O pencereyi yeniden açmalı mıyız?

2005 senesinden bu yana plato hizmeti vererek televizyon ve sinema yapımlarına ev sahipliği yapan Beykoz Kundura, fabrika döneminde kazan dairesi olarak kullanılan yapıların restorasyonunu tamamlayarak yapıyı bir sinema ve performans alanına dönüştürdü. İstanbul’un hem endüstriyel kültür mirasının hem de sanat mekânlarının önemli örneklerinden biri olan Beykoz Kundura’nın Kültür-Sanat Direktörü Buse Yıldırım’a merak ettiklerimizi sorduk


Röportaj: Merve Akar Akgün


Buse Yıldırım, Fotoğraf: Berk Kır


Osmanlı’nın ilk sanayileşme dönemine tanıklık eden Beykoz Kundura’nın kuruluşu II. Mahmut Dönemi’ne kadar uzanıyor. Uzun bir hikâyesi var Sümerbank’a gelene kadar… Osmanlı’dan kalan ender endüstriyel kültür mekânlarından biri olan Beykoz Kundura Fabrikası’nı dönüştüren ve bir kültür-sanat merkezi hâline getiren sürecin başındaki kişi olarak bu hikâyeyi senden dinlemeyi çok önemsiyorum. Proje nasıl çıktı? Önceliklerin, hissettiğin sorumluluklar, hayallerin nelerdi?


Beykoz Kundura, Osmanlı dönemine kadar uzanan özünde hepimize ait olan bir kültürel miras. Tarihi 1800’lerin başına uzanıyor, Osmanlı döneminde deri ve kâğıt imalathanelerinin bulunduğu bu alan Cumhuriyet’ten sonra Sümerbank Deri ve Kundura Fabrikası olarak faaliyetine devam etmiş. 1980 sonrası düşüşe geçiyor ve 1990’ların sonunda özelleştirme politikasına dahil ediliyor. 2004 senesinden itibaren Yıldırım Holding’in bünyesinde sinema ve televizyon yapımları başta olmak üzere birçok yapıma ve kurumsal etkinliklere ev sahipliği yapıyor. 2015 senesinde ise Kundura Hafıza’nın ilk temeli de olan sözlü tarih çalışmaları başlıyor. 2016 senesinde ilk küçük çapta kültürel etkinliklerine adım atarken, 2017 yazında ilk açık hava film gösterimlerini yapıyor. Bugüne uzanan hikâyesinin tek bir kahramanı yok. Elbette Kundura’nın İstanbul’un önemli kültür ve sanat merkezlerinden birine dönüşmesindeki tüm sürecinde arkasındaki kişi bendim, cesaret veren itici güç (driving force) olarak... Fakat “ben” olarak değil, bir aile olarak ve kolektif bir yapı çerçevesinde buranın yeniden yapılaşmasında çok emek verdik ve hâlâ da veriyoruz. Bu sonu gelmeyecek olan bir hikâye, Kundura zamana olan aidiyetine güvenen biri. Biz onu iyice dinliyoruz ve karşılıklı bir duyarlılıkla ilerliyor tüm süreç. Tesadüflerle ve organik bir şekilde film platosu olarak yeniden işlevlendirilmesiyle başlayıp, tüm bu süreci iyi okuyarak, yaratıcı endüstrinin dinamiklerini ve yerel kültürel kodları görerek doğru bir stratejiyle bir yol haritası belirledik. Bu süreçte en büyük desteği verenler yaratıcı sektörün aktörleri, bu alanda emeği geçen herkesin ve her şeyden çok seyircisinin Beykoz Kundura’ya sahip çıkmasıyla beraber yeniden can, hayat buluyor. Müze yapma şartıyla turizm amaçlı özelleştirilen bir alandan bahsediyoruz; fakat kurumlara müze, turizm gibi kavramlara, yaratıcı bir yaklaşımla içini doldurmaya, tarihi mekânları yeniden işlevlendirme ve yeni bir kimlik inşâsına dair hiçbir yönlendirme yok. 2010 senesinden başlayarak ve ezberlediğimiz yöntemlerden uzaklaşarak uzun bir araştırma sürecinde bulduk kendimizi. Farklı kültürlerden aldığımız farklı danışmanlıklarla uzun dönemlere yayılan çalıştaylarla doğru soruları sorarak aradığımız yanıtlarda beraber ortak akılla ilerledik, gerektiğinde risk alarak ve bil(e) meden ama öğrenerek yol aldık.


