Kurtuluşa kadar sanat!

Sanatsal refleksleri hızlı ve kara mizahı yetkinlikle kullanan Ali Cabbar’ın son kitabı System Error Masa Yayıncılık imzasıyla yayımlandı. Kapağında fitili ateşlenmiş bir bomba görselinden başka hiçbir şeyin yer almadığı yeni kitabı üzerinden Cabbar ile kentsel dönüşümden kültürel dönüşüme, uzaya iletilen görüntülerden Türkiye’nin yakın geçmişine kadar farklı birçok konuda sohbet ettik


Röportaj: Sinan Eren Erk

Fotoğraflar: Ali Cabbar



Yazın son günlerinden birinde Ali Cabbar’la çocukluğunun geçtiği Kadıköy’ün Yeldeğirmeni Mahallesi’nde buluştuk. Belçika’dan gelmişti ve kısa süreliğine Türkiye’deydi. Bizi bir araya getiren ise son kitabı System Error (Sistem Hatası) oldu ve kısa bir sohbetin ardından sıra kitaba geldi. Sanatsal refleksleri hızlı ve kara mizahı yetkinlikle kullanan sanatçının, kapağında fitili ateşlenmiş bir bomba görselinden başka hiçbir şeyin yer almadığı yeni kitabıyla ilk karşılaştığımda beni tam olarak nelerin beklediğini tahmin edememiştim. Orada geçirdiğimiz kısa süre içinde sonrasında detaylıca inceleyeceğim kitaba ancak hızla göz gezdirebildim ama o gün kentsel dönüşümden kültürel dönüşüme, uzaya iletilen görüntülerden Türkiye’nin yakın geçmişine kadar farklı birçok konuda konuştuk ve kendi “sistem hatalarımızı” tartıştık. Günün sonunda onunla bir röportaj yapmaya karar vermiştik.


Aşağıdaki diyalog 2020’nin sonlarında başlayan ve 2021’in ilk ayını kapsayan bir süreye yayılarak Türkiye ile Belçika arasında mekik dokuyan bir seri e-posta üzerinden şekillendi. Düşüncelerimizi bir araya getirirken bizi en az yazı kadar ortak bir paydada buluşturan ve System Error’ın çekirdeğini oluşturan şeylerden biri olan satrancı bir yöntem olarak kullanmaya karar verdik. Yazarla sanatçıyı karşı karşıya getiren bu maçta Ali Cabbar, “otoriteye” otoritenin yöntemiyle karşılık vererek hamle yaparken bir satranç bilgisayarından destek aldı. Ve sanatçının tüm işlerindeki kara mizaha yakışır biçimde yazar için seçtiği en uygun rakip, elbette bilgisayarın en düşük seviyesi oldu. (1)



Satranç taşları, 1981



System Error, yakın zamanda yayımlandı. Kitabın hazırlık aşaması elbette önceye dayanıyor ama pandeminin yarattığı “acil durum” henüz geçmemişken bu kitabı yayınlama kararını nasıl aldın?


Kitabı, 2019’da Adas’ta yaptığım Monster (ge.net.i.cal.ly.mod.i.fied) sergisinden önce yayımlamayı düşünüyordum ama aynı yıl biri Split Güzel Sanatlar Müzesi’nde olmak üzere iki kişisel sergi hazırlığının yarattığı yoğunluktan dolayı ertelemek zorunda kaldım. Pandeminin başlangıcında, ben de dahil hiç kimse durumun ciddiyetinin farkında değildi. Donald Trump kadar aptalca tepkiler göstermedik belki ama uzmanların, en az iki sene daha dikkatli olmamız gerektiği uyarılarına da inanmak istemedik. O nedenle System Error için yeni deadline belirledim. Ayrıca karantina ve sokağa çıkma yasakları kitap üzerinde daha rahat çalışacak bir ortam yarattı. Bu süreçte kitabın eski tasarımları çöpe atıldı, ismi değişti, senin “acil durum” dediğin “yeni zamanlara” uygun olarak değişim geçirdi. Salgının ikinci dalgası yükselirken yayınlandı ve dağıtıldı.

Bu koşullar altında kitabı yayınlamak gerekli miydi, değil miydi diye soruyorsan, kötümser bir yaklaşımla, belki gelecekte bugünleri bile arayabiliriz diye yanıt verebilirim. Son beş, on sene içinde dünyada ve Türkiye’de yaşadığımız olayları bazan Facebook’un memory hatırlatmalarında gördüğümde dehşet içinde kalıyorum ve bu kadar kısa sürede bunları unuttuğum için utanç duyuyorum. IŞİD, Ortadoğu’da devlet kurmuştu; İstanbul, Ankara, Paris, Brüksel ve Londra’da İslamcı teröristlerin ve canlı bombaların saldırıları sonucu insanlar ölüyordu, sokağa çıkmaya korkar olmuştuk.


Ama, klişe bir cümleyle, hayat devam ediyor; elimizdeki imkanlar elverdiği ölçüde projelerimizi hayata geçirmeye ve yaşamaya devam etmeliyiz. Pandemi olaya yeni bir boyut ekledi, dram kattı. Kâbus bir yıl geçirdik. Kavramsal çerçevesi nedeniyle kitabın bu sene yayınlanmış olması gerekiyordu ve bunu gerçekleştirmiş olmaktan mutluyum. System Error aslında 40. yılında 12 Eylül dönemi ile benim hesaplaşma defterim gibi bir şey oldu. Kitabın basılmasıyla kendimi psikoanaliz kanapesinden kalkmış gibi hissediyorum.



