Performans için davranış imkânsızdır

Tate Modern’de pandemi koşullarında* çevrimiçi olarak gerçekleşen Bruce Nauman sergisi paralelinde, TERRA American Art Foundation desteğiyle ve Annie Bicknell-Ese Onojeruo küratörlüğünde; sanatçılar Thomas Heyes, Ekin Bernay ve Rowdy SS'e özel konuk Rebecca Bellantoni Resilient Responses (Dirençli Yanıtlar) çevrimiçi etkinlik performansı kaydı çevrimiçi sunumundan sonra YouTube üzerinden yayınlandı. Karantina zamanında Tate Modern’in boş tanklarında kamera için canlı olarak gerçekleşen bu performanslar mekân, nesne, hareket, sesler, duyumsanamayan olanın duyulur paylaşımı olarak sunuyor

Yazı: Mahsum Çiçek



2021 Resilient Responses: Repair and Restore, Ekin Bernay, 15 dakika, çevrimiçi atölye

Küratör: Annie Bicknell ve Ese Onojeruo, Terra Foundation for American

Art Series: New Perspectives kapsamında, Tate, Londra, Fotoğraf: Guillaume Valli


İzolasyon dış dünyada imkânsızdır İzolasyon, bedenin nesnel bir oluş ile süreklileştiren anın kesintiye uğraması olarak tanımlanabilir. İnsanın, doğada değil de yer, mekân ve nesne ile sınırlanmış bir dünyada yaşaması salt izolasyonu imkânsız kılar. Ama bu durum onun tanımlanmaması için bir sorun teşkil etmez. Salt izolasyon, bedeni harekete geçiren, bir varoluşa sevk edecek her şeyin yokluğu halidir. Tamamıyla, bir olmama anına gönderme yapan bu tanımlama, bedenin soyutlanması ya da ilişkisellik kuracak nesnel oluşumun sona ermesidir. Bu durumun dış dünyadaki imkânsızlığı, bedeni, olası ya da daha adlandırılmayan her şeyin içinde gerçekleştiği bir uzamın içinde tutar. Bu tümel gerçeklik, bedenin ölüm anında bile tükenme ya da işlevsizliği değil de imgesel olarak görsel bir hafızaya ve anlamlandırma çabasına sevk etmesi ve olası olanı ve daha ötesini de kapsar. Nesnelin eksikliği olarak hiçlik Mekânın varlığı, dış dünyada izolasyonu olanaklı kılan esas öğe olarak görülür. Mekânın fizikî kısıtlaması, duyumsal ve düşünsel bir hiçlik durumu için ön koşul olarak görülür. Nesnel bir gerçekliğin bir tür ruhsal duyumsama olarak yapılanması, genellikle edebi bir tutum olarak sözcüklerin temel anlamını kaybedip metafor ve metonimi gibi anlatım biçimleri olarak kullanılmasından kaynaklı. Stefan Zweig, bu durumu Satranç kitabında, Gestapo tarafından bir otel odasına kapatılan Dr. B. “bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz” sözleri, iki tür hiçlikten bahsediyor. İlki mekânın –otel odasının- içinin salt boşluğu ve ikincisi de bu boşluğun zihne sirayet ederek ortaya çıkardığı duygusal tahribat olarak gösterilebilir. Tabi bu iki koşulun varlığı izolasyon için yeterli değildir. Bir de bedenin dış dünyadan koparılması için bir sebebe de ihtiyaç duyulur. Bu sebep genellikle toplumsal bir norma dayandırılır. Bedenin, bir sebepten dolayı özgürlük olarak adlandırılan dış dünyadan koparılması, ancak bu insanlık dışı olarak tanımlanan durumu gerçekleştirecek birilerinin varlığını da zorunlu kılar. İstenilerek gerçekleştirilemeyecek bu durum, bir sebep için oluşturulan yapay teatral bir kurmacaya da işaret eder. Zweig, bu ıssız hiçlikten kurtulmak için kahramanın zihnini bir oyun alanına ve kahramanı da bu oyunu ölümüne oynayan amok koşucusu olarak tarif eder. Zweig, karısı Lotte Altman ile beraber, Rus şairlerinin tepkisel performatif intihar eylemlerini, insan haklarını elinden alabilecek bir politikaya karşı duyulan bir tepkinin performatif bir göstergesi olarak gerçekleştirdiler. Albert Camus, izolasyonu Sisifos Söyleni kitabında Zweig’ten farklı olarak absürt bir yüceltmeyi karşımıza çıkarır. Camus, Sisifos’un sadece taşı taşıyarak yaşama devam etmesi, bunun için üzüntü ya da pişmanlık duymadan her koşulda yaşaması gerektiği ifade eder. O dış dünyada yenilik ya da farklı yaşam koşulları aramaz ve önüne konulan nesne ile yaşamını sonsuza dek sürdürebiliyorsa sürdürür. Düşünce ile fark edilen ya da ortaya çıkan bu hiçlik durumunu Fernando Pesoa, Huzursuzluğun Kitabı’nda “vazgeçsem, uyusam, arafta kalmış bu bilincin yerine daha iyi, beni tanımayan birine gizlice fısıldanmış hüzünlü şeyler koysam!…” sözleri ile ifade eder. Kendini tanımanın araf gibi bir ara bölge açtığını ve bu açıklığın ancak bir yabancının sözleri ile doldurabileceğini söyler. Bu ara bölgenin varlığının ilk sanatsal yorumu, Gılgamış’ın ölümsüzlüğe yolculuğunda, bu dünya ile öteki dünyanın (gerçek ile fantastiğin) kesiştiği karanlık, sesten yoksun ve zamansız bir boşluk olarak tarif eder ve sadece hareketle aşılabileceğini dile getirir. Bu aşma daha fantastik (hakikat) ve gerçeklik arasındaki geçiş alanıdır.


