Katılık ve akışkanlık arasında

Sanatçı Silvia Bener’in Yüzeyin Ötesinde: Su isimli sergisi 17 Mayıs-30 Haziran tarihleri arasında Rana Kelleci küratörlüğünde Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nde (KTSM) gerçekleşti. Sergi üzerinden sanatçıyla sanat pratiğini, suyla kurduğu ilişkiyi ve Aqua Materia Sanat kavramını konuştuk


Röportaj: Merve Akar Akgün


Silvia Bener

Silvia Hanım sizin için sanatın tanımı nasıl yapılıyor?


Sanat benim için insan zihnindeki sınırları kaldırıp ona bir ufuk açma çabası. Bir anlamda insanın içine dokunmak, en temeldeki soruları sormak ve insanın hakikatine yönelik bir yolculuk. Günlük hayatta algılamadan yaşadığımız ve atladığımız durumları deneyimleyerek gösterme işi.


“Su” pratiğinizin temelinde yer alıyor. Su ve suyun kuvvetiyle/kudretiyle şekilleniyor üretimleriniz. Suyun yaşamın temelinde yer aldığı gerçeği doğrultusunda yapıtlarınız sizin hayatınızda nasıl bir yer kaplamakta?


Su üzerine çalışırken suyun anlamı zamanla çok daha derinleşti. Onun zihnimde genişlediğini ve derinlikleri olduğunu fark ettim. Su bütün kültürlerde yaratılışla ilgili bir metafor olarak algılanır. Teknede suyla çalışırken insan bu yaratılış süreçlerini bizzat tecrübe edebiliyor. Su canlı ve aynı zamanda hafızası var. Suyun bu özelliklerini günlük hayatta fark edemiyoruz maalesef.


Suyun benim günlük hayatımdaki yerine gelirsek, onu çok dikkatli kullanmaya özen gösteriyorum. Suyu hiçbir şekilde israf etmemeye dikkat ediyorum; kullanılmış sulardan tekrar tekrar istifade ediyorum çünkü kutsal bir elementle karşı karşıya olduğumu hissediyorum. Mesela evimde suyu önce arıtan sonra canlandıran bir alet kullanıyorum. Camdan bir damacana ve bir toprak testi de bunlara dahildir. Çünkü temas ettiği malzemenin içeriğini hafızasına alıyor.


KTSM’de yer alan serginizin hazırlık sürecinden bahsedebilir misiniz? Mekâna özgü uyarlamaları nasıl gerçekleştirdiniz? Seramikle bir araya getirdiğiniz çalışmalarınız Karaköy Perşembe Pazarı’nda yer alan mekânda nasıl tamamlandılar?


Karaköy‘den her zaman iyi bir enerji alırım, daima ilgimi çeken bir yer olmuştur, oradaki meslek erbabı da bana ilginç gelir. Normalde sanat galerisine gitmeyecek insanların yaşadığı bir bölge olması da hoşuma gidiyor. Çünkü sanatla birebir temas içinde olmayan insanlara ulaşmak benim için çok önemli.


Özellikle hekzagonal bir mekân kurarken aşağı yukarı daha önce atölyede hazırladığım 600 parçayı mekâna getirdim. Bu yerleştirme KTSM’ye göre ve tamamen mekânın içinde gerçekleşti. Kendime iki hafta süre verdim ve bu sürede mekânı hissederek yerleştirmeyi uyguladım.


Orada bulunurken tabii ki dışarıdaki insanlar ve çalışanlarla temas içinde oldum, çok güzel ve verimli bir çalışma atmosferi oluştu. Bir mekân içindeki atmosfer ve enerji çok önemli çünkü bizi direkt etkiliyor. Her mekânın aslında kendi enerjisi var, çalışırken biz de ona cevap vermiş oluyoruz. Mesela daha önce tasarladığım şeyler mekânla temasa geçince değişime uğruyor. Bu da genellikle böyle olur…


Çalışmalarım tuval ve kağıt üzerine aslında. Ama seramik üzerine çalışırken malzeme değişeceği için ortaya yepyeni bir çalışma çıkacaktır. Bu da bana ilginç geliyor çünkü ben sürekli yeni deneyler yapmayı seviyorum. Dolayısıyla da böyle çalışmaya açığım.



Katılık ve akışkanlık arasında bir yerde okunabilecek çalışmalarınız insanlar olarak yeryüzünde kapladığımız yere göndermeler yapıyor. Sergi küratörü Rana Kelleci’nin metninde de referans verdiği “Batı merkezli sanat tarihinde dünyayı inşa eden insan merkezli bakışı ve günümüzde görme duygusunu baskınlığın karşısında kendini keşif aracı olarak tanımlayan çalışmalar” nasıl Aqua Materia Sanat olarak adlandırdığınız kavram altında toplandılar?


Çağdaş sanatta ornament’in her zaman önemli bir rolü var. Batı dünyası ornament’i Doğu’dan şekil olarak aldı ve kendi sanatları içinde yorumlayarak kullandı. Fakat derinliğine inmedi, konunun bu kısmıyla yeterince ilgilenmedi. Türkiye'de yaşadığım için çok şanslıyım çünkü burada ebru sanatıyla tanışma fırsatım oldu ve bu vesile ile ornamen’ti yeniden keşfettim. Ebru sanatının çağdaş sanat için ne kadar önemli bir imkân olduğunu da böylece fark etmiş oldum ve bu konuda yurt dışında özellikle hiç çalışılmadığını gördüm. Türkiye’de geleneksel sanat içinde kendine bir yer bulabiliyor ama çağdaş sanat içinde yurt içinde de