Kitap ne tam bir retrospektif ne de alışılmış anlamıyla bir sanatçı kitabı gibi kurgulanmış. Örneğin tüm yazılar kitabın ön kapağının içinde kitabın geri kalanından farklı bir kâğıtta ve farklı bir yerde duruyor. Görsellerin olduğu bölümde ise son sayfada toplu olarak verilen eser künyeleri ve seni tanıtan kısa paragraf haricinde neredeyse hiç yazı yok. Dolayısıyla okuyucu kapağın içine neredeyse gizlenmiş denilebilecek şekilde yerleştirilmiş beş yazıdan sonra eserlerinin yalın görselleriyle karşılaşıyor. Hatta neredeyse bunun bir kitaptan çok bir sergi olduğu söylenebilir. Tasarımını da yaptığın bu kitabı böyle düzenlemenin nedeni neydi?


“Kitaptan çok bir sergi olmuş” tanımlamanı çok sevdim! Dediğin gibi, alışılmış kitap türlerinden farklı bir yerde duruyor. Bu nedenle yazıların olduğu eke kısa bir sunum koyduk ve System Error’ın iki yayının, bir sanatçı kitabı ile bir metin ekinin bileşiminden oluşan deneysel bir yayın olduğunu açıkladık. Sanatçı kitabının adı sistemdeki yanlışlıklara gönderme yaptığı için, metin ekinin adı da yazım hatalarına gönderme yapan Typo (tahsis) oldu. Ön kapağın arkasına gizlediğimiz bu ekin editörlüğünü Viyana’da yaşayan küratör Başak Şenova yaptı.


Kitabı eline alan birçok kişi bu ekin varlığını hemen fark etmedi. Belki kitabı bir kez daha incelediklerinde bu bölümü keşfedecek ve yazıları okuduklarında, sanatçının yaşamına ve çalışma yöntemine ait yeni bazı gerçekleri öğrenecekler. Ayrıca Typo ekindeki yazıların, bir yap-boz parçalarını andırır şekilde, soyut lekeler halinde yerleştirilmesi de sanatçı hakkında bilinenlerle bilinmeyenlerin ilk kez biraraya geldiği, puzzle’ın tamamlandığı duygusunu güçlendirdi. Yazı ve görsele kendi alanlarını vererek saygı göstermiş olduk, birinin diğerinin önüne geçme ihtimalini engelledik. Kitabı henüz almamış olanlar bu yazıları benim web sayfamdan Türkçe ve İngilizce olarak okuyabilirler, pdf olarak indirebilirler.

Bu arada kitabımı üç senedir sebepsiz yere Silivri cezaevinde rehin olarak tutulan iş insanı, insan hakları savunucusu Osman Kavala’ya adadığımı belirtmek isterim. Osman Bey’le ortak dostlarımız olmasına rağmen ilk kez 2016’da Depo’da açtığım Tipsiz başlıklı serginin açılışında tanışmıştık. Bu söyleşiyi yaptığımız sırada sürekli ertelenen mahkemelerinden birinin tarihi yaklaşıyordu, umarım yayımlandığında serbest bırakılmış olur.



Yaklaşık on yıl önce dönemin başbakanı bazı kitapların bombadan “daha tesirli” olduğunu söylemişti. 2020 yılında yayınladığın kitabın kapağında ise 80’lerin video oyunlarını hatırlatan pikselli bir bomba grafiği var. Bunun hem geçmişine hem de ülkenin politik iklimine direkt bir gönderme olduğu açık. System Error sence tesirli bir kitap mı?


Kapaktaki pikselli bomba aslında Apple bilgisayarların ilk zamanlarından kalma bir sembol ve o zamanların tüm Apple kullanıcılarının korkulu rüyasıydı. Çalışmaya daldığınız bir noktada, ansızın ekranda belirirdi ve bilgisayar ekranınızın donduğu, o zamana kadar üzerinde çalıştığınız dökümanın ya da yazdığınız yazının, eğer save edilmemişse kaybolduğu anlamına gelirdi. Bu çizim ilham kaynağını 20. yüzyılın başında anarşistlerin yaygın olarak kullandığı el yapımı bombalardan alıyor. O zamanın karikatürlerinde anarşistler ellerinde böyle bir bombayla tasvir edilirdi.


Bu ikon belirdiğinde bazen saatlerce emek verdiğimiz bir çalışmayı kaybeder, öfke içinde masadan kalkar ve bir sigara yakardık. Bombanın altında ya da yanında çok nazik bir dille “özür dileriz, sistem hatası oluştu, daha çok hafıza yükleyin ya da şunu şunu yapın ve bilgisayarınızı yeniden başlatın” yazardı. Biz bu arada Steve Jobs ile Steve Wozniak’ın “kulaklarını çınlatmış” olurduk! Tabii o zamanın ev bilgisayarlarındaki hafızalar üç, beş megabayt kapasiteliydi. Ancak yazı yazmaya yarardı. Fotoğraf ve grafiğe gücü yetmezdi. Bombanın piksellerinin “kalitesi” oradan geliyor, bugünün bomba emojileri gibi üç boyutlu, parlak renk geçişli değildi. Şimdiki gibi gigabayt ile ölçülen hafızalar olmadığı için saklamak istediğimiz dökümanları floppy disklere kopyalardık.