Önceliklere gelirsek de en önemlisi Beykoz Kundura’nın hak ettiği değere dönüşmesiydi, dünyada emsalsiz bir alan ve burası hepimizin. Her şeyden öte odağında her daim üretimin olduğu bir alan olarak yaşamaya devam etmesiydi, hayatta kalmanın en önemli sırrı Kundura için de geçerliydi. Geçmişinden güç ve ilham alarak, arkasında bıraktığını hiç unutmayan, zaman zaman geriye dönerek ama ileriye doğru yol alarak… İşletmeci ve sanayici bir aileden gelsem de büyüdüğüm ortamda yaşamım boyunca sanat ile iç içe oldum ve eğitimimi bu doğrultuda aldım. Çok şanslıyım ki bana ailem tarafından geniş bir özgürlük alanı tanındı. Dünyayla kurduğum iletişimin sanattan geçtiğini fark ederek ve buna güvenerek kendi öz yolculuğumu tasarlamıştım. Sanırım Kundura biraz benim kaderim ve hayatımın merkezindeki malzeme. O da benimle şekil aldı. Sanat ve tasarım alanında hem teorik hem pratikteki tüm birikimlerime beden verebilecek bir alan oldu Kundura, ben de onunla beraber büyüdüm. İktisadi odaklı bir girişim değil Beykoz Kundura’nın kültür sanat kimliği; sanatçı iç güdüsü ile zemini kurgulanan bir kimlik aslında. Hatırlıyorum, lise dönemimde Kundura’da vakit geçirdiğimiz günlerde bir şekilde yolumuz eski fabrika çalışanlarıyla kesişirdi. O sohbet sonrası karnınızda ufak bir ağırlık hissederdiniz, belki de Kundura’nın hikâyesi oradan başlıyordu. 2014 senesinin sonuna doğru Türkiye’ye kesin dönüş yaptığımda, Kundura’nın sözlü tarihine başlamak ve hikâyelerin peşinde koşmak ilk yapmak istediklerimden biriydi. Ama nereden nasıl başlayacağını bilememek farklı bir şeyler yapma ve yaratma çabası içindeyken, size yardımcı olmak yerine sadece “ben bilirim”cilikler ve akıl vermeler içinde kendinizi yalnız bulduğunuz da oluyor, belki de en zoru buydu.


Kendi yol yordamınızı ararken diğer yandan Kundura’ya şekil verirken hayallerimizin merkezinde, “dünyalı” olmak vardı. Beykoz Kundura yeni kimliğinde hayat bulurken, dünyayı bir bütün olarak algılaması ve kendisini de bu bütünlüğün içinde yeniden tanımlaması, -geçmişinden ve yerellikten aldığı güç ile- kendini bilerek, dünyayı anlayarak bir bilince erişmesi vardı hep aklımızda. Bağımsız bir şekilde “dünyalı” olarak “kendilik” bilincini kazanması, kendini bilerek de dünyayı idrak etmesi. Bu sebeple ilk adım Kundura Hafıza’yı başlatmak oldu. Geçmişinden kopmadan, değişimin her yönünü iyi anlayarak bir üretim sürecine devam etmek, öznel bir tutumla ve kendilik vurgusuyla yeniden hayat bulmak...


Beykoz Kundura Fabrikası


Türkiye kültürel miraslarını korumak anlamında örnek alabileceğimiz bir politika uygulamıyor. Bütün bu çarpıklık içerisinde yolunu nasıl buldun? Ya da şöyle mi sormalıyım: Restorasyon süreci deneyimi Türkiye gibi bir ülkede nasıldı? Bu soruyu bir yandan da bu arazinin bir ultra-lüks konut ya da ultra-lüks bir otel projesine dönüşmediği için memnun hissederek soruyorum.


