Ötekini oku, derinde dipte duranı


Nilüfer Belediyesi'nin 2021 yılını adadığı şair Gülten Akın adına düzenlediği etkinlikler Şiirden Bir Ülke Bahçesi: Gülten Akın Sempozyumu ile sona erdi. Akın’ın şiirleri üzerinden etkinlikler kapsamında izleyiciyle buluşan Ezgi Bakçay küratörlüğündeki Kuş Uçsa Gölge Kalır sergisini ele aldık


Yazı: Hüseyin Gökçe


Önde: Leyla Emadi, 40 Yıllık kahve hatrının bittiği yerdeyim, 2021, Kağıt Üzerine mürekkep baskı, Demir rulo

Arka Sağda: Meliha Sözeri, Beden Atığı I ve II, 2019, Bronz delikli tel


Nilüfer Belediyesi, sekiz senedir artık geleneksel hale gelen bir edebiyat etkinliğine imza atıyor. Her yıl Türkçe Edebiyat’ın önemli isimlerinden birini Yılın Yazarı etkinlikleri kapsamında bir yıl boyunca çeşitli organizasyonlarla o yazarın edebiyat dünyasını toplumla buluşturuyor. Sabahattin Ali ile başlayan gelenek, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Sevgi Soysal, Nezihe Meriç ve Fakir Baykurt’un ardından 2021 yılında Türkçe şiirin kadın şairlerinden Gülten Akın’la devam etti.


2021 Yılın Yazarı Gülten Akın etkinlikleri kapsamında bir yıl boyunca; okuma atölyeleriyle Nilüfer’de yaşayan çiftçi ve fabrika işçisi kadınlarla buluşulmuş. Ortaokul öğrencileriyle şiir atölyesi düzenlenmiş. Akın şiirini daha derin bir şekilde kavramak için şiir çözümleme atölyeleri yapılmış. Kırsaldaki kadınları kitap ve yazarlarla buluşturan birçok etkinlik de bu sürede gerçekleşmiş. Yaşamla, insanla ve doğayla kopmaz bir ilişkisi olan Gülten Akın ve şiirinin daha pek çok etkinlikle; çocuklara, gençlere, kadınlara ve toplumun daha farklı kesimlerine temas etmesini anlamlı ve önemli bulduğumu söylemek isterim.


 

"Gülten Akın şiiri hazırlıktır. Yeni bir güne, yaşama, aşka, kavgaya, devrime... Akın'ın şiirinin rüzgârına kendini bırakanlar, güçlenmiş, direncini artırmış ve kuvvetlenmiş olarak ayrılırlar."

 

Yılın Yazarı Gülten Akın etkinlikleri 10- 11 Aralık 2021 tarihleri arasında Nilüfer Belediyesi’nin Nazım Hikmet Kültür Merkezi’ndeki Şiirden Bir Ülke Bahçesi Gülten Akın Sempozyumu ile sona erdi. Danışmanlığını şair Asuman Susam’ın yaptığı; Necmiye Alpay, Haydar Ergülen, Zeynep Uzunbay, Murathan Mungan, Nazmi Ağıl, Petek Sinem Dulun, Yalçın Armağan, Feryal Saygılıgil, Derya Çolpan, Lâl Hitay, Nilay Özer, Deniz Gündoğan İbrişim ve Ömer Erdem gibi şair, yazar ve akademisyenler Akın şiirini birçok yönüyle ele aldı. Bu konuşmalar aramızdan ayrılışının üzerinden kısa bir zaman geçmesine rağmen “kuzgun ve zift karası” şu günlerde Akın şiirinin rüzgârını yeniden estirirken, umudun çiçeklenmesine de katkı sağladı. Ben kendi adıma diyebilirim ki yenilenerek ayrıldım bu oturumlardaki konuşmalardan. Tıpkı bir Gülten Akın şiirini okuyup tazelenmek gibi geldi. İlgilenenler Nilüfer Belediyesi’nin YouTube kanalından konuşmaların kayıtlarını dinleyebilirler. Yazının geri kalan kısmında Akın şiirinin bende uyandırdıklarına değindikten sonra bu etkinlikler kapsamında açılan Kuş Uçsa Gölge Kalır adlı sergiye yer vereceğim.


