Parçası olduğun manzara

Ümmühan Yörük’ün İçerideki Manzara başlıklı dördüncü kişisel sergisi 17 Temmuz’a kadar Evliyagil Dolapdere’de izleyiciyle buluşuyor. Sanatçıyla kendi hafızasına açtığı deliklerden görülen manzaraları izlediğimiz sergisi üzerine sohbet ettik


Röportaj: Ezgi Yıldız


Ümmühan Yörük, Yeşil Koltuk ve Fare, Kumaş üzerine nakış, dikiş, yapıştırma,1 30cmx180cm


İçerideki Manzara sergisini sanatçıdan ilk dinlediğimde kendimi Hermann Hesse’nin zarif yemyeşil kapağıyla, okurken insanı derin ormanlara ve çocukluğuna çeken Ağaçlar kitabının içerisinde gezer gibi hissetmiştim. Kitabın girişinde şöyle diyor:


“üzgün olduğumuzda ve hayata katlanamadığımızda bir ağaç şöyle konuşabilir bizimle: sus! bak bana! yaşamak kolay değil, yaşamak zor değil. bunlar çocuksu düşünceler. bırak konuşsun içindeki tanrı, o zaman susacaklar. yolun seni anandan ve yurdundan uzaklaştırdığı için endişelisin. ama attığın her adım, her yeni gün seni anana yaklaştırır. orası ya da şurası değildir yurdun. yurt ya içindedir ya da hiçbir yerde. yollara düşme özlemiyle kederlenir yüreğim, akşamları rüzgârda uğuldayan ağaçları duyduğumda. sessizce, uzun uzun dinlerseniz, bu özlemin esası da anlamı da çıkar ortaya. sanıldığı gibi acıdan kaçıp gitme arzusu değildir bu. yurda, ananın belleğine, hayatın yeni kıssalarına duyulan özlemdir. eve götürür insanı. her yol eve götürür, her adım doğumdur, her adım ölümdür, her mezar anadır. böyle uğuldar ağaç, çocuksu düşüncelerimizden ürktüğümüz akşam vakitlerinde. [...] ağaçları dinlemeyi öğrenen, ağaç olmayı arzulamaz artık. kendisi dışında başka bir şey olmayı arzulamaz. yurt budur. mutluluk budur.”


Ümmühan Yörük, Ağaç, Dikiş, 300cm, 2021


Serginin girişinde bizi yapraklarını dökmüş, sanki ağrısı henüz geçmiş ve uykuya dalmış bir hastanın yorgun refakatçisi gibi, kendini bulduğu ilk yüzeye bırakan bir ağaç ve ona eşlik eden, eskiden gelmiş bir vaat ya da geleceğin gönüllü habercileri gibi bekleyen irili ufaklı kargalar karşılıyor. Üst katta perdelerini örtmüş bir evin sadık sahibi gibi köklenmiş, sırrını kendi içinde tutmuş, olduğu yere gömülme niyetinde bir berjer ve köpeklerle karşılıyoruz. İnsana zamanda donmuş hissi veren bu içindeki manzaralardan, serginin oluşum sürecinden biraz bahsedebilir miyiz?


Sergideki işlerin hemen hemen hepsi pandemi döneminde ortaya çıktı. Son derece içe dönük ve izole geçirdiğim bir zaman dilimiydi. Hastalık patlak verdikten sonra hastanede yatma korkumdan dolayı evden hiç çıkmadan geçirdiğim uzun bir dönem oldu. Hastaneleri sevmem çünkü yedi yaşındayken kangrenden dolayı sağ kolumun kesilmesi ihtimaliyle karşı karşıya kaldığımda o zamanlar Karantina Adası’nda bulunan Urla Kemik Hastanesi’nde uzun bir süre kalmıştım. Aile büyüklerim yanımda olamamışlardı.

Ölümle burun buruna geldiğinizde hayata tutunmak istersiniz. Ölüm ve ölme ihtimaline karşı hayat.. Hayat da çocukluğa ve çocukluk imgelerine götürüyor. Çocukluğumun büyük bir kısmı taşrada geçti. İnsanlardan çok ağaçlara, hayvanlara, taşlara, otlara, suya aşina olunan zengin bir çocukluktu. Bu izole zaman diliminde arka bahçeye bakan çalışma odamın penceresinden günlerce seyrettiğim ağaçlar, kuşlar, otlar, yedi yaşında hastane odasının penceresinden seyrettiğim manzara, taşradaki çocukluk evimin imgeleri hepsi el ele tutuştu. Saudade diye Portekizce bir kelime var. Başka dillere nostalji ve özlem gibi çevrilse de geçmişin şimdideki yankısı diyebileceğimiz bir duygu durumunu, ruh halini tarifleyen. John Berger Buluştuğumuz Yer Burası kitabında bu kelimeden bahsederken zamanın katlanarak geçtiğinden bazı şeylerin korunduğundan bazılarının kaybolup gittiğinden söz ediyor. Bence yapma yaratma arzusu da bildiğini bilmediğin eksikliklerden, kaybolup gidenlerin geri getirilebileceğine olan inançtan geliyor. Süreçle ilgili bildiklerim şimdilik bunlar.


Sergide yer alan otoportre olarak nitelendirebileceğim çocuk ağızlarından oluşan işlere ve sergi metnine dayanarak, içerisi ve dışarısı ikiliğinin iç içe geçtiği, bir oyuk gibi ortada duran ve bize oyuğun kıyısından aşağıyı işaret eden bu imgeler bir zamanlar çocuk olduğumuzu anımsatmanın dışında asıl olana tutunmamızı da sağlıyor. Buradan hareketle yetişkinliği nasıl tanımlıyorsun?