Tasarımın ve hikâye anlatımının özünde hep bir kurgu vardır. Bir projeyi yönetmek de aslında bunun gibi, doğru soruları sorarak aradığınız doğru yanıtı bulursunuz ve bu kurgunun zeminini oluşturursunuz. Yaklaşımınızı ne kadar iyi temellendirebilirseniz bu kurgudaki diğer bağlamlarla, tasarım bir o kadar bütüncül bir kuvvet kazanır, aynı zamanda araştırma süresini ne kadar uzun tutarsanız o kadar derinlikli bağlamlar kurarsınız. Ama elbette en önemlisi elinizdeki kumaşı artısıyla eksisiyle iyi tanımanızın gerektiğidir. Yoksa tüm emeğiniz boşa gider. Eğer belirli bir dönemde herkes aynı yönde yol alıyorsa buna eleştirel ve analitik yaklaşarak daha özgün stratejiler kurgulamamız gerekir. Ama hayatta kalmanın da bazı temel ihtiyaçları var, ekonomik olarak, peki gereksinimler doğrultusunda daha yaratıcı ve farklı yöntemler nasıl geliştirebiliriz?


Bir otel projesine dönüşmesi kötü bir şey değil, bir otel projesine neden ve nasıl dönüştüğü önemli. Bu arada şu an Beykoz Kundura’da bir otel mevcut: Çek Evi. Geçmişte fabrikanın teknik revizyonu için o dönem Çekoslovakya’dan gelen mühendislerin kaldığı ve çalıştığı bina olarak öyle bir söylemle takılan bir isim, butik otel olarak işlev görüyor. Kundura’daki çekimlerde, etkinliklerde çalışan kişilerin kaldığı bir konaklama alanı. Belki ileride daha farklı konaklama imkânları sağlanmaya devam edecektir. Önemli olan bu niteliklerin ve kavramları iyi tanımlamak ve yeniden işlevlendirirken gereksinimlerle kültürel ve ekonomik ihtiyaçların doğru orantılı bir şekilde faydalı olacak hâlde konumlandırılabilmesi.


Restorasyon sürecinde elbette mevcutta bulunan yapıları iyice özümsemek en mühimi. Neden tescilli bu binalar, hikâyesi nedir ya da neden bir penceresi kapatılmış? O pencereyi yeniden açmalı mıyız? Nasıl bir senaryo üzerinden hareket etmeliyiz? Restorasyon yapmak belgesel film çekmek gibi, ortada var olan gerçekliğe şekil vererek bir hikâye yazıyorsunuz. Kundura’da tescillenen birçok yapı mevcut ama bir o kadar tescillenmesi gerekirken yetkili kurumların tescillemediği yapılar da vardı. Mesela 50’li yılların sonunda yine o dönem Çekoslovakya’daki Bata ayakkabı fabrikasından gelen mühendislerin yaptığı fonksiyonalistik mimarinin özelliklerini taşıyan Yeni Kundura binası ve eski fabrika kreşi, bunları Beykoz Kundura olarak bizler tescilledik. Çünkü hikâyeleri Kundura’nın yeni hayatı için önem taşıyordu. Aynı zamanda başka restorasyon hikâyeleri keşfetmek çok önemliydi, bu uzun araştırma süresinde, başta Ruhr bölgesi olmak üzere Unesco’nun endüstri kültür mirası rotasındaki alanlara özel inceleme gezileri düzenledik ekip olarak. Bununla beraber Portekiz, İspanya, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerdeki bazı tarihi mekânların korunması ve yeniden işlevlendirilmesine dair çeşitli araştırma gezileri yapıldı. Araştırarak, emin adımlarla -belki yavaş- ilerleyerek yol almak en iyisi/doğrusu/sağlıklısı, bir mirası yeniden işlevlendirmenin yeniden bir üretim ağına katkı sağlayan döngüsel bir yapı üzerine kurmayı önemsiyoruz. Bu üretim ağının sağlıklı sürdürülebilir bir yapıda devamı için de erişebilirliği yönetmek zorundayız.