Gülten Akın aramızdan rüzgâr gibi ayrıldığında (ki onun şiir rüzgârı etkisini hiç kaybetmeyeceğe benziyor) kimi haber siteleri onun sonsuzluğa doğru yol almasını Güz şiirindeki şu dizelerle duyurmuştu:


"Bu güz öleceğim. bütün işlerimi bitirdim

Derede yıkandım, cevize tırmandım. kuş ürküttüm”


Uzun yıllar bu dizeleri ölüme hazırlık olarak yorumlamıştım. Hep yanı başımızda olan ölüme ne güzel bir hazırlık olduğunu düşünür dururdum. Ama aradan geçen bunca yıldan sonra, bu dizelerin yaşamla sıkı bir ilişkisi olduğunu görme eğilimim arttı. Onun şiirinin dirimsel yönünün daha da bir farkına vardım.


Gülten Akın şiiri hazırlıktır. Yeni bir güne, yaşama, aşka, kavgaya, devrime... Akın'ın şiirinin rüzgârına kendini bırakanlar, güçlenmiş, direncini artırmış ve kuvvetlenmiş olarak ayrılırlar. Ben öyle bir hisle doluyorum. Bunun da çoğu insanda bir karşılığı olduğu düşüncesindeyim. Bir yoldaştır. Onun şiirlerine feminist bir okumayla bakarsak kadınlar için kız kardeş gibidir. Elini uzatır, sıkı sıkı tutar, omzunu verir, yanında durur. Ataerkil düzenle, gelenekler ve göreneklerle mücadele edilir. Dünyayı dar eden ne varsa onunla başa çıkmanın yolları aranır. İmkânı elden bırakmaz. “Göğü gördüm imkâna tutuldum” diyecektir bir şiirinde. Dünyanın katılığına karşı inceliklidir. Yaşamdan damıtılmıştır onun şiirleri. Bilgedir. Dünyanın karmaşasına beraber girilir ve oradan eller dolu bir şekilde dönülür. Gülten Akın şiirinin evreni çok geniş olduğu için onunla ilgili ne söylense hep eksik kalacaktır. Necmiye Alpay'ın deyimiyle “okudukça büyüyen” bir şiir dünyasından bahsediyoruz.



Önde: Leyla Emadi, 40 Yıllık kahve hatrının bittiği yerdeyim, 2021, Kağıt Üzerine mürekkep baskı, Demir rulo

Arka Solda: Özlem Şimşek, Mücadele, 2021, 2 kanallı video yerleştirme, Ed. 2+1 A.P.

Arka Sağda, Yasemin Kalaycı, Yakınlık, 2021, Fotoğraf yerleştirme, 70x100 cm, 50x70 cm, 40x29 cm


Şairin Kuş Uçsa Gölge Kalır adlı şiir kitabından ismini alan Ezgi Bakçay’ın küratörlüğündeki sergi, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde açılırken, sergide Akın’ın kadınlık deneyimleri, yaratıcılığı, duyuş, kavrayış ve hissedişiyle yeni dünyalar kuran, mücadelesiyle de var olan eril dayatmaları ortadan kaldıracak kuvvete sahip bir şiir dünyası olduğu gerçeğinden hareket ediliyor. Onun politik kadınlığının özgürleşme için farklı alanlar açtığı göz önünde bulundurularak hazırlanan sergi, Akın şiiriyle imgesel, düşsel, düşünsel ve politik bir bağ kuruyor. Sanatçılar onun şiirlerinden yola çıkarak sundukları eserlerde, kırılganlık, direnç, endişenin yanında cesaret, yaşamın tam da içinde olma, doğayla ve öteki olanla ilişki gibi birçok duruma eğiliyor. Akın şiirine yaklaşma biçimleri bu konulardan taşarak da başka izleklere doğru yol alıyor.


Elçin Acun’un video çalışmasındaki mırıldanmalar ve seslerin yanında Özlem Şimşek’in iki kanallı video işinde ara ara duyduğum dalga sesleri sergiyi deneyimlememe farklı bir alan açarken, bu seslere ayak uydurup sergi salonunda dairesel bir yürüyüşle tekrar tekrar eserleri gözden geçirdim. Farklı bakış açıları aynı zamanda başka anlamları doğurur. Onun için sergiyle ilgili izlenimimi bu karşılaşmalar üzerinden anlatmak isterim.