Bu bağlamda Resilient Responses (Dirençli Yanıtlar) çevrimiçi etkinlik performansı kaydı, hiçlikten sanat nesnesine giden bir dizgeyi bize olanaklar dahilinde sunar. Sanatçıların performansları bir dizge içinde, tekil olandan tümele doğru giden, kurgusal bir tema içinde ilerler. Düşünsel ideadan kurgusal hakikatlere, bedensel performanstan nesnel seslere kadar her şey, Tabula Rasa olarak adlandırılan zihinsel duruma müdahalesidir. Rancière, “sanat, ortak olanın yerini yurdunu maddî ve simgesel olarak yeniden şekillendirmek için mekânlar ve ilişkiler kurmaktır” der ve bu bağlamda performanslar bedenin ya da bedenlerin Tate Modern ile kurduğu ilişkiselliği bize sunar. Bu ilişkisellik, bedenin soyutlaması, nesnel uyaranlarla ilişkisi ve son bölümde sözcükler ve yardımcı teçhizatlar ile bir bütünlük kurarak ruhsal bir aşma durumuna evirilir.



2021 Resilient Responses: Repair and Restore, Ekin Bernay, 15 dakika, çevrimiçi atölye

Küratör: Annie Bicknell ve Ese Onojeruo, Terra Foundation for American

Art Series: New Perspectives kapsamında, Tate, Londra, Fotoğraf: Guillaume Valli



Performans, bedeni soyutlayarak esere dönüştürür

Performans, diğer sanat pratiklerinin aksine nesneden esere giden bir süreç olarak değil de nesnel olan bedenin, soyutlayarak doğrudan esere ve sanat nesnesine dönüşümüdür. Thomas Heyes, sanatın ilksel formu olan bedeni, var olmanın somut bir göstergesi ve onun her ne ise orada bulunması gerçekliğini, kendi bedeni üzerinden teşhir eder. Heyes, Tate’in boş tanklarda sahte hareketler ve bu hareketleri tanımlamayan söylemlerle ile boşlukta bir gedik açmaya, nesnel eksikliğin ortaya çıkardığı süreksizliği aşmaya çalışır. Alain Badiou, “düşünce budur: ‘eksik görülmüş eksik duyulmuş’” bu tespit, düşünceyi, bir görme ve duyma zeminine çekerken, sanatı bu eksik durumu adlandırılmaya çalışan bir hakikat olarak öne sürer. Heyes, performansına yalnızlığın, anlamlı örüntüleri hükümsüz kılması ile başlar. Söylenenin ancak ikinci bir kişinin varlığı ile anlam bulması, izolasyon ile örtüşmeyen bir durumdur ve gereksiz bir eklenti olarak elenip geride bırakılır. Heyes, daha homurdanma, dilde abuksama denilen seslerin bir anlam örgüsüne dönüşmeden kendi üzerine yıkılma durumunu, hareket ederek gerçekleştirmeye çalışır. Anlamsız olarak tanımlanabilecek bu hareketler ve sesler önce Tate’in boş tanklarında sonra da şehrin boş yollarında neredeyse aynı şekilde tekrarlanır. Buradaki neredeyse kelimesi aslında bir tekrarın olanaksızlığını belirtir. Bedenin an içinde serbest çağrışımla hareket