Yeni Kundura

Hafıza


Etnografik saha araştırmaları ve sözlü tarih çalışmaları ışığında Kundura Hafıza projesini yürüttünüz. Özellikle de Sümerbank zamanında çalışan Beykoz Kundura Fabrikası için bir ekosistem diyebiliriz. Ziyaretçiler müzeyi gördükten sonra bunu çok daha iyi kavrayabiliyor. Fabrikanın hikâyesi çok etkileyici, bu nebze yüksek bir aidiyet kültürü günümüzde neredeyse kalmadı diyebiliriz belki de… Bu proje nasıl bir müzeye dönüştü? Kundura Hafıza Kültürel Mirası Koruma Derneği ne zaman kuruldu ve devreye girdi? Düzenli olarak çocuk atölyeleri de düzenlediğinizi biliyorum.


Henüz müze demiyoruz, şimdilik Kundura Hafıza projesinin sergi alanı ama müze olmak adına ufak adımlar atmaya başladık. Her şeyin zeminini oluşturacak anlatıları inşa ederek kurumsallaşmayı daha sağlıklı buluyoruz. Müze yapma şartıyla özelleştirilen bir alan Beykoz Kundura ama bu, müze yaklaşımını daha etkin ve dinamik bir platform olarak nasıl kurgulayabiliriz diye düşünürken, içimdeki hikâye avcısının sözlü tarih yöntemiyle karşılaşmasıyla başladı. Proje olarak başlamışken bugün somut olan ve olmayan kültürel mirası koruma adına dernek çatısında dönüşen bir yapı Kundura Hafıza. Eski fabrika çalışanlarıyla yaptığımız görüşmeler 2015 senesinden beri 200’ü aştı, onların katkılarıyla büyüyen binlerce fotoğraf ve obje var. Zaten fabrika döneminden kalan tarihi tescillenen makineler ve bizim inisiyatifimizle korumaya aldığımız kâğıt ve benzeri birçok efemera mevcut ama onlar anlatılar ve hikâyelerle hayat buluyor. Tüm bu birikimin ilk sonuç ürünü sergi, girizgâh niteliğinde Sümerbank ekolünü ve fabrikanın geçmişine dair bir yolculuğa davet ediyor bizleri. İleride farklı sergilere, etkinliklere yer vermeyi planlıyoruz, ayrıca çocuk atölyeleri ile kültürel mirası duygu odaklı korumaya yönelik aktiviteler gerçekleştiriyoruz. Yavaş yavaş, ilerleyen zamanlarda hafıza kavramına ve kültürel mirası korumaya dair birçok yeni ve yaratıcı proje üretecek bir müzeye dönüşeceğiz.


Kundura Sahne

Kundura Sinema & Sahne


Ayrıca eğitimini de aldığın Sinema, Beykoz Kundura’nın yapıtaşlarından birini oluşturuyor. Bir eşine daha rastlamadığım bir sinema salonunuz var. Hem görsel ve hem içeriğe dair detaylardan bütün etapların titizlikle gerçekleştirildiğini fark ediyorum. Bütün bu kurguda kimlerle birlikte çalıştınız? İstanbul’da sinema alanında çalışırken/programlamalar yaparken ne gibi eksiklikleri kapatmaya yöneldiniz ya da böyle bir yöneliminiz oldu mu? Sinema, Sahne ve Hafıza her daim açık olan kısımlar ancak süreli sergiler ya da sezona göre açık hava programları da bulunuyor. Bunların en kıymetlilerinden biri de Bir Yaz Gecesi Festivali. Bu programları kurgularken gözettiklerinneler oluyor?