Duygu Deniz Bilgin, Bir, 2018, Alçılı bez, 190x115x50 cm


Sergide izleyicileri Duygu Deniz Bilgin’in Bir adlı alçı ve bezden yaptığı iş karşılıyor. Bu eser grotesk bir bedenin özelliklerini taşıyor. Üç yüzlü ve altı ayaklı bir bedenle karşı karşıyayız. Ayaklar sargılı. Yüzler endişeli, ürkek ve temkinli… Etrafı kolluyor gibi. Bir yüzü geçmişe bakarken, diğeri şu ana ve öteki de geleceğe bakar gibi bir pozisyon alıyor. Kendi dünyasını ve belleğini oluşturmak için yönünün birçok zamana bakması ve böyle bir duruş sergilemesi gerektiği ifade edilebilir. Şu anda ve buradanın imkânlarını genişletmenin yanında belirlenimlerle oluşturulmaya çalışılan geleceğe karşı belirsizliğin içinden geçilerek oluşturulabilecek bir gelecek tahayyülü devreye giriyor.


Burada Ceylan Dizdar’ın Döngü adlı performansından bahsetmenin de tam sırası. Dizdar açılış günü gerçekleştirdiği performansta katılımcıları bir anda kolundan tutarak onları performansın bir parçası haline getirdi. İnsanlar kendini birden muğlak ve kontrol edemediği çok farklı bir alanda buldu. Bu anlamda belirsizliğin zenginliğine doğru bir adım atma veya sıçramanın yeni deneyimler yaratmasının bulunmaz bir fırsat olduğu düşüncesindeyim.


Diğer tarafta Sena Tural’ın kumaş üzerine akrilik boyayla yaptığı Yek pa re adlı işi, gövdesiz, başsız bir şekilde kasıklarıyla kendine doğru kıvrılan, katlanıp açılan bir bedene referans veriyor. Her durumda bedenleşmemenin önemini işaret ettiği söylenebilir bu eserin.


Solda: Sena Tural, Yek pa re, 2021, Kumaş üzerine akrilik boya, 300x 140 (solda), Elçin Acun, Fısıltılar Evreni, 2021, 3 kanallı video yerleştirme (sağda)

Sağda: İpek Yücesoy, Bursalı Bursalı, 2021, Çelik, 350x100x240


İpek Yücesoy’un Bursalı Bursalı heykeli bir göçmenin bir yere ait olamama sancısını taşıyor. Ya da evi diye bilip de döndüğü yere bir türlü ayak uyduramaması olarak da okunabilir bu. Orada olamama halinin ağırlığı… Akın şiirindeki göçmenlerin kente aidiyet duyamaması gibi.


Tekrar Bilgin’in grotesk eserine geri dönersek buradaki esas kaygının olabildiğince yüzeyi genişletmek olduğu ileri sürülebilir. O halde birbirine sığınmak önemli bir dayanışma duygusu kazandırabilir. Birbirlerine dayanak olmak dirençli olmanın kat sayısını artırabilir. Bir yandan da eserin devrilecek gibi durduğu görülüyor. Kırılgan bir yapısı var… Tam da kırılgan bir oluşa sahip olduğu için dirençli bir şekilde yüzeyle temas halinde. Yaralarının, acılarının, baskının, şiddetin, sömürünün, kötülüğün oldukça farkında... Yaratıcılığı, deneyimleri, kavrayışı ve kuvvetiyle bunlara karşı koyabilecek bir duruşa da sahip. Bir Gülten Akın şiiri gibi.


Elçin Acun, Fısıltılar Evreni, 2021, 3 kanallı video yerleştirme


Şimdiye kadar değindiğimiz eserlerdeki grotesk ve formsuz hal, Elçin Acun’un yabanda ve Tuz Gölü’nde çıplak ayakla döngüsel ve ritmik bir şekilde yürüyüşüyle daha farklı bir boyut kazanıyor. Doğada olma halinin dirimsel bir yönü olduğunu bu yürüyüş halinden bir kez daha anlayabiliyoruz. Doğayla kurulan ilişki yüceltilmiş ve kutsallaştırılmış gibi gelmiyor. Ne uzağında ne de dışında. Tam da içinde… Ona göre hareket ediyor. Kayıtsız bir hali var. Kurduğu ilişkinin keyfini çıkarır gibi. Bu güzel bir şey. Yürürken mırıldanıyor. Bu bambaşka bir olay… Özellikle yürürken mırıldanmanın ufuk açıcı bir yönü var. Acun’u, geçen aylarda Bilsart’ta Bir Hayalin Alegorisi adlı sergideki videoda İstanbul sokaklarında birçok kadınla gece yürürken görmüştük. Eril dünyanın işleyişinde önemli bir yer olan kamusal alanda ötekiler dışlanıp özel hayatın içine çekilirken ve gecelerden her anlamda bağı koparılırken Acun, sokaklarda kaygısız bir şekilde yürümenin imkânını arıyordu. Şimdi doğada bir yürüyüş halinde görünce doğa ve medeniyet gibi iki olgunun belirlenimlerinin yanında bir kadın olarak dışarı ve doğayla ilişkilenmenin farklı yollarını deneyimliyor. Bunun da zorlu mücadelelerle değil de, ne olacağını, ne biteceğini, başına ne geleceğini düşünmeden gerçekleşebilecek bir şey olmasını ister gibi. Gerçekten de bazı şeyler bu kadar zor olmamalı. Kendiliğinden ve hiçbir tereddüte yer vermeden gerçekleşmeli. Bunun ilişkilenme biçimlerimizi değiştirebilecek kadar önemli bir etkiye sahip olabileceği düşüncesindeyim.