Yetişkinlik ruhsal bir durum. Olgunlukla, mantıkla, kavramlarla, irdelemekle bağdaştırılıyor. Bahsettiğin işlerdeki gülüşler saklanması gerektiği söyleneni tüm gerçekliğe rağmen göstermek, içini açmak ile ilgili. Biraz da hastanede geçen çocukluk anımda beyaz pamuklu kumaştan dikilmiş atletimin üzerinde gövdem boyunca kontrolsüzce dağılmış kanı, kumaşın üstünde kontrolsüzce dağılan kırmızı boyayla hatırlamak ve göstermekle ilgili belki. Bilmiyorum. Bunun aşırı bir yorum ve anlamlandırma çabası olabileceğini de kabul ediyorum. Görünmek ve göstermek oldum olası benim temel meselelerimden. Bu noktada bahsettiğin içerisi - dışarısı ikiliğini, göstermek - saklamak ikiliğiyle ilişkilendirebiliriz. Çocukken manzaranın bir parçası oluyor insan, anlamlandırmıyor. Anlamlandırma ve saklama her şeyi bilen yetişkinlerin işi. Hatta saklamak da anlamlandırmakla oluyor.


Ümmühan Yörük, Eller, Kumaş üzerine sulu boya, 29cm x 39cm (15 adet), 2018-2022


İçerideki Manzara, dördüncü kişisel sergin. 2015’e tarihlenen üçüncü sergin ve öncesinde daha çok iki boyutlu işlerinle karşılaşıyoruz. Sergide bezlere yaptığın işler dışında sergiye üç boyutlu işler hâkim. İki boyutlu yüzeyden çıkmak istemiş olmanın özel bir nedeni var mı?


Önceden de üç boyutlu işler yapmıştım ama dediğin gibi son işlerim çoğunlukla üç boyutlu. Heykel yapma arzusuyla yola ilk çıktığımda yeni bir şey arayışı ve yüzeyi aşmak arzusu vardı. Son işlerimde ise daha farklı. O imgelerle aynı yüzeyde yan yana olma, manzaranın parçası olma, her şeyle bir olma hali içindi üç boyutu seçmem. Yakınlık kurmak, ortak zeminde sessiz dillerini hissetmek içindi. Ama şunu söylemeliyim; resme ara verip her döndüğümde gizli bir haz duyuyorum. Özellikle boyarken. Yüzeyin bir evren olduğunu, oldurulamayacak hiçbir şeyin olmadığını, bunun da müthiş bir özgürlük sağladığını düşünüyorum.


Ümmühan Yörük, Ağızlar, Kumaş üzerine sulu boya, 29 cm x 39cm (15 adet), 2018-2022


Resim çıkışlı bir sanatçısın, üretiminin genelinde tekstil malzemeleri kullanıyorsun. Malzemeyle ilişkin hakkında neler söyleyebilirsin?


Çok çok eski bir ilişki bu. Zamanla boyut değiştiren. Lisans ikinci sınıftayken resme başlamadan hemen önce okul çıkışı kumaşçıya gidip kumaşlar satın aldığımı hatırlıyorum. Öyle emin bir başlangıçtı ki. "Kumaş benim için çok tanıdık bir malzeme." cümlesi, tüm söyleyeceklerimin çatısını oluşturur sanırım. Lisans öncesinde dikiş dikmeyi biliyor, kendi giysilerimi dikiyordum. Daha da eskiye gidersem anneannemin bir kumaş çantası vardı. Diktirdiği giysilerden kalan, giysiler eskiyince yama yapmak için sakladığı kumaşları koyduğu büyük bir kumaş çantası. Ona gittiğimiz zamanlarda o çantadan çıkardığı rengarenk parça kumaşları bahçesinden bulduğu bir ağaç dalına sararak bize oyuncak bebekler yapardı. Sonrasında ondan öğrendiklerimle yaptığım başka kumaş oyuncaklar var. Ya da orta okuldaki El Sanatları dersinden söz edebilirim. Annemi mutlu etmek için o derste yaptığım nakış işinden. O yıllarda taşrada kadınlar bir araya geldiklerinde sosyalleşirken el işi yaparlardı. Kız çocuklarından da bunları öğrenmesi beklenirdi. Ben bu konuda kardeşime göre daha ilgisiz ve beceriksiz olduğum için eleştirilirdim. Hala annemi mutlu etmek için mi yapıyorum yoksa diye sorguladığım zamanlar olmuyor değil.


Ümmühan Yörük, Büst, Dikiş, 90 cm x 70 cm, 2020


Sergiyi izlerken gözümüze çarpan tek tam insan portresi diyebileceğimiz Büst isimli üç boyutlu yapıtın. Bu yapıta bir otoportre diyebilir miyiz? Öte yandan bu yapıt, serginin merkezinde ve serginin öznesi olmaktan daha uzak bir konumda, bizler gibi olan bitene ve manzaraya seyirci gözünden bakıyor gibi… İçerideki Manzara’nın bir öznesi var mı?


Yaptıklarımla ilgili cevaplarıma çok güvenmediğimi söylemeliyim. Geçmişte, zihnimin kapısı kapalı karanlık odasında durduğunu unuttuğum gaz lambasının zihnimin oturma odasının avizesine gizlenmiş olduğunu deneyimledim. Aslında içimiz bunu biliyor. Böyle olunca bir ağaç ağaç, bir dağ dağ, bir kuş kuş olmaktan çıkıyor. İçerideki manzara sergi haliyle otoportre diyebilirim. Sanatçıların tüm sergileri farklı zamanlarda yaptıkları otoportreleri gibiler.