Elbette sinemanın kürasyon politikasını tasarlarken genel yapılmakta olanları incelerken eksikleri tespit ediyorsunuz ama özel bir girişim olarak bu eksikleri tamamlama gibi büyük bir iddia çok samimi gelmiyor bana, kısır döngüleri kırmak bir motivasyon olabiliyor elbette ama belki bizim haddimiz değil özünde bu tarz eksikleri tamamlama eğitim sisteminden başlayan çok büyük kökten değişimlerin gerekliliğine kadar uzanıyor. Bizim çıkış yolumuz her zaman Beykoz Kundura’nın kendisi, İstanbul’daki konumu ve “dünyalı” olma derdinden başlıyor. Aynı zamanda ilham aldığım ve yurt dışındaki yaşamım boyunca beslendiğim kurumların kültür politikalarına bakarak ve yerel kodlarla beraber nasıl uygulanabileceğine dair hep yöntemler aradığım çok oldu. Bu süre içinde sizi iyi anlayan, yaptıklarınızın ya da yapmaya çalıştıklarınızın değerini bilen ve her şeyden öte sizinle aynı dili konuşan danışmanlarınızın olması çok önemli. Bu süreçte her zamanda desteklerini ihmal etmeyen sinema program danışmanlarımız Elif Rongen Kaynakçı ve Pia Chakraverti-Wuerthewein’nın katkılarını çok önemsiyorum.


Kundura Hafıza’daki sözlü tarih görüşmelerindeki araştırma sorumuz daha çok fabrikadaki sosyal hayatı keşfetmeye odaklıydı, eskiden fabrikanın sineması vardı (projektörünü hâlâ koru - yoruz, gelenleri sinemanın fuayesinde karşılıyor). Peki burada hangi filmleri izliyorlardı? Ben Hur’den Esther Williams’ın filmlerine ve Yeşilçam klasiklerine uzanan bir yelpaze ile karşılaşın - ca klasik film pazarını ve Elif Rongen Kaynakçı’nın desteğiyle sessiz film dünyasını ve repertuar sineması kavramını keşfettim. Sinema sanatçısı olarak beslendiğim yaratıcı belgesel sineması - nın evreninde ise etkilendiğim ve programdaki diğer filmlerle konuşabilecek eserleri seçerek geniş bir bağlam üzerinden programları kurguluyorum. Bir Yaz Gecesi Festivali ise farklı temalar ve isimlerle başladı ve artık tam kimliğine kavuştu, pandemide açık havanın imkânlarının sınır - larını zorlayarak, film ve müziğin bir arada olduğu geçirgen ve iç içe geçen bütüncül ilişkilerin - den yola çıkan kürasyonlarla her yaz Boğaz kenarındaseyircisine kavuşuyor.


 

"Proje olarak başlamışken bugün somut olan ve olmayan kültürel mirası koruma adına dernek çatısında dönüşen bir yapı Kundura Hafıza. Eski fabrika çalışanlarıyla yaptığımız görüşmeler 2015 senesinden beri 200’ü aştı, onların katkılarıyla büyüyen binlerce fotoğraf ve obje var."

 

Türkiye’nin -hatta dünyanın- mevcut durumu çerçevesinde kültür-sanat sektörünün çıkmazları neler olabilir?