Yasemin Kalaycı, Intimacy serisinden, 2019-devam ediyor


Geceden bahsetmişken Yasemin Kalaycı’nın “şeylerin gecesi” diyebileceğimiz fotoğraf yerleştirmesinden bahsedebiliriz. Lirik ve ince; geceler gibi fotoğraflar. Saç, gül, çarşaf, ayak, balıklar ve bir kadının teni geceyi büyütüyor. Gülten Akın şiirlerinin inceliği bu fotoğraflara sızmış gibi.


Ancak gecenin sessizliği ve kayıtsızlık hali sürekliliği olan bir durum değil. Endişeler hemen baş gösterebilir. Bunun için de birçok neden devreye girebilir. Korkular hemen belirir. Ama cesaret de kendini açığa vurabilir. Sonsuza kadar endişe ve korkuyla yaşanamayacağına göre, bunu aşmak için birçok şeyin göze alınması gerekir. Yaşamda olmak çoğu zaman maalesef bunu gerektiriyor. Kendilik bilincinin yanında dostların eli ve birlikteliği bu sürede en çok ihtiyaç duyduğumuz şey olsa gerek.


Özlem Şimşek, Mücadele, 2021, 2 kanallı video yerleştirme, Ed. 2+1 A.P


Özlem Şimşek cesaret ve endişe üzerinden Gülten Akın’ın imge dünyasına bakıyor. Sanat tarihinde farklı kurgularla ele alınan üç güzeller mitini yeniden yorumluyor. Bu miti tarihsel temsillerinden kurtarmaya yönelik bir müdahalede bulunduğu ileri sürülebilir. Öncelikle mitin tarihsel kökünü hatırlatmakta fayda var. Bir düğüne çağrılmayan huzursuzluk tanrıçası İris bunu gururuna yediremez ve evliliklerde hiç de olması istenmeyen huzursuzluğu, üzerinde “en güzele” yazılı altın bir elmayı tanrıçaların arasına atarak tarihin ilk dünya savaşının (Troya Savaşı) çıkmasına neden olur. Bir ev halkından dünyanın sorununa dönüşen bu olay tanrıçalar arasındaki rekabetten büyüyüp budaklanır. En güzel olduğuna inanan tanrıçalar Hera, Athena ve Afrodit bu konudaki kesin hüküm için Tanrı Zeus’a başvurup kararını sorarlar. Zeus bu kararı kendisi değil bir ölümlü olan Paris’in verebileceğini söyler. Tanrıçalar bunun üzerine Paris’e aynı soruyla başvururlar. Fakat öncelikle Paris’in arzusunu uyandırırlar. Hera, küçük Asya Krallığı’nı, Athena, savaşlarda kullanması için görünmezlik miğferini, Afrodit ise ölümlülerin en güzeli Helena’nın aşkını. Paris, Afrodit’in vaadini kabul eder ve onun en güzel olduğunu söyler. İşte bu mit sanat tarihinde Raphael ve Rubens gibi birçok sanatçının eserine konu olur. Şimşek, bu efsaneyi sanat tarihsel perspektifin dışında kurguluyor. Üç güzellerden her birinin kendisi olduğu hareketli imajda endişenin yanında birbirinin ellerine dokunarak arttırdıkları cesaretle dalgaların ritmine doğru bir kulak verme var. Oraya doğru yönelme isteğinin uyandığı söylenebilir. Üç güzeller bu eril mitin temsillerinden kurtulup birlikte hareket etmenin imkânını arıyorlar. Gülten Akın’ın bir dizesiyle” göğü gördüm imkâna tutuldum” bir havası da var bu eserin.


