm’in, Avangard akımları daha çok etkilediğini düşünüyorum. Dada, Sürrealist ve Sitüasyonist hareketlere kadar bir yankısı var. Bu damarın hâlâ sanatta ve edebiyatta gürül gürül akan bir nehir olduğunu söyleyebiliriz. Ballard’daki yansımalarında neler var?


Bu geleneği kullanıyor. Kullanırken de açık açık söylüyor. Yeteneksiz bazı yazarlar gibi çalmak için kullanmıyor. O da situasyonalistler gibi bunlar depodur, bunu ben yapıyorum, alın bunları güncelleştirin diyor. Hal Foster Zoraki Güzellik kitabında Ballard için “Sürrealizmi güncelleştiren biridir” diyor. Sürrealizm hareket olarak 2. Dünya Savaşı sırasında burjuvazi tarafından artık katlanılamaz bir şey olma özelliğini yitirdiğini, ama hâlâ sürrealizmin çok devrimci bir damar olduğunu belirtiyor. Sürrealizmin bilimkurguya kaydığını ifade ediyor. Hem de bunu çok erken bir dönemde diyor. Bilimkurgu çocuk edebiyatı diyen insanların şimdi bu konuda ciddi seminerler verdiğini görüyorum. Kaçacak bir şey yok. Ballard şimdiki gelecek diye bir kavram atıyor. Gelecek öyle bir şey değil, şu anda o zaten. Tamamen kitle iletişim araçlarının organize ettiği toplumda yarın beklenecek bir şey değil. Sadece şuan olduğunu kabul edip, baş etmek lazım. Ballard bununla baş etmeyi göze alan bir yazar.



Sitüasyonalistlerin farklı tekniklerle “yeni durumlar” yaratma arzusu var. Ballard’ın o akımdan etkilendiğini fakat aynı zamanda da ayrıldığı belirtiyorsun. Onlarla olan ilişkisi ve ayrıldığı yönler hakkında neler söylersin?


Ballard, tıp eğitimini atlatıp Kanada’ya pilot olmaya gittiğinde, Amerikan kültüründeki ilerici ve gerici yönleri iyi görüyor. Flanörün artık ayakları değil, lastikleri olduğunu anlıyor. Post-modern dönemin flanörünü bir araba sürücüsü ve stalker olarak kurguluyor. Bu noktada situasyonalistlerin kaybolma eylemini, gettolarda yaya değil, arabayla olacağını belirtiyor. Sitüasyonistlerde de tek görüş yok. Debord, teknolojiye daha temkinli. Ama Constant tam tersine teknoloji bizi kurtarabilir düşüncesinde. Marx’ın makine-meta estetiği var Constant’da. Bu noktalarda birleşiyor ve ayrılıyorlar. Mesala, Détournement (Hırsızlama, Çalma, çarpışma). Ballard, değersiz bir oyuncuyken Ranold Regan’ın başkan olacağını hissetmiş. Onunla ilgili bir hikâye yazıyor. Ranold Regan’ı neden sikmek istiyorum adında bir hikâye. 1981 yılında Amerikalı sitüasyonist gençler Regan’ın başkan seçildiği Cumhuriyet Parti Kongresi’nde, Cumhuriyet Parti antetleriyle bu metni dağıtıyorlar. Ballard, Sitüasyonistlerin içine girmeseydi, onlar onu çalıntılayıp bir sitüasyonist eyleme dönüştürmüş olacaklardı.



Dunchamp’ın sanatta açtığı yarık, doldurulamadı. Büyük bir kopuşa neden oldu. Retina’dan ve yüce olandan bakışı kurtarıp, düşünceye ve kavrama sevk etti. Ballard’ın şiirde ve çağdaş sanatta bu yarıktan ilerlediğini görüyoruz. Onun kavramsal sanata olan yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsun?


“Yazar olacağımı biliyordum, asla yazar olmak bana yetmeyecekti” diyen bir adamdı. Avangard’la ilgilenen insan aynı zamanda uygulayıcıdır. Manifesto yazar, sanat pratiği üretir. Ballard, kolajlar üretmiştir. Saptırılmış şekilde reklam afişleri ve kavramsal sanat sergileri yapmıştır. Aynı zamanda bunları şiirle bütünleştirmiştir. Ballard’dan öğreneceğimiz çok şey var.