etmesi, davranış için belirleyici olanı “olayı” ortadan kaldırır. Tüm yapmacılıktan arındırılan bu hareketler sokakta çekilen kayıt aracılığı ile Tate’in duvarına yansıtılır. İki boşluğun, insanların olmadığı sokakların ve mekânın çakışması, davranışın imkânsızlığının çifte onaylanmasıdır. Dış dünyada insanlar genellikle önce davranışı sergiler sonra da anlamlandırır. Anlamlandırmanın genellikle davranıştan çok onun nostaljik formuna gönderme yapması, idealize edilerek eksiklikleri kapatması ve müdahaleyi süreklileştirmesi, gerçekliğin bir kurguya dönüştüren bir süreçtir. Heyes, performansı içinde hareketlerin kurgusal bir bütünlük kazanmaması, bir olay doğurmaması, adlandırılacak bir davranışın imkânsızlığını da göz önüne serer.


Performans Anti-Platoncu bir gösteridir

Resilient Responses organsız bedenlerin duyumsal hareketleri değil, dışsal bir kısıtlamanın ortaya çıkardığı bir yaptırımı sunar. Kısıtlama, -nesnel eksiklik– asla bir şey yapmama gibi bir tercih sunmaz, aksine bir şey yapmayı şart koşar. Bu bir antinomidir. Soyutlamanın bir şeyin varlığı ile değil de o şeyin eksikliği ile ortaya çıkması, nesnel durumların duyumsal olarak sürekli analizini ve eksikliğe göre müdahale etmeyi gerektirir. Eksikliğin bir kaygı durumu olarak karşımıza çıkması, daha önüne gelen her şey ile bir başlangıç ortaya çıkarmaya sevk eder. Sanatçılar Thomas Heyes ve Rowdy SS, kar maskeli siyah elbiseli anonim beden performansları, o yüzden salt mekân ve mekân içinde karşılarına çıkan nesneler ile olası yapılabilecekleri sunar. Sanatçıların mekân içinde bir kolon etrafında sergiledikleri davranış öncesi (bir davranış olarak daha adlandırılmayan) hareketler, yeni yaşam olanakları aramak için bir başlangıç noktası da belirtir. Burada arama var olan bir bilinmeyene değil de var olmayan bir bilinene dairdir. Kolonun bir tür yaşam alanı olarak belirlenmesi ve sergilenen hareketler için bir referans noktası olarak seçilmesi, ondan kopmadan bir adım mesafesindekilerle sınırlanır. Kolon ile girişilen bu dualist ilişki, hareket üzerinden süreklilik kazanır. Doğuştan gelmeyen ve güdülerle sabitlenmemiş̧ bu hareketler, bedeni bir metafora çevirir. Hareketlerin içinde içgüdünün olmaması ve neyi niçin yapmasını ya da yapmamasını belirleyememesi bir duyum ortaya çıkarmaz. Davranış öncesi bu hareketler, bedeni adlandırmaktan korur ve her şeyi birbirine karşı nötrleştirir. Kolon ile formel olarak kurulamaya çalışılan ilişki, ilksel bir duyuma, sürüngenlerin toprak ile kurduğu birlikteliğin rastlantısal geçişlere gönderme yapar.


