Manzara korkunçtur


Galerist’in ev sahipliği yaptığı, Yekhan Pınarlıgil küratörlüğündeki 13 Aylı Bir Yılda sergisi geçtiğimiz günlerde sona erdi. Sanatçılar Halida Boughriet, Nicolas Descottes, Anne-Charlotte Finel, Noémie Goudal, Berat Işık ve Yusuf Sevinçli’nin eserlerinin bir arada sunulduğu serginin tarif ettiği distopik manzaraya yakından bakıyoruz


Yazı: Hüseyin Gökçe


Noéme Goudal, Combat, 2012, C-prnt, 168 x 188 cm, Ed. 6/7 + 2 AP


Yekhan Pınarlıgil küratörlüğündeki 13 Aylı Bir Yılda, felaket sonrasından yola çıkıyor ve felaketin etkisinin hâlâ devam ettiği üzerine bir anlatı kuruyor. O nedenle de karanlık ve ürkütücü bir yöne sahip. Dünyayı, doğayı ve gündelik olanı bir manzaraya dönüştürürken, bunun sonucu olarak korkunç ve ölümcül manzaralarla baş başa kaldığımızı gösteriyor. Ondan bir dışarısı olmadığı gibi, buna bağlı içerinin de daha kötü bir hale geldiğinin altını çiziyor. Ama bütün bu karamsar tabloya rağmen devam edebilmeye dair söylediği ve vurguladığı bir şeyler var. Dışarısı denilen yeri yeniden icat etmemiz gerekliliği ise sergi boyunca acil bir şekilde kendini hissettiriyor. Bu gereklilik, hiyerarşik olmayan yatay örgütlenmelerle şimdi ve burada olmanın sevincini ve kuvvetini hep beraber büyüterek canlı ve cansız varlıklara yapılan korkunç sömürüye dur diyebileceğimizi ve eğer bu şekilde giderse başka felaketlerle karşılaşma olasılığımızın artacağı sonucunu da beraberinde getiriyor.


Anne-Charlotte Finel, Entre Chien Et Loup, 2015, HD video, renk, 5’44’’, Ed. 2/5 + 2 AP, Sanatçının ve Galerie Jousse Entreprise’nin izniyle.


İlk olarak, Anne-Charlotte Finel’in Entre Chien Et Loup adlı video çalışmasına konuk oluyoruz. Dünyanın herhangi bir yerinde puslu bir sabah, geyikler bu kirliliğe aldırış edecek durumda değiller. Çünkü açlar. Büyük bir iştahla ağızlarını dolduruyorlar. Bir yandan da her zamanki gibi etrafı kolaçan ediyor ve tetikteler. Arkalarında belli belirsiz yükselen binaların çirkin silüeti tarafından kuşatılmış gibiler. Bir süre sonra bir adam koşarak yanlarından geçiyor. Daha sağlıklı bir yaşam için. Doğayla bu anlamda bu derece iç içe olmakta ciddi bir sorun da var. O binalardan bakanlarda bir manzara duygusu oluşurken -ki bu sakinlik ve huzur duygusudur ve sessizlik önemlidir- doğayla kurulan ilişki, manzarada yer alan canlılarda büyük bir tedirginlik ve kaygının oluşmasına neden oluyor. Bir müddet sonra ise bu durumun olağan olduğu hissi yerleşiyor. İçinde şiddet barındıran bu tür şeylerin olağan hale gelmesi kadar ürkütücü bir şey yoktur. Bu açıdan bakıldığında manzara korkunçtur. Bir uzama ve onun oluşturduğu duygulara sahip olmak için uygulanan şiddetin ve sömürünün haddi hesabı belli değildir. Buna bir son vermemiz gerekiyor. Durum videoda görüleceği üzere gittikçe daha kasvetli ve ürkütücü bir hal alıyor. Kısa bir süre sonra da görüntüde geyiklerin olmayacağı ve her şeyin bir sis içinde kalacağı seziliyor.


Nicolas Descottes, Syrjajeve n°1/9, 2000, C-prnt, 50 x 60 cm, Ed. 2/10 + 1 AP


Bu sis halini, imaj bombardımanı altında kalmaya da benzetebiliriz. Gözlerimiz şeyleri görebilmek için daha fazla büyümek ve kıpırtısız bir şekilde açık olmak isteyecektir. Çünkü şeyler seçilememektedir. İmajlar belki de o kadar korkutucudur ki gözlerimiz hayret, korku, endişeden dolayı kırpmayabilir. Öte yandan bu kadar imajla dolmak da bir anlam ve bağlam bütünü oluşmasını engellemektedir.