Çok zor bir soru oldu. (Gülüyor.) Türkiye için konuşursak, bazen ben de kendime soruyo - rum, kurumlar neden öznel tutumlarıyla güçlü olmaya odaklanırken başkalarıyla dayanışma içinde olmakta bir o kadar zorlanırlar? Birden fazla yanıtım olabilir buna: Profesyonel olmak yerine politik olmayı tercih ederken -ki samimiyetsizliğimiz bir yandan yaratıcılığın merkezine otururken- yenilikçiliğe dair bir şey üretmekte zorlanmamız. Ama kendimizi hep yenilikçi diye tanımlama gayretinde olmamız, üretimimizi nasıl daha nitelikli yapabiliriz ve iyileştirebiliriz diye düşündüğümüze bu kadar inanırken aslında hep kendimizi tekrar ediyor olmamız ve he - men, “olma” hâline odaklanıyor olmamız… Kaynakların kısıtlı olmasından şikâyet ederken, var olan kaynakları etkili kullanmaya yönelme çabamızın eksik olması. Belki de neye bağımlı ney - den bağımsız olduğumuzun tanımını yapmaya çalışırken, kazanmamız gereken farkındalıklara dair yeterince düşünmüyor olmamız. İçinde bulunduğumuz kısır döngüyü sorgularken onu kır - mak yerine günü kurtarmaya çalışıyor olmamız. Nitelikli iş gücüyle beraber nitelikli iş üretimi - nin eksikliğini sorgularken, otoritenin eksikliğini kaçırıyor olmamız ya da doğru kişilerde oto - rite algısının kazanılmasına odaklanmıyor olmamız. Her şeyden öte kültür alanındaki meseleleri sadece yerelden ibaret kalıp küresel perspektiften okuyamıyor olmamız ve gittikçe merak duygumuzu fazlasıyla kaybetmeye başlamamız ve umutsuzluğa alışmamız...


Kundura Açık Hava Sineması


Beykoz Kundura’da bugün ilgililerin odağında tuttuğu, çok kapsamlı ve kaliteli bir sahne sanatları programını sunuyorsunuz. Bu noktada bakış açınızı da tanımak, anlamak çok isterim. Sence performansın özü nedir?


Kundura Sahne’nin kürasyon yaklaşımında aslında benzer soruları soruyoruz, araştırmacı bir tutumla performans pratiğini sorgulayan bir alan yaratmayı istiyoruz. Performans benim için onu var eden tüm öğelerin muğlaklığının kesişim alanı. Sadece sahne ile sınırlı olmayan, oyuncu ve seyirci kavramlarının muğlaklaştığı alanlarla beraber, performansın anlatının ger - çekliği ve kurmacanın muğlaklığında, mekân-zamansal düzlemde gizlendiğine inanıyorum. Onu sadece seyir hâlindeki deneyimine göre görür ve tanımlar. Aynı zamanda Kundura Sahne olarak performansın temelinde bilgi üretiminin bedensel, fiziki bir formda şekillenmiş hâlini (embodied knowledge) arıyoruz. Görsel antropoloji ve etnografik yöntemlerle pratik yapan bir belgesel sinemacı olarak yaşamın kendisini bir sahne gibi görmeye başlıyor ve gündelik haya - tın performatif öğelerini keşfetmeye odaklanırken buluyorum kendimi. Bilgi veya gerçeklik malzemesi yaratıcı araştırma yöntemleriyle dönüştürülebilir ve yorumlanabilir ve bir perfor - mans ile şekil alabilir. Her ne kadar program yapımızda ana başlığımızı “çağdaş tiyatroda belgesel türü”ne odaklandığımızı belirtsek de özünde, araştırma odaklı performans pratiğine dair üretimlerin sağlanmasına alan açmak ve aynı zamanda üretilenleri de seyirci/katılımcı - larla buluşturmak istiyoruz.


Buse Yıldırım, Fotoğraf: Berk Kır

Bugüne kadar Kundura’da sahnelenen ve seni en çok etkileyen yapıt ne oldu?