Sinemada’da çok etkili bir isim. Onun romanlarından uyarlanmış birçok film var. Birçok yönetmeni de bu yönde etkiliyor. Fakat sen kitapta, bu isimlerden ziyade başka filmlere ve yönetmenlere yer veriyorsun. O uyarlamaların Ballardian dünyayı yansıtamadıklarını mı düşünüyorsun?


Ballard romanından esinlenip ama onun ruhunu taşımayan filmleri kitaba almadım. Onunla hiçbir ilişki kurulmamış filmleri ve yönetmenleri dahil ettim kitaba. Ballardian bir film listesi yaptım. O, Gökdelen’i yayınladığı yıl, David Cronenberg Shivers’ı yaptı. Orada, Cronenberg romanın eğildiği konulara yer veriyor. Beden, bilimkurgu, politika, pornografi gibi. Cronenberg’in Ballard’ı çoktan okumuş olduğunu düşünüyorum. Düşünüp oradan alacağını aldığı için aynı yıl benzer temaları düşünmüşler. Shivers’ı bir Ballard uyarlanması olarak okuyorum. Literatür bunu böyle okumayabilir ama literatürler de böyle gelişiyor. Açık olmak lazım.



Ballard’ın bilimkurgu yazarı olduğunu ama bir taraftan da onu aştığını ifade ediyorsun. Bilimkurguyu sadece teknolojiye indirgemediğini belirtiyorsun. Ballardian yazının bilimkurguyla teması ve ondan ayrıldığı yönler neler?


Birçok bilim kurgu fanı arkadaşım var. Hiçbiri Ballard’ı sevmiyor. Çünkü Isaac Asimov okuyan insanın, Ballard işlerine yaramaz. “O, bilimkurgu yazarı değildir” derler. O bir dönem mücadele etmiş. Benim yazdıklarım da bilim kurgudur diye. Sonradan ne derseniz deyin demiş. Asimov olmak kıymetli ama, sen innerspace, hissin ölümü ve şimdiki gelecek gibi kavramların düşünürsün. Ama kabul görmüyorsun. Bilimkurgunun bugünün tek estetik biçimi olduğunu görüyor. Ama klasik bilim kurgu dünyası onu hiç anlamamıştır. Stanislav Lem ve P. K. Dick’ler var. Ön planda onlardı. Le Guin bile o ejdera kitapları yazmasa bu kadar ciddiye alınmazdı. Bu noktada Le Guin’in, Atwood’la tartışması çok önemlidir. Atwood “Ütopya, bilim kurgu bitti artık” diyor. Le Guin, “Hayır, bilim kurgu en kıymetlidir. Öyle hafife alamazsınız” diyor. “Sen bilimkurgu yazdım diye gururla gez Atwood” diyor. Ballard, İngiltere’de Yeni Dalga’yı kurarken hemen ardından Le Guin, Dick, Thomas Disch gibi birçok isim Amerika’da benzer bir akım başlattılar. O sırada Vietnam Savaşı, Siyah isyanları, ilk eşcinsel gösteriler ve feminist hareket başlıyordu. Bunları görenler bilimkurguya yöneldiler. Ana akım yazar olarak zengin olmayı da seçebilirlerdi. Edebiyatın küçümsenen gettosunda kalıp, hakikatla haşır neşir olmayı tercih ettikleri için, 21. yüzyılın anılacak isimleri bunlardır. Artık kimse Dostoyevski beklemesin. Gettodaki bilimkurgu yazarları, underground junkyler, W. Burroughs’lar, tımarhane kaçkınları, P. K. Dick’ler var. Alt kattakiler gürültüden rahatsız. Biz esas gürültü yapacağız. Büyük sanat – küçük sanat artık bunlarla uğraşacak bir dünya kalmadı.



Bir Ballard kitabı olmasına rağmen kitapta en fazla ismi geçenlerden birisi de W. Burroughs. Aynı dönemde yaşamış ve neredeyse aynı konularda eserler vermiş iki ismin arasındaki ilişkiden ziyade bir ilişkisizlik göze çarpıyor. Gerçek hayatta neredeyse birbirine yakalanmamak için birbirinden kaçıyorlar. En çok da Burroughs yapıyor bunu. Birbirinden etkilenmekten mi korkuyorlar? Nedir onları bir türlü bir araya getiremeyen durumlar?