“İrkilen, kaçan, yönünü değiştiren, şaşıran, ani reflekslerle elini kurtarmaya çalışan insanlar… Birbirimizden bu kadar kaçacak kadar birbirimize ne yapmış olabiliriz? Bu güvensizlik hali neden bu kadar ciddi bir boyuta taşındı? Neden bu kadar birbirimizden korkuyoruz ve kaçıyoruz? Birbirimizin elini sımsıkı, dostça, arkadaşça saracağımız ve oradan beraber icat edebileceğimiz daha bir sürü yaşamlar varken...”


Her yanımızı saran, görme ve idrak etmemizi engelleyen sis, temsil kodlarının sürekliliğine neden olabilir. Kurgulanmış ve bundan dolayı yeniden ve yeniden kötülüğe uğramış o kadar çok anlatı var ki, bu tersten kurgulanarak asıl sorunun kaynağına inilebilir. Kaynak ters yüz edilebilir. Berat Işık'ın Lâl adlı eserinde olduğu gibi, bir lanetten dolayı başına yılanların dadandığı Medusa'nın kafasında dillerin çıkmasının bu kadim anlatıyı darma duman ettiği söylenebilir.


Berat Işık, Lâl, 2021, mermer tozu, polyester, 62.5 x 36.4 x 40.7 cm, Ed. 1/2 + 1 AP


Bu sis hali şöyle karşılık da bulabilir. Gittikçe bir dışarısının olmadığı belirgin hale gelebilir. “Bir dışarısı yoksa neredeyiz?” diyerek kendimizi bulabiliriz. Dışarısının mümkün olduğunu tekrar ne zaman tahayyül edip, harekete geçeceğimiz ise sürekli bir kıyıda bekler bu sürede. Ancak hep birlikte mümkün olacağını düşünecek zamanı doğanın bize cömertçe sunacağı eşikleri çoktan geçmiş de olabiliriz.


İçerisi dediğimiz, güvenli ve konfor alanlarını çevreleyen yapıların da bu arada kendi düzeni, ritmi ve dokusunda çatırdamalar oluyordur. O geometride, yolunda gitmeyen ama yine de buna rağmen yıkılmayıp ayakta duran bir çeşit gerçeküstü durumlar meydana geliyordur. Fazla içerisiyle dolmak da kendi yoğunluğunu ve kaotik durumunu bir süre sonra dayatır. Bu da şu şekilde düzelebilir. Birgül Oğuz'dan ödünçle söylersek "bir şeyin dışarıda dinmesi gerekir. Bazen bir şey dışarıda diner. Bazen bir şey ancak dışarıda dinebilir" (İstasyon - Metis Yayınları). Ama dışarısı dediğimizin de içerisinden bir farkı kalmadığını belirtir sergi boyunca Yekhan Pınarlıgil. Çünkü dışarısı diye bir şey neredeyse kalmamıştır.


Yusuf Sevinçli, Post 007, 2011, Pigment baskı, 80 x 120 cm, Ed. 2/5 + 1 AP


Bir yerde kıyamet sonrasına ait bir görüntü, durum ya da olayla karşılaştığımızda bu biraz tanıdık gelir. Gündelik ve gerçek olanla bir bağının olduğunu fark ederiz. Ya da oradaki bir imgenin karşılaştığımız durumla benzerliği dikkat çekicidir. Bu benzerliklerin son yıllarda gittikçe arttığı söylenebilir. Ama yine de içinde bulunduğumuz durum bunun felaket sonrasına ait olmadığı yönündedir. Kıyamet senaryoları hep sonlara ilişkin anlatılarda ele alındığı için, her şey daha tam olarak gerçekleşmemiştir.

“Kırılgan oluşları önemsememenin, ihmal etmenin, onların duygu, haz ve istekleri ve varoluş nedenlerini kabul etmemenin ve en acısı da bunun en yakınlar tarafından yapılması kadar o oluşu inciten hiçbir şey olmasa gerek.”


Fotoğraf sanatçısı Yusuf Sevinçli'nin işleri bu aralıkta duruyor. Gündeliğin içinde gerçekleşen olağan dışı olayları fotoğraflayarak felaket sonrasıyla bir benzerlik kuruyor. Kasvetli ve karanlık durumların olağan hayat içinde belirgin hale geldiği görülüyor. Siyah ve beyazın kontrast etkisini de buna ekleyebiliriz.


