Orhan Cem Çetin, Ne cüret ne de takat, 2021

x-ist’te düzenlenen Ak-sayanlar sergisi için Orhan Cem Çetin'in Ne Cüret Ne De Takât isimli video ve ecza dolabına eşlik eden A4 yaprak üzerinde çoğaltılmış metin Unlimited Publications, Merve Akar Akgün ve Çınar Eslek'in davetiyle Orhan Cem Çetin tarafından yazılmıştır.


Salacak’ta oturuyorduk. İlkokula başlamamıştım henüz. Annem, bir akşamüstü, gözyaşları içinde sıkı sıkı giyinip tek kelime etmeden evden çıktı, gitti. Biraz fazla giyinmişti. Havalar soğuduğunda bile eve dönmemiş olacaktı besbelli. Üzerime pis, kalın bir yorgan çöktü. Saatlerce korku içinde bekledim. Onun dönmeyeceği belliydi de ben birisi bir şey desin diye bekliyordum.

Annem gidince dört kişi kalmıştık. Dört suskun sanık. Hangimiz üzdü annemi? Yoksa ben mi? Yorgan daha da ağırlaştı.

Vakit geçsin diye elime geçen her şeyi oyuncak ettim.

Bir yumurta. İçi boş. Babam hattattı. Yumurtayı tepesinden küçücük bir kapak keserek açtı, boşalttı, içinde zamk gezdirdi, kapağı tekrar kapattı. Üzerine çepeçevre bir yazı yazdı ve başladığı yerde bitirebilmesini ilahi kudrete yordu. Artık ne yazdıysa...

Galiba ne yazdığıyla pek ilgilenmiyordu. Daha çok, nasıl yazdığı, kendi açtığı kamış kalemlerin, çektiği vavların, eliflerin, harekelerin kusursuzluğu, yerli yerinde oluşları, kısacası bileğinin hassasiyeti onu daha çok ilgilendiriyordu.

Doğrusu ben de hiç merak etmemişim, onun herkeste hayranlık yaratan hat eserlerinin ne anlama geldiğini. İki tanesini sonradan öğrendim. Birinde “Burada değerli kitaplar vardır,” yazıyormuş, diğerinde de “Diş sağlığı olmazsa sağlık olmaz.”

Annem neden gitti? O gece geç vakit, yine kıpkırmızı gözlerle, mantosunun belindeki sımsıkı düğümle neden geri döndü? Hangimize kıyamadı annem?

Evde iki kişi kaldığımızda, gidenlerin eşyalarının da gitmesi gerek- tiğinde, çekmecelerde, kutularda, kutularda, kutularda, zarflarda, sadece ilk ayları yazılmış irili ufaklı ajandalarda, adresine gitmemiş, okunmadan yırtılmış mektuplarda, cüzdanlarda, kimlik kaplarının gizli gözlerinde, raflara serilmiş deniz manzaralı takvim yapraklarının altında bile o günün sırrını aradım.

Neler neler buldum da yine merakımı gideremedim. Bir asabiyeci anneme reçeteler yazmış. İlaçların adını ben ne yapayım? Dememiş ki, kalbini kırmışlar, onu çaresiz bırakmışlar, çekilen dişleri, okunmuş fasulye tanelerini, mumlu yorgan ipliklerini, boş film kutularını, ölü çiçekleri, en sevdiği eşarbı kuruturken tutturduğu mandalı bile saklamışlar da, onun istikbâlini rüzgâra savuruvermişler.

Nereden nereye. Babama özendim, ben de iki satır yazayım dedim.

Ne beyân-ı hâle cür’et, ne figâna tâkatım var.

Başladığım yere dönebildim mi? Bizde âdet olduğu üzere, evet.

Orhan Cem Çetin





ENG

This text was written by Orhan Cem Çetin for the group show Ak-sayanlar at gallery x-ist’te between 11 March – 17 April 2021, upon invitation by Unlimited Publications, Merve Akar Akgün and Çınar Eslek



We used to live at Salacak, Üsküdar. I wasn’t even at school age yet. One afternoon, my mom, her eyes wet with tears, dressed tightly and left home without saying a word. She was a bit overdressed. Apparently, she wouldn’t be back soon, not before the winter came. A filthy, thick blanket sank over me. I waited in dread for hours. No, obviously she wasn't coming back. I was rather waiting for someone to say something. When she left, four of us were left behind. Four quiet suspects. Which one of us had upset my mother? Could it be me? The blanket now got heavier. I made a toy out of anything I could lay my hands on, so that time would pass.


An egg. Hollow inside. My father was a calligrapher. He opened the egg by cutting a tiny cap at the top, drained it, smeared the inside with glue before replacing the cap. He inscribed a phrase all the way around it and thanked a divine will for finishing at exactly where he started. Whatever it was he wrote...


I guess he wasn't really interested in what he wrote. He was rather interested in the way he wrote; the perfection of the reed pens he hand-carved, the elegance of the wows, alifs and vowel marks he drew and their immaculate positioning, hence, the remarkable agility of his wrist. To be honest, I never wondered what his calligraphy, his art so much praised by everyone, actually meant. I found out about two of them much later. One read, "There are precious books here," and the other one, "Without dental health, there is no overall health."


Why did mom leave? Why did she come back later that night with the same bloodshot eyes and the tight knot around the waist of her coat? Which one of us was it that she decided to spare? When eventually only two of us were left at home and when the possessions of those who departed had to go as well, I searched for the enigma of that fateful day in drawers, boxes, boxes, boxes, envelopes, in day planners large and small written only in the first months, in letters not delivered, letters torn to pieces without being read, wallets, secret compartments of ID pouches, even under wall calendar pages adorned with seascapes, used for lining shelves.


So many discoveries I made, but alas, I still could not satisfy my curiosity. A neurologist had written prescriptions for mom. What am I supposed to do with the names of these drugs? He should have written that they broke her heart and left her stranded. They kept pulled teeth, prayer beans, balls of waxed quilt threads, empty film canisters, dead flowers, even the clothespin she used for drying her favourite scarf, but blowed her destiny into the wind.


Well, well, well. I envied my father, so I thought I'd write a couple of lines myself.

Ne beyân-ı hâle cür’et,

ne figâna tâkatım var.*


Could I get back to where I started?

As is customary with us, yes.



*I have neither the audacity to announce the state I am in, nor any power to lament.


106 görüntüleme