Bomba görselinin günümüz dünyasıyla bağlantısı, tam da senin algıladığın gibi, sadece almaya odaklı kapitalizmin ve küreselleşmenin bir sistem olarak artık çalışmadığını vurgulamak. Bunun belirtileri dünyanın her yerinde kendini gösteriyor hatta bu sistemin bazı savunucuları bile artık bir şeylerin değişmesi gerektiğini kabulleniyor. Dünyaya gerekli büyük değişim ise gerçek demokrasi, yaratılan zenginliğin daha eşit paylaşılması ve gezegenin korunması. Eğer sistem, bu değişiklikleri yapamayacak kadar “hatalıysa” kapaktaki bombayı patlatarak değişikliğe yol açmak herkes için daha iyi olabilir. Tüm totaliter yönetimler, kitapları ve okuyan insanları tehlikeli olarak görürürler. System Error’daki bombanın ne kadar tesirli (!) olduğunu zaman gösterecek.



System Error’da 1981-2020 yılları arasında yaptığın eserlerden oluşan bir derlemenin yanı sıra metin ekinde Başak Şenova, Jonathan Habib Engqvist, Ive Stevenheydens, Necmi Sönmez ve senin yazdığın metinler var. (2) Hepsi yaşamının farklı bir yerini mercek altına alan ve bana göre özünde senin başkaldırı pratiğini özetleyen metinler. Bu bölüme Typo adını vermenin sebebi de bu nedenle bana ironik geliyor. System Error bir başkaldırı manifestosu olarak düşünülebilir mi?


Manifesto çok iddialı bir terim. İnsanları bir harekete katılmaya, bir eylemi birlikte hayata geçirmeye ikna etmek için yazılır, ki benim böyle bir amacım yok. Manifestodan ziyade belki kişisel bir başkaldırı tarihi demek daha doğru olur. O da abartmamak kaydıyla... Sonuç olarak birçok insan dünyayı daha yaşanabilir bir yer haline getirme mücadelesi veriyor. Covid-19 aşısı geliştiren bilim insanından sendikacıya, insan hakları savunucularından çevrecilere, feministlerden sanatçılara, tahmin ettiğimizin çok üzerinde insan dünyaya olumlu bir katkı yapıyor. Bazıları bunun karşılığında bedel ödemek zorunda bırakılıyor.


Typo’da benim yazdığım dışındaki metinler, System Error’daki bazı görsellerden ya da kitabın genel duygusundan yola çıkarak kaleme alındı. Kitaptaki görsellerin yerleştirilmesinde kronolojik bir düzen yok. Necmi bunu, “sanat tarihinin kurgusal estetiğinden uzaklaşmak ve sanat tarihine zarif bir çelme atış” olarak yorumladı. Ive, sosyal media paylaşımlarımı çıkış noktası olarak aldı ve içinde yaşadığımız karantina süreciyle birleştirerek tarihe not düşen bir yazı yazdı. İsveçli küratör Jonatan yazısına Türkçe başlık attı; “Görüldü.” Metninde tutsaklık ile sanat arasındaki ilişkiyi anlattı. Yazarlar arasında beni en uzun süredir tanıyan Başak ise birçok kez birlikte çalıştığımız için benim işlerimin okunmasına yardımcı olacak ipuçları verdi.


Büyük birader System Error’ın küçük kardeşi Typo, tashih ya da dizgi yanlışı olarak çevrilebilir. Aslında güzel bir edebiyat dergisi adı olur.



Satranç taşları, 1981



Kitaptaki yazın Sicilya Savunması başlığını taşıyor. Bu, satrançta sıkça kullanılan açılışlardan birinin adı. Adı her ne kadar bir savunmayı işaret etse de temelinde her iki tarafta yarattığı “eşitsizlikler” üzerinden saldırı yönü de güçlü bir açılış sekansını tanımlıyor. ELDORADO, Sürgünsel Varoluş, Tipsiz, Huzursuz Gölge, Son Gergedanı Ben Vurdum gibi birçok serinde bu eşitsizlikleri bir sıçrama tahtası olarak kullanıyorsun. Sen kendi satranç oyununun neresindesin?


Typo ekindeki dört değerli yazarın arasına kendimi de dahil ederken amacım kesinlikle sanat üzerine bir metin yazmak değil, benim için çok önemli bir objeyi tekrar bulmanın verdiği heyecanla uzun bir “dipnot” düşmekti. Başlıkta kullandığım Sicilya Savunması satrançta siyahla oynayanların kullandığı bir açılış/savunma taktiğidir. Bilmeyenler için not düşelim; satrançta oyuna her zaman beyazlar başlar, bu onlara hamle üstünlüğü ve oyunun gidişatını belirleme avantajı verir. Bu nedenle oyunların %60’a yakınını beyazlar kazanır. Sicilya Savunması, siyah taş oyuncusunun kolay teslim olmaya niyeti olmadığını gösterir.


Sözünü ettiğin sergilerin hepsinde “eli güçlü” olanlara karşı yenilginin kaçınılmaz olmadığı, onların da zayıf hamleler yaptıkları ve zamanında müdahale edilirse çok şeyin düzelebileceği mesajı var. Oyunun ne zaman döneceği belli olmaz. Satrancın en değersiz taşı, sadece tek kare ileri hareket edebilen piyona her zaman sempati duydum. Piyonun, başı sıkıştığında diğer değerli taşlar gibi geriye çekilme hakkı yoktur, hareketleri sınırlıdır, kolay “feda” edilir. Ama bazen bir başka piyonun desteğiyle bile olsa rakip şahı teslim alabilir, oyunu kazanabilir. Bunun keyfine doyum olmaz. Kendi satranç oyunumda şu noktada olmak isterim: Tüm piyonlar birleşerek iki şahı da teslim almışlar, birlikte halay çekiyorlar ve ben halayın sonunda mendil sallıyorum. Sicilya halayı! (Gülüyor)


Yazının ilk paragraflarında sözünü ettiğin 1972’de Bobby Fischer ile Boris Spassky arasında oynanan Dünya Satranç Şampiyonası’nın son maçı, tıpkı 21 maçlık serinin yedisinde olduğu gibi yine Sicilya savunmasının bir varyantıyla (3) başlamıştı. Başlıkta bu açılışın adını kullanmanın yine başkaldırı pratiğinin kendine daima yeni bir yol bulan bir başka tezahürü olduğunu söyleyebilir miyiz?