Performansın devamında İki sanatçı daha rastlantısal olarak ortaya çıkan seslerin peşine düşer. Mekânın akustiği ile birleşen sesler bedenin fonksinelliğine dairdir. Mekân içindeki objelerin kavrama, fırlatma ve çıkardığı seslerin farklılığı kendi içinde bir sürekliğe –melodiye- dönüşmeden kaybolup gider. Ses ve söz arasındaki boşluğun kapanmadığı bu alan her ne kadar Platon’a bir gönderme yapsa da anti-platonik öğeyi barındırır. Hareket ve sesin Platoncu anlamda bir ideadan yoksun göstergeler olması, olası bir sanat nesnesi olarak sürekli ihmal edilmelerine de sebep oldu. İkilinin, performansın izolasyona dair bu yorumları platon öncesi bir düzleme çeker ve bedenleri cinsiyetsiz olarak hiçbir yere dahil eder. Performansın, bedenlerin karşılaşmasını sağlayacak olaydan yoksun yolması, kar maskeleri ve elbiselerin cinsiyetleri örtmesi, duyumsal konumlarını kaybetmesi, çekimsiz bir alan içinde ilişkisiz bırakır. Kesinlikle platonik bir ideaya dönüşmeyen bu hareket ve sesler, adlandırmadan sürüp gider ve bedenin davranış vasfını elinden alır. Performans, bu açıdan davranışın taklit değildir aksine onun oluşmasını engelleyen sonsuz bir süreçtir. Hareketin bir davranışa dönüşmediği ve bir öznelliğin ortaya çıkmadığı bu durum, Anti-Platoncu bir oluşmama üzerinden sürekliliğe kavuşur.


2021 Resilient Responses (Dirençli Yanıtlar) performans serisinden Rowdy SS'in performansı, Terra Foundation for American Art Series: New Perspectives, Tate Modern, Fotoğraf: Guillaume Valli


Anonim olmaktan çıkma Rowdy SS Tate’in farklı katlarında basit insan davranışlarını sergileyerek mekân içinde gezintiye çıkar. Sanatçı, mekânın fizikî şartlarına göre yürür ya da zemininde sürünerek, bir dans koreografisi için gerekli olan uygun koşulları arar. Daha anonim olmayan, özelleşen mekân, bedeni de anonim olmaktan çıkarır. Mekânın koreografi için müdahaleye uğraması, Maleviç’e gönderme yapan ışıklı beyaz bir karenin tek kişilik bir dans gösterisi için sahneye dönüşmesi gösteri için tüm koşulları oluşturur. Mekânın içindeki bu hareketlilik farklı medyumlarla farklı gösteri alanları sunar. Koreografi, mekânda kırmızı geometrik bir küpün eklenmesi ile dizgeyi değiştirir. Konuk sanatçı olarak katılan Rebecca Bellantoni, kırmızı küpün üzerine tebeşirle yazı yazarak farklı bir boyut ekler. Rows SS küpü bir haz nesnesi gibi sarmalarken Bellantoni, onu duygularının sözel ifadesini kalıcı kılmak için kullanır. Küpün, davranışlar ve sözcüklerle müdahaleye uğraması onu gerçekliğin bir parçası haline getirir. Bedenin nesnel bir durumdan diğerine geçmesi ve nesnenin düşünsel olan ile yine bir nesnede örtük olarak sunulması onu bir sanat nesnesine dönüşür. Mekân içinde kurulan farklı sahneler farklı pratikler ortaya çıkarır. Bedenlerin içinde bulundukları durumdan etkilenmeleri, beden için bir gerçekliğin üretme çabasının sonsuz uğraşıdır.