Pandemiden dolayı sahnemizin açılışını epey ertelemek zorunda kaldık. Geçtiğimiz Ekim ayından itibaren yavaş yavaş ertelediğimiz programlara yer vermeye başladık. Önümüzdeki bahar aylarından itibaren yerli ve yabancı programlarla beraber düzenli programına geçiş yapacak. Fakat kapalı mekânlara mesafeli olduğumuz bu süreçlerde yaşadığımız şehirle, evlerimizde uzun karantina dönemlerini geçirdikten sonra dış dünyayla kurduğumuz ilişkiyi sorguladığımız bir dönemde Berlinli belgesel tiyatro kolektifi Rimini Protokoll’ün 50’den fazla şehirde uyarladığı Remote X projesinin İstanbul uyarlamasının yerel yapımını üstlendik. Belirli bir dramaturjik yapı çerçevesinde gerçekleşiyor, Kadıköy sokaklarında performatif bir şehir turu yapısında yapay sentetik bir sesin (tıpkı navigasyon uygulamalarındaki ses gibi) yönlendirmesi ile bir grup seyirci/katılımcı ile gerçekleşen bir etkinlik. 2020 Eylül ayında prömiyerini yaptık, ikinci edisyonuna ise 2021 yazından itibaren sene sonuna kadar devam ettik, 40’ı aşan temsillerle belki her gün geçtiğimiz sokaklara bambaşka bir gözle bakmamızı sağladı. Her seferinde katıldığımda farklı hislerin uyandırdığı bir oyun oldu, o an karşınıza çıkanın daha da zenginleştirdiği ve derinleştirdiği, bir seferinin diğeriyle asla uyumlanmadığı bir olma hâline teslim olmak çok iyi hissettiriyordu. Tıpkı uyandığımız her günün aynı gibi gelmesi ama farklı olması gibi? Kamusal alanda geçmesinin ise bambaşka bir değeri var, araştırma sürecinde bile rota için güzergahları araştırırken, İstanbul’un güzelliğinin ve yaşamın aslında ara sokaklarda olduğunu, bildiğimiz ama tanımadığımız caddelerine saklandığını fark etmiştim. Pek kolay olmayan bir yapım süreciydi operasyon açısından ama aynı zamanda da en keyiflisiydi. Oyunun bittiği son durakta şehre bir terastan bakıyoruz, ufuk çizgisini ararken her seferinde bambaşka bir mutluluk hissinde buluyorum kendimi.



Beykoz Kundura 2022 yılında neler yapmaya hazırlanıyor?


Pek çok yeni projenin yanı sıra, iç mekânlara dönüş için de ilham veren bir programımız var. Belki birkaçından bahsedebilirim; yeni yılın gelmesiyle ilk misafir sanatçı programımıza ve davet ettiğimiz sanatçılarımızı ağırlamaya başlıyoruz. Bunun heyecanı içindeyiz. Programımızın adı Vardiya, Kundura Sahne ve Kundura Hafıza’yı bağlayan bir program başlığı. Sanatçılarla arşivi korunmasına dair nöbet tuttukları bir çalışma dizilimi tasarladık. Aslında nöbete gelen sanatçıya arşivi emanet ediyoruz. Arşivle ilişkisini kuvvetlendirmeyi ve böylece kendi pratiğinin yöntemlerini farklı araştırma metotlarıyla keşfederek geliştirmesini görmek istiyoruz. Bu vardiyalı çalışma ve araştırma sisteminde ortaya çıkan deneyimlerini ve konsept oluşumları seyirciye açık bir programda paylaşacağız. Aynı zamanda Kundura Sahne’nin kürasyon politikasını daha iyi aktarmak adına farklı konuşma serileri düzenleyeceğiz.


KunduraLab çatısı altındaki oluşumlarda aynı zamanda çeşitlenecek, araştırma odaklı sanat pratiği kapsamında disiplinlerarası birçok üreticinin faydalanabileceği deneyimsel atölye çalışmaları yapacağız hem sinema hem de sahne üzerinden farklı projelerin ve karşılaşmaların ortam sağlayan bu çalışma dizilimleri gerçekleştireceğiz. Geçen sene Theater Rotterdam ile ortaklaşa ilkini yaptığımız PerformLab bu sene de devam ediyor, aynı şekilde FelsefeLab konuşmalarımız da...


Kapalı sinemamıza yeniden kavuşmanın heyecanıyla Kundura Sinema’ya çok özel bir program hazırladık. Kış sezonunda restore klasik filmler ve yakın dönemden ödüllü belgesellerden oluşan bir seçki bekliyor olacak izleyiciyi. Ve elbette, her yaz olduğu gibi Bir Yaz Gecesi Festivali’nde Boğaz kenarında ve açık havada canlı müzik eşliğinde sessiz film gösterimlerine de devam edeceğiz.