Konu bu kadar eski bir tarihte neler olduğunu hatırlamaya geldiğinde insanın gerçek yaşı ortaya çıkıyor. Ama yine de buraya bir nostalji paragrafı sıkıştırmaktan kendimi alıkoyamayacağım. Eskiden gazeteler futbol dışında başka sporlara da yer ayırırdı. Bisiklet, güreş, boks, eskrim ve satranç haberleri spor sayfalarında yayınlanırdı. Fischer-Spassky maç hamleleri dışında, Marmara Bisiklet Turu’nda Bandırma-Bursa etabını kimin kazandığını da bilirdik. Bisikletimiz yoktu ama Rıfat Çalışkan’ın “yarım tekerlek farkıyla” Bulgar bisikletçiye kaybetmesine “milletçe” üzülürdük.


Sicilya Savunması başlığını neden kullandım sorusunun yanıtı için biraz yazının içeriğinden bahsetmemiz ve kitabı henüz görmemiş Art Unlimited okuyucularına satranç konusuna neden bu kadar takıldığımızı açıklamamız gerekiyor. Ama ne Fischer-Spassky maçının sonuçlarını ne de Sicilya Savunması’nın hamlelerini hatırlamadığımı peşin peşin söyleyeyim. Satranç oynamayalı çok uzun zaman oldu. Geçenlerde The Queen’s Gambit adlı diziyi seyredince oyunu özlediğimi fark ettim. Hele ilk bölümde küçük kıza oyunu öğreten okul hademesi Sicilya Savunması’ndan bahsedince tüm seriyi iki gün içinde bitirdim.



Sicilya Savunması aynı zamanda 1981 yılında gözaltındayken yaptığın bir işin de adı. Onu bu zamana kadar nasıl koruyabildin?


Nisan ayındaki Covid-19 karantinası sırasında evdeki arşivleri, dolaptaki karışıklıkları düzeltmeye çalışırken küçük bir kutuda bulduğum taşlarının yarısı kaybolmuş satranç takımının varlığını tamamen unutmuştum. Eski fotoğrafları düzenlemeye kalkışıp da saatler süren bir anı yolculuğuna çıkmak gibi, bu keşif de beni kırk sene öncesine götürdü. Taşların resimlerini kitapta kullanmak ve neden kullandığımı açıklamak için Typo ekine bir “dipnot” yazmak istedim. Bu taşlar sanat amaçlı yapılmadı, dolayısıyla bir ismi de yoktu ama kitaba girince ve benim Sicilya Savunması başlıklı yazımla ilgili olduğu için 40 sene sonra “sanat eseri” kategorisine yükseldi.


Bu satranç taşları 1981 yılında, siyasi tutukluların sorgulandığı İstanbul Gayrettepe Emniyet Amirliği 1. Şube’de üç ay süren gözaltı dönemim sırasında yapıldı. Ekmeği uzun uzun çiğneyip, şekillendirerek yapmıştım. Siyah taşların hamurunu çiğnerken zeytin kullandım. Aslında iki takım yapmış ve birini karşı koğuştaki satranç bilen arkadaşıma gizlice ulaştırmıştım. Hamleleri fısıldayarak, birbirimizi görmeden oynuyorduk. 12 Eylül sırasında polis gözaltısının ne demek olduğunu okurlar başka kaynaklardan öğrenebilir. Ben, yolu oradan ya da benzeri eziyet merkezlerinden geçen binlerce gencin direnişine saygı ifadesi olarak bu başlığı attım. Fark ettiysen bir önceki sorunun yanıtı buraya kaymış gibi oldu.


Satranç taşlarını 1. Şubeden nasıl çıkardım ve ne zaman aileme verebildim tam olarak hatırlamıyorum. Yarısı kaybolmuş olmasına ve varlığını unutmama rağmen küçük bir kutuya koyup yıllardır yanımda taşımışım. Bu bana Yurttaş Kane filminin son sahnelerini anımsattı. Filmin kahramanı ölürken bir kelime mırıldanır: Rosebud. Kimse bir anlam veremez, üzerinde de durmaz. Çok zengin bir adam olan Kane’in kimi çok değerli antikalar olmak üzere, binlerce parçadan oluşan bir hangar dolusu koleksiyonu vardır. Kamera bu hazinenin üzerinden yavaşça kayar. Sandıklar içinde ve dışında Roma, Yunan heykelleri, vazolar, şamdanlar ve tablolar görürüz. Kamera yavaşlar ve tahtadan yapılma, boyası solmuş eski bir kızağa yaklaşır. Üzerinde Rosebud yazmaktadır. Acımasız kahramanın çocukluğundan kalma tek eşyadır, son nefesinde onu hatırlamıştır.