2021 Resilient Responses (Dirençli Yanıtlar) performans serisinden Tom Heyes'in performansı, Terra Foundation for American Art Series: New Perspectives, Tate Modern


Bilinçdışı, öznesiz ortak bir alandır Ekin Bernay, YouTube için hazırlanan videonun başlangıcında ve sonunda yer alır. Dans ve hareket psikoterapisti olan Bernay, mekâna mesleki deneyimleri taşır ve Tate’ın boş tanklarını bir terapi alanı olarak tasarlar. Bir terapi için mekâna kurulan düzenek, güçlü fanlar karşısına konulan ve iplerle tavana asılan paraşüt karşısına dengeleyici olarak kendi bedenini yerleştirir. Sinemasal yorumların vazgeçilmez efekti olan rüzgâr ve bu efekti ortaya çıkaran güçlü fanlar, mekânda bir tür bilinç dışı alana açılmak için faydalanır. Béla Tarr’ın Turin Horse filmindeki gibi dış dünyayı, insanın içsel dünyasındaki fırtına tahayyül ederek, daha şiddetli ve duyumsal olarak kılar ve doğaüstü bir deneyime dönüşür. Sinemanın, doğayı görsel olanaklar dahilinde yeniden düzenlemesi, doğanın gerçekleştiremediği bir deneyim sunar. Bernay, da aynı doğaüstü etkiyi, boş mekânda kurduğu düzenekle canlandırır. Yapay olarak kurulan bu düzenek, paraşütün havalanmasına ve beden ile de dengede tutulmasına dayanır. Dışsal bir sürüklenmeye karşı koyan beden ya da tersi de olabilir, bu durumu bir tür motivasyon durumu olarak bilinçaltına inmek için kullanılır. Dışsal bir düzeneğin peşinden sürüklenen beden bir direnç gösterirken, farklı bir etmen olarak, idealize edilen bir söylem de eklenir. Bernay, “buradasın, hoş geldin, seni hareket ve hareketsizlikte, bir keşfe çıkarmaya geldim, buradasın, bedenindeki rüya alanını açmak, etrafındaki alanı ele geçirmek, bedeni ele geçirmek” gibi motive edici sözler herkes için söylenmiş olabilir. Nihayetinde tüm bu kelimelerin de zaten bir öznesizliğe işaret etmesi, Budist bir tanımlama olan, insanın en başından beri kelimelerle ilgili bir şey olası belirlenimini bir metoda dönüştürür. Nesnel bir sürüklenme karşındaki bedenin, söylem ile soyutlanarak bir rüya alanına çekilmeye çalışılması, davranışları aşan bir duruma denk gelir. Bernay’ın, bir tür terapi enformasyonu olan performansı daha sözel bir tutarlık içinde kurguya dönüşür. Jacques Rancière, Estetiğin Huzursuzluğu kitabında “Postmodern kopuş̧ diye bir şey yok. Kökenden gelen ve halâ işleyen bir çelişki var. Eserin yalnızlığı bir özgürleşme vaadi taşır. Ama vaadin gerçekleşmesi, sanatın aynı bir gerçeklik olmaktan çıkıp bir yaşam biçimine dönüşmesi anlamına gelir.” Bedenin bir idea ile fiziksel mekânı aşması, idealize edilen ruhsal bir gerçekliğe yaklaştırılmaya çalışılması, sanatı bir yaşam biçimi olma iddiasını da taşır. Artık, bedenin değil de sözcüklerin taşıdığı duyumsanabilir daha doğrusu duyumsanamaz olan, sözcükler aracılığıyla paylaşılır.



*Bir sebepten dolayı insanların dış dünyadan izole edilmesi

145 görüntüleme