Fulya Çetin, İsimsiz, 2021


Birbirine dokunan ve birbirini büyüten güven ve cesaret veren eller gibi feminist politikada yeri olan saçlar da birlikteliklerin gelişmesinde ve mücadelede farklı bir rol oynayabilir. Saçları taramanın ve örmenin sağaltıcı yönünün yanında, Gülten Akın’ın “Kestim kara saçlarımı” şiirindeki eril dünyanın dayatmalarına karşı duruşunu da bir arada düşünmek gerekiyor. Fulya Çetin’in sergide İsimsiz adlı pamuk, saç ve çeşitli bitkilerden yapılmış kâğıt eseriyle göz göze geldiğimde sıkı bir şekilde örülmüş saçın kıvrımlarının nasıl bir form oluşturduğuna dikkat ediyorum. Buradaki saçlar kesilmiş bir saç olarak görülebilir. Kendi tarihinii, deneyimlerini, sevincini, neşesini, hazzını, beklentilerini ve geleceğini kurma adına bu saçlar kesilmiş olabilir. Kendiliğin bir hafızası olarak saklanıyordur. Ya da bir kadının saçlarını kesmek zorunda kalmış olma ihtimali de var. Yine kâğıt üzerine kurşun kalem ve dişbudak yapraklı akçaağaç tohumundan yaptığı çalışmasına baktığımda bu kez bir bitkinin kıvrımları yüze doğru belik gibi kendini örüyor. Saçların arkadan toplanmasıyla oluşlar yeni yaratımları sağlayabilecek potansiyeller taşıyor.

Ama simgesel düzenle doludur yeryüzü. Toplum, aile, dil ve devletin simgesel düzeniyle. Nasıl da gündeliğin içinde ve bilinçdışında örgütlendiğini tahmin bile edemeyiz. Her ne kadar Lacan’ın kavramları eril dilin devamı olarak değerlendirilse de yazının bu kısmında Lacan’ın "Ayna evresi” teorisine uğrayıp oradan Meliha Sözeri’nin Beden Atığı adlı ayna işine odaklanacağım.


Meliha Sözeri, Beden Atığı I & II, 2019, Bronz delikli tel


Lacan’ın “Ayna evresi”, 6-18 aylık bebeklerin, ayna karşısında ilk kez kendini bütün bir şekilde farkına vardığı bir döneme denk gelir. Bebek anneden uzaklaşmış, özerkleşmiş ve bir benliğe kavuşmuş şekilde ayna karşısında görür kendini. Bu bebek için büyüleyici bir şey olsa gerek. Yansıtıcı bir yüzeyde kendi imajının ve bütünlüğünün farkına varmak. Ama bu büyüleyici ve bütünlüklü hal dil, aile, toplum tarafından parçalanır. Böylece parçalanmış ve eksik bir biçimde hayat devam ettirilir… Meliha Sözeri’nin bronz delikli telden yaptığı Beden Atığı isimli heykel yerleştirmesinde “ayna” imgesi, tersten bir okumayla; “bedeni imgeden dışlayan” bir yapıya sahip. Aynanın yüzeyinde teller saçılıyor. Değinildiği üzere, burada dışlanan hiçbir şekilde bir bütünlüğe kavuşmayacak olan imgedir. Onun bu bütünlüğüne etki eden yapılardır denilebilir. Simgesel düzenin kendisidir. Büyük “öteki”dir. Leyla Emadi’nin demir rulodan yaptığı adeta bir çarşaf gibi açılan 40 yıllık kahve hatrının bittiği yerdeyim işi bu atıklardan kurtulmak için monoloğa girmiş birisinin kesik kesik cümlelerini andırıyor. Rulo açıldıkça cümleler tek tek gün yüzüne çıkıyor. Bir yerde “mecburiyetimiz de yoktu aslında” diyor. Bu içsel monologlarla beraber Akın’ın Kuş Uçsa Gölge Kalır şiir kitabında “Ötekini oku, derinde dipte duranı” dizesini daha iyi anlayabilirsek ayna karşısında farklı bir imgeyle yakalayabiliriz kendimizi.


Yazıyı Gülten Akın’ın şu dizeleriyle noktalıyorum:


“bende bir gülten kaldı

hangi bağa diksem yabancı”

Bizde de bir Gülten Akın kaldı. Hangi bağa girsek çiçeklendiğimiz.