Halida Boughriet'in Hareket adlı video çalışmasında sanatçının Paris'in bir sokağına tuttuğu kamerasından ellerin birbiriyle ilişkisizliğini izliyoruz. Oldukça kozmopolit bir mahallenin bir sokağında kaldırımda yürürken gelip geçenlerin ellerini tutmak isteyen bir kadının bu arzusunun karşılık görmediği fark ediliyor. İrkilen, kaçan, yönünü değiştiren, şaşıran, ani reflekslerle elini kurtarmaya çalışan insanlar… Birbirimizden bu kadar kaçacak kadar birbirimize ne yapmış olabiliriz? Bu güvensizlik hali neden bu kadar ciddi bir boyuta taşındı? Neden bu kadar birbirimizden korkuyoruz ve kaçıyoruz? Birbirimizin elini sımsıkı, dostça, arkadaşça saracağımız ve oradan beraber icat edebileceğimiz daha bir sürü yaşamlar varken... Deleuze, yönetmen Robert Bresson'un sinemaya dokunma duygusunu kazandıran birisi olduğunu belirtir. Birbiriyle ilişkisi kalmamış insanlar arasında ellerin uzatılmasına ve o uzatılan elin tutulması için "Bresson'un ellerine" ihtiyacımız var.


Halida Boughriet, Action (Hareket), 2003, DV PAL, video, siyah-beyaz, ses, 6′, Centre Georges Pompidou koleksiyonu, Paris, Fransa


Serginin başlığına ilham veren film, yönetmen Rainer Werner Fassbinder’in 1978 yapımı karanlık başyapıtı. Pınarlıgil, filmin açılış monoloğuna katalog metninde yer veriyor: “Her yedi yıldan bir tanesi kamer yıldır. Bu yıllarda duygularının boyunduruğu altında olan insanlar ağır depresyonlara maruz kalırlar. Ama 1978 gibi kamer bir yıl aynı zamanda 13 aylı bir yılsa bu durum sıklıkla kişisel felaketlere yol açar.”


Zamanla ilgili ciddi bir sorunumuz var. Döngüsel zamandan, çizgisel zamanın kollarına atıldığımızda bu sorun daha da derinleşti. Neredeyse şeylerin ve insanların kendi zamanları elinden alındı. İşleyişi ve ritmi üretim ilişkilerine devredildi. Bu işleyişin sonuçlarını her geçen gün yaşıyoruz. O zaman anlayışının ve pratiğinin korkutucu bir faşizm geçmişi olduğunu da hatırlatalım. Böyle bir zaman anlayışı serginin geneline yayılıyor. Bu geçmişin, Fassbinder’in filminde sevdiği adam için cinsiyet değiştirerek kadın olan Elvira’nın uçuruma doğru sürüklenme hikâyesine de yansıdığı söylenebilir. Kırılgan oluşları önemsememenin, ihmal etmenin, onların duygu, haz ve istekleri ve varoluş nedenlerini kabul etmemenin ve en acısı da bunun en yakınlar tarafından yapılması kadar o oluşu inciten hiçbir şey olmasa gerek. Ve bu yaralar, sarılamayacak şekilde olduğunda daha vahim sonuçlarla karşılaşabiliriz. Ingeborg Bachman’dan alıntılayarak faşizm “İnsanlar arasındaki ilişkilerde başlar.” Bunun "Alman" ve herhangi bir ulus geçmişi vardır. Daha öncesine gidersek sömürgeci dönemi vardır. Bütün bunların bu sergiyle ne alakası var diye bir soru gelebilir. Elbette büyük bir ilişkisi var. Bunların her birinin birer felaket olduğunu ancak tarihin her döneminde kırılgan oluşa sahip olanlar iyi bilirler. Bu geçmişlerin yarattığı felaketleri deneyimlemiyor muyuz? Bu sergideki eserlerin de çoğunlukla bu geçmişten arta kalanla alakalı olduğu söylenebilir.


Noémie Goudal, Soulèvement II, 2018, Inkjet baskı, 150 x 120 cm, Ed. 4/5 + 2 AP


O halde asıl distopya, mülksüzleştirenlerin herkese ait olanı, birileri adına çitlemesi durumudur. İlk önce sömürgelerde başlayan bu süreç daha sonra olabildiğince birilerini mülk sahibi yapma şeklinde gerçekleşti. Çocuğundan başka hiçbir şeyi olmayandan artı değer üreterek, canlı ve cansız her şeyi korkunç bir sömürüye tabii tutularak ilerledi. Bunu korumak için modern devletler icat edildi. Onun bürokrasisi, hukuku mülkiyetin nasıl üleşileceği yönünde kararlar alıp duruyor. Kaynakları kimin hangi amaç ve kar için kullanacağını belirliyor. Sömürüyü meşrulaştırmak için farklı yollara başvurabildikleri gibi zor kullanma tekelini de elinde bulunduruyorlar. "Mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi" gerekirken bunun tersi yönde bir arzu var. Mülkiyetsizliğin ne olduğunu bilmiyoruz. Ondan felaketler eksik olmuyor. Giderek katlanıyor ve artıyor. Asıl ölümcül ve korkunç olanın mülkiyet olduğunu ısrarla vurgulamalıyız. Bundan kurtulmak, buna son vermek için bugün ne yaptığımızı kendimize sormamız gerekiyor.