Bu arada Marcel Duchamp’ın satranç tutkusunu da burada analım. Bir rivayete göre balayında o kadar satranç çalışması yapmış ki, karısı taşları tahtaya tutkalla yapıştırmış. Üç ay sonra da boşanmışlar! Dadaizmin öncülerinden olan ustayı “Çeşme” adını verdiği pisuvar eserinden tanıyoruz. Duchamp satranç taşı tasarımlarının yanı sıra, birçok satranç performansı da gerçekleştirmiş. 1956’da canlı modellerle açık havada gerçek boyutlu satranç oyunu düzenlemiş. Gölde yüzerken oyun oynamış. Diğer sanatçı arkadaşlarıyla pozlarının çoğunda da satranç oynarken görüntülenmişler. 1960’larda yazar Eve Babitz’le oynadığı oyun kadın yazarın çıplak olması nedeniyle sansayon yaratmış. Ben de o poza ithafen bir selfie çalışması yaptım.


Dali, Max Ernst, Keith Haring, Yoko Ono ve Andy Warhol gibi birçok sanatçı satranç taşı tasarımları ya da satrancı konu alan eserler yaratmış. Ama benim ekmek hammaddeli satranç takımı tamamen bir ihtiyacı karşılamak için yapıldı.



Satrançta oyuna ön sırada başlayan, hamle kabiliyeti diğer taşlara göre çok daha kısıtlı ve yalnızca ileriye doğru olan piyon, tahtanın sekizinci ve son sırasına ulaştığında vezir, at veya kaleden birine dönüşebiliyor. Üstelik bir diğer özel hamle olan “geçerken alma” (4) da yine piyona özgü. Aslında piyon belki de satranç tahtasındaki en önemli taşlardan biri ve bu nedenle dilimizdeki “birinin piyonu olmak” sözünün de hatalı kullanıldığına inanıyorum. Bana göre piyonun sanat tarihindeki karşılığı ise anlamı Fransızcadan “savunmanın önündeki” veya “savunmadan önceki” olarak çevrilebilecek avangard kavramı. Senin eserlerine baktığımda yukarıda da belirttiğim gibi bir başkaldırı ve güncel sorunlara hızla yöneltilmiş isabetli, muhatabını şaşırtan, ileriye dönük, savunma kırıcı bir eleştiri görüyorum. Kendini avangard olarak tanımlıyor musun? Günümüz dünyasında avangard kim olabilir?


Satranç sınıf ayrımları üzerine kurulmuş, gerçek yaşamı temsil eden bir oyun. Amacı savaş alanında ya da ülkeler arası siyasi mücadelede rakibi köşeye sıkıştırmak. Bu nedenle gazetelerin politika sayfalarında satranç benzetmelerine sık rastlarız; A parti lideri son “hamlesiyle” B parti liderini “mat etti.”


Tahtanın üzerindeki 32 taştan 16’sı piyondur ve halkı temsil eder. Siyah ya da beyaz fark etmez, etkisi sınırlıdır, tek kare ilerler, çaprazına gelen taşı yer ama bunlar genelde rakip piyonlardır. Eğer bir piyon oyunun sonuna kadar “sağ kalmayı” başarabilir ve oyun alanın son sırasına ulaşırsa “sınıf atlar,” yani vezir gibi değerli bir taşa dönüşür, emrinde olduğu şahın kazanmasına yardımcı olur. (Bu hamle profesyonel karşılaşmalarda çok az gerçekleşir.) At, fil ve kaleden oluşan ve bürokrasi, din ve silahlı kuvvetleri temsil eden taşlar sayesinde sistem, yani şah, bazen vezirini feda etmek pahasına savaşı kazanır. Satrançta her taş yeri geldiğinde çok önemli olabilir.


Eserlerimle ilgili tespitine katılıyorum. İzleyiciyi şaşırtmak, “suç ortağım” yapmak istiyorum ama bunun avangard bir yöntem olup olmadığının tespitini eleştirmenin yapması gerek. Avangard, Fransızca kelime anlamı olarak öncü askerlere verilen, galiba bizdeki “akıncılara” denk düşen bir isim. Piyonlar daha çok düzenli birliklere, “piyade” sınıfına girer diye düşünüyorum. Bu terim sosyalizmin ilk yıllarında, yani 19. yüzyılda bu hareket tarafından sahiplenilmiş, sonra da sanata girmiş ve devrimci olan her şey için kullanılıyor. Ben, yine satranç benzetmelerine sadık kalarak, kendimi “öncü savaşçı” ruhu olan bir piyona yakın görüyorum. Her şeyin sosyal medya popülaritesi ve likelarıyla belirlendiği günümüz dünyasının avangardlarını seçmekte zorlanıyorum ama takdir ettiğim, çalışmalarını beğendiğim birçok müzisyen, sanatçı ve mimar var.



Politik eserlerin gözünü budaktan sakınmayan türden. System Error’da yer alanlara bakıldığında direkt politik referansları olan çalışmaların seksenlerin ilk yıllarında ve milenyum sonrasında kümelenmiş gibi gözüküyor. Arada bir boşluk mu var yoksa kitaba mı böyle yansıtmayı tercih ettin?


Arada boşluk olarak gördüğün yıllar benim Türkiye’de ve yurtdışında grafiker ve çizer olarak çalıştığım zamanlar. Bu dönemde Melbourne’da Herald Sun gazetesinde çalıştım ve yine orada Türkiyeli göçmenlere yönelik haftalık bir gazeteyi, yani kendi gazetemi, üç sene yayınladım. Daha sonra Brüksel merkezli The Wall Street Journal Europe’a geçtim. Paris’te yayınlanan International Herald Tribune’e de ilüstrasyonlar yaptım. Full-time sanatçı olmaya milenyumla birlikte karar verdim, hani yılbaşında insanlar sigarayı bırakma, spora başlama kararı alırlar ya, onun gibi ben de 2001’de işten ayrıldım. O nedenle kendimi genç bir sanatçı olarak görüyorum! Daha önce sergilerim olmasına rağmen benim için profesyonel sanat hayatı 2005’te AKM’de açtığım sergiyle başladı.