Etkilenmemeleri mümkün değil. Kitapta yer alan makaleyi özellikle koydum. Çevirmen Ali Kartal’a da buradan selam olsun. Şöyle bir durum var: Kitap bir Ballard övgüsü olmasın diye bu makaleye yer verdim. Bu kitap bir Ballard eleştirisi. Burada iki başka tanıklık var. Burada iki figür görüyorum. Bir tanesi karısını oyunla vuran bir adamın anti – hümanizması. Diğer tarafta kazayla ölen karısına ömrü boyunca sadık kalmış, iki çocuğunun büyümesi için kendini yırtmış başka bir adam. Burroughs problemli bir adam. Onu çok severim. Hakkında art book’lar, performanslar yaptım. Ama insan olan Ballard’ın yanındayım. Ballard yüz tane isim sayıyor. Bunlar olmazsa ben olmazdım diyor. Burrougs en fazla Beat Kuşağından arkadaşlarını önemsiyor. Büyük dedesi hesap makinesinin mucidi. Üst düzey burjuva rahatlıkla büyüyor. Ballard gibi reklam yazarlığı yaparak çocuklara süt alma derdi yok. O yüzden ben Ballard’ın daha derviş tutumundan yanayım. Bu eleştiriydi de koymak istedim. Gerçekten de literatürdeki durumun anlaşılması için bu bölüme yer verdim. Burroughscular, Ballardian’ları küçümsüyorlar. Noise müzikte bile ayrılmışlar. Yeni Romantikler her ikisini de önemsiyor. Mesela Cyberpunk hareketini kuran William Gibson gençliğimi Ballard gibi bir cümle yazma çabasıyla geçti diyor.



Salvodar Dalì ile başlayan şöhret kültü, 1960’lı yıllarda Andy Warhol’la birlikte doruk noktasına çıkıyor. Popüler kültür “herkes 15 dakikalığına şöhret olacak” ve selfie kültürünün tohumlarının atıldığı yıllardan günümüze kadar birçok ismi de kitaba taşıyorsun. Ama en çok da David Bowie’nin kara romantik tarafı üzerinde duruyorsun. Bu isimlere neden yer verme ihtiyacı duydun. Ballard etkilerinden dolayı mı yoksa son 60 yılı anlamamız için mi?


Son 60 yılı okumamız gerekiyor bugünü anlamamız için. Fakat benim kaygım şuydu: Arthur Danto’nun çok haklı bir şekilde andığı bir olay var. Brillo kolilerinin tahta üstünde serigrafileri Kanada’da sergilenmek üzere gittiğinde, Kanada gümrüğü sanat eserlerinden vergi almıyor, fakat bu işleri ticari mal diye görüp Andy Warhol’dan para istediğinde Danto, sanatın sonunu ilan ediyor. Haklı. Ama avagard dediğimiz şey bayrak yarışıdır. Alman romantiklerinden, İngiliz gotiklerine oradan Fransız Sade yıkıcılığına ve Paris Komününe gider. 90’lı yıllarda İngiliz teknocuların sokakları ele geçirelim hareketine kadar. Andy Warhol öldü ama karanlık yıldızımız David Bowie var. Ruj Lekesi kitabında Greil Marcus Dada’yı açıklarken, 13. yüzyıl Hıristiyan Heretiklerini boşuna anmadı. 2000’li yıllara hatta ölene kadar ben karanlık yıldızım diyen Bowie var. Bowie, zaten Ballard okumuş ve etkilenerek şarkı yapmış bir insan. Burrougs’tan etkilenmiş cut-up teknikle sözler yapmış. Hatta bununla ilgili röportajları da var. Resim eğitimi almış, dışavurumcu resimler yapıyor. Resim koleksiyoneri. O da Ballard gibi yeni rönesansın karanlık yıldızlarından biri. Öbür türlü bize diyorlar ki, hep ortaçağ var artık, umut yok. Ama Bowie, Ballard ve İngiliz Sokakları Geri Alalım Hareketi’ne ve Gezi çadırlarına bakarsak umut var hâlâ. Nefes aldığımız her durumda. Allah büyük...


402 görüntüleme