1980’lerin ilk yıllarına ait işler sanat amaçlı değil, o dönemde yaşadıklarımızın bir dökümantasyonu olarak değerlendirilmeli. O zamanlar kendimi kalemi kuvvetli, baskı tekniklerine meraklı bir grafiker olarak görüyordum.



Politik eleştiriyi yaparken örneğin Banksy veya Blu gibi anonim olmak yerine kendi adınla ve hatta kendi görüntünü kullanarak -neredeyse kendi üzerine hedef tahtası çizerek- işler üretiyorsun. Bu durum yurtdışında yaşamanın bir avantajı mı? Otoriteye meydan okuyarak onun bu defa uzanamayacağı yere, itinayla “doksana” atılmış bir gol mü? Anonim kalmayı hiç düşünmedin mi?


Politik eleştiriyi, senin de tespit ettiğin gibi kendi üzerimden yapıyorum ve kendimi hedefe koyuyorum. Amacım, eleştirdiğim her şeyde aslında benim de masum olmadığımı, bir işbirlikçi olarak payım olduğunu göstermek ve izleyiciyi bu yolla ikna etmek. Başak Şenova, Typo’daki yazısında bu durumu benden daha iyi açıklıyor. İzin verirsen onun satırlarını aktarayım; “Cabbar imleyenleriyle birlikte imgeyi ve yanı sıra izleyicinin konumunu denetler. İzleyici, tanık olmaktan çıkarak ortak fail, bastırıcı kişilik ya da sorgulanan olmaya doğru değişim geçirir. Cabbar anlatıcıyı kendi suretinde gizleyerek bu değişken kimliği korur.”


Gerici otorite, kafası fazla çalışmadığından olsa gerek, genellikle zekice yapılan görsel bir eleştirinin ayırdına varmaktan aciz kalıyor. Yazılı eleştiri ise “damardan” olduğu için gazeteci, yazar ya da muhalif politikacı kolayca etkisiz hale getiriliyor. Bu noktada da çoğunlukla mizaha başvurma yolunu tercih ediyoruz. Sonuç olarak, politik işler yapan diğer sanatçılarla birlikte, fırsat yakaladığımız müddetçe, “itinayla doksana takmaya” devam edeceğiz. Anonim kalmanın veya yaşadığın yerin belirleyici bir etkisi olduğunu zannetmiyorum. Grafiti sanatçıları arasında isim yerine “tag” kullanılmasını işin “raconu” olarak değerlendirmek lazım. Bu, tanınmadıkları, her türlü yaptırımdan muaf oldukları ve her istediklerini yazıp çizebilecekleri anlamına gelmiyor. Bazı şeyler gözden kaçsa bile otorite, yani devlet, kendine yönelik bir tehdite, özellikle de demokrasinin olmadığı ülkelerde izin vermez. Eğer çizgiyi aşarsa Banksy’yi bile ensesinden yakalarlar.



Önceki bir soruyu cevaplarken yeni kitabının 40. yılında 12 Eylül dönemiyle hesaplaşma defterin olduğunu söyledin. 1980 darbesi aklıma beyaz keten takımı ve bastonuyla kendini Atatürk’e benzetmeye çalışırken ironik biçimde dünya çapındaki tavuk restoranları zincirinin kurucusu Albay Sanders’a dönüşen Kenan Evren’i getiriyor. 12 Eylül’de dönemin Genelkurmay ve MGK Başkanı Evren askeri darbenin nedenini “kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak” olarak belirtmişti. Oysa bu “demokratikleşme süreci” birçok insanı siyasi görüşü nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda bıraktı. Seninle yapılan bir röportajda o dönemde yurtdışına gitme kararını “gönüllü sürgün” olarak adlandırdığını söylediğini hatırlıyorum. Bu bir mecburiyet mi yoksa tam tersine bir özgürleşme miydi?


Ben 12 Eylül sırasında değil, biraz daha sonra, “sivil” yaşama geçtiğimiz dönemde yurtdışına gittim. Bu bir zorunluluk ya da özgürleşme isteğinden ziyade, küskünlük ve hayal kırıklığının yol açtığı bir karardı. O nedenle “gönüllü sürgün” tanımlamasını kullandım. Baskı rejimleri toplum üzerinde belirli izler bırakarak sahneden çekilirler. Bu, aile içi bir travmanın izlerini çocukların ömür boyu taşımalarına benzer. Benim ayrıldığım dönem, Kenan Evren’in tüm darbe liderleri gibi kendini Cumhurbaşkanı seçtirdiği ve Turgut Özal’ın bugünkü Türkiye ekonomisinin temelini attığı, geleneksel Cumhuriyet dönemi devletçiliğinin sona erdirildiği bir dönemdi. Toplumsal muhalefet susturulmuştu. “Ya sev ya terket!” çağrısına uydum, bavulumu topladım.





Eserlerinde kendini yalnız başına veya “klonlayarak” kullanman ilk başta belki yurtdışında yaşadığın zamana, kendi deyiminle “kökleri salkım saçak toprağın dışında biri” oluşuna atılmış bir çapa olarak gözükse de ardında çok daha fazlası var. Çalışmalarının büyük bölümü günümüzün ötekileştiren ve kutuplaştıran yoğun dışlama ve linç kültürünün ironik bir sorgusu niteliğinde. Küresel çaptaki neoliberal ekonomik modelin getirdiği ötekileştirmenin, artık mikro düzeydeki topluluklarda bile görülmesiyle problematik bir biçimde kanıksanan yalnızlaşma / yalnızlaştırma sürecini nasıl yorumluyorsun? Sürgün veya ev kavramları siyasi sınırlardan bağımsız olarak düşünülebilir mi?


Sürgün esas olarak muhalif görüşlülere uygulanan politik bir ceza biçimidir. Bazen doğrudan mahkemeler tarafından verilir, bazen dolaylı uygulanılır. Dünyada Victor Hugo, Neruda ve Dante gibi yazarların yanı sıra Troçki ve Napolyon gibi birçok siyaset insanı, kral ve diktatör sürgünlüğü yaşamıştır. Türkiye’de Namık Kemal ilk akla gelen olmak üzere birçok Osmanlı aydını, Nazım Hikmet, Halikarnas Balıkçısı ve Kemal Tahir gibi Cumhuriyet dönemi yazarları hapis cezalarına ek olarak başka vilayetlere sürgüne gönderilmiştir. Hatta 12 Eylül mahkemelerinin verdiği cezalarda bile “bonus” olarak, başka illerde iki-üç sene arası zorunlu ikamet cezası vardı diye hatırlıyorum ama ne olduysa uygulanmadı. 1987’de kaldırılmış diye duydum.


Sürgün, üzerine kitaplar, tezler yazılmış çok derin bir konu. 2005’teki Sürgünsel Varoluş sergime hazırlanırken konu üzerine yazılmış birçok araştırmayı ve Edward Said’in kitaplarını okumuştum. Hatta o sergimdeki eserlere verdiğim isimler onun satırlardan ayıklandı. Said’in tanımlarıyla sürgün; geçmişi sırtında taşıyarak ilerler, hep bir misafir olarak kalır, hep yabancıdır. Araf’ta yaşar; ne oradadır, ne de burada. Geriye dönemez, gideceği yere hiçbir zaman varamaz. Geçmişinin sembollerine sarılır.


Yaşanan kötü tecrübeler sonucu aidiyetini kaybetmek ya da kaybettirilmek, sürgünlüğü kolaylaştıran bir aşama oluyor. Bir şekilde evin, ailenin dışına atılmışsanız çuvalınızı sırtınıza atıp yola koyulabilirsiniz. Teknik olarak sürgün siyasi sınırlarla bağlantılıdır fakat daha çok bir “halet-i ruhiye”dir. İnsan hiç yer değiştirmeden de kendi kafasının içinde sürgün olabilir. Buna yabancılaşma da diyebiliriz. Kişisel olarak sürgün beni iyileştirdi. Bir yere ait olmamanın / olamamanın özgürleştirici bir yanı var.


Küreselleşmenin, getirdiği tüm olumsuz özelliklere rağmen olumlu yanları da olduğunu düşünüyorum. Dünyanın tek bir pazara dönüşmesi, üretenlerin güçlerini birleştirmeleri halinde sisteme büyük darbeler vurabilir, ulusal devlet ve sınırlardan kurtulmamıza yol açabilir. Akıllı telefonlar ve internet bağlantısı sayesinde insanların ufukları ve yapabileceklerinin sınırları giderek genişliyor. Aralarındaki ayrım azalıyor. Filipinler’deki bir genç ile Avrupa, Amerika ya da Kenya’daki bir genç arasında yaşam beklentileri ve beğeniler aynılaşıyor. Şimdilik sadece kendini kurtarma, benzer tüketim alışkanlıkları ve teknolojiye tapınma düzeyinde kalsa da olumlu bir gelişme. Buna politik bir bakış açısı kazandırılırsa dünya farklı bir yer olabilir. Yakın zamanda Greta Thunberg’in başlattığı çevre hareketi, Greenpeace’in yıllardır yapmaya çalıştığından daha çok ses getirdi.



2020 yılının ilk aylarında başlayan pandemi dönemi hepimiz için bir tür sürgün haline geldi. Evlerimize kapandık, çevremizdeki insanlarla iletişimimizi sınırladık, gerçek kişilerin yerini telefon ve bilgisayar ekranlarına hapsolmuş görüntüler, dijital sesler aldı. Sen tam bu sırada Son Gergedanı Ben Vurdum adlı bir yerleştirme yaptın. Bunun çevre sorunlarını konu eden 16. İstanbul Bienali’nden sonra, o dönem bienal mekânlarından biri olan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin neredeyse karşısında durması çok manidar. Bu eserin pandemi döneminde kendi potansiyelini gerçekleştirebildiğini düşünüyor musun?


Dünya senelerdir küresel ısınma, totaliter yönetimler ve bölgesel savaşlar türünden felaketler içinde yaşıyor. Ama bu felaketler hep “başka diyarlarda” olduğu için, bir iki ah-vah dışında normal hayatımıza devam edebiliyorduk. Covid-19 salgını sınır tanımadan, az gelişmiş-çok gelişmiş ülke ayrımı yapmadan herkesi vurunca şok olduk.


Pandemi dönemine rastlayan tüm sanat etkinlikleri büyük darbe yedi. Sergilerin açılışından bir iki gün sonra bütün galeriler ve müzeler kapanmak zorunda kaldı. Sanatçılar ve galeriler, gelir ve izleyici kaybına uğradı. Son Gergedan açık havada sergilendiği için avantajlıydı, gece gündüz izlenebiliyordu ama işyerleri ve okullar kapanınca, insanlar evlerinden çıkmaya korkar hale gelince herhalde daha az görüldü. Kavramsal çerçevesi pandemiyle bağlantılı olduğu için en azından tarihe not düştü diye teselli buluyorum.


Yaban hayatın yaşam alanlarını gittikçe daha çok işgal eden homo sapiens, çok ciddi değişiklikler yapmadığı sürece gelecekte bugün yaşadığımızın benzeri başka virüsler ve doğal felaketlerle de uğraşmak zorunda kalacak. Kendi türünün de sonunu getirebilir. Bu nedenle yerleştirmeye hem suçlu hem kurban olarak kendi yüzümü de ekledim.



Sence bundan sonrası nasıl olacak? Hataların önümüzdeki birkaç yıl içinde sistemi bir bütün halinde çöküşe sürükleyebileceğini düşünüyor musun? Hepimiz için yaşanabilir bir toplum düzenini sağlamak için hala oynayacak akıllıca hamlelerimiz var mı?


Sistem şu anda “entübe” vaziyette yatıyor. Covid-19 salgını dünyayı felç etti, tüm aksaklıkların, eşitsizliklerin ve haksızlıkların önündeki perdeyi çekip indirdi. Birçok ülke hala diktatörler tarafından yönetiliyor. Sağ, milliyetçi ve ırkçı politik akımlar giderek güçleniyor. 6 Ocak 2021’de ABD’nin başkenti Washington’da meclis binasının Trumpçı çeteler tarafından işgal edilmesi durumun ne kadar vahim olduğunu gösteriyor. Şimdiye kadar bildiğimiz ve uyguladığımız haliyle demokrasi artık yetersiz kalıyor, yeni sürümlerinin yüklenmesi gerekiyor. Profesyonel politikacılık meslek olarak ortadan kaldırılmalı, demokrasi dört veya beş senede bir A partisi ile B partisi arasında yapılan bir seçim olmaktan çıkarılmalı, vesaire. Küresel ısınma sonucu ortaya çıkan ve çıkmaya devam edecek doğal felaketleri de unutmayalım.


Öte yanda çok umut verici gelişmeler de var. Dünyada üretim araçları, bilim ve teknoloji öyle bir seviyeye ulaştı ki, doğru eller tarafından yönetilirse tüm dünya nüfusunu besleyecek gıda üretilebilir, doğa ve yaban hayat, dolayısıyla gezegenimiz korunabilir. İstersek bir, iki yıl içinde sadece güneş ve rüzgâr enerjisi ile temiz elektrik üretebiliriz. Genç kuşaklar bu değişimi yapacak potansiyele sahip. Kapitalizmin son aşaması olarak niteleyebileceğimiz küreselleşme aynı zamanda “dünya devrimi” için zemin yarattı. Daha önceki sorularından birine gönderme yaparsak, kendimi bu mücadelenin “avangard”larından biri olarak görüyorum diyebilirim. Aslında güncel sanat, ilerici anlamda dünyadaki en politik sektörlerden biri. Bir karma sergide ya da bienalde yapılan politik önermeler sistem savunucusu siyasi partilerin kongrelerinde bile konuşulmuyor. O zaman sözlerimi yeni yaptığım bir neon çalışmamdaki slogan ile bitireyim: Kurtuluşa Kadar Sanat!



(1) Ali Cabbar’ın beyaz taşları seçtiği bu oyunda açılış hamleleri Sicilya Savumması’na uygun olarak ilerledi. Açılış hamlelerinin sonrasında oyun ortasına geçildi. Ancak röportaj tamamlandığında oyun devam ediyordu. Bu nedenle oyunun nasıl bittiğini ve sonunda kimin kazanmış olabileceğini okuyucunun hayal gücüne bırakıyoruz.

(2) Typo (Tashih) ekindeki tüm yazılara sanatçının kişisel web sayfası üzerinden erişilebilir.

(3) Final maçının Taimaov varyantıyla başlaması da oldukça ilginç. Daha önce Bobby Fischer’i yenen Mikhail Tal, dünya şampiyonuyken 1961’de Fischer’la oynadığı maçta en çok kullandığı açılışlardan biri olan Sicilya savunmasının Taimanov varyantını kullanmış fakat Fischer rövanşı almayı başarmıştır. 1971’deki maçta ise Fischer bu defa Mark Taimanov’u açılışın Bastrikov varyantıyla başlayarak yenmiştir. Fischer’ın 1972’de Boris Spassky’e karşı oynadığı final serisinin son maçı ise Taimanov varyantıyla başlar. Fischer’ın rakibinin öğretisini veya en iyi kullandığı yöntemi alıp, bunu özümseyip, bundan bir çıkış yolu yaratabilmesi Ali Cabbar’ın sanatsal ifade biçimiyle büyük benzerlik taşır.

(4) Bir piyon, tehdit ettiği bir karenin üzerinden, dizilişteki konumundan 2 kare ilerleyerek geçen rakip piyonu sanki tek kare ilerlemiş gibi yiyebilir. Ancak bu hakkını hamle sırası kendine geldiğinde hemen kullanmalıdır yoksa ilerleyen hamlelerde bu kuralı kullanamaz, rakip piyonu geçerken alma hakkını kaybeder. Terim Uluslararası Satranç Federasyonu (FIDE) tarafından satranç kuralları içinde en passant şeklinde Fransızcadaki haliyle kabul edilmiştir.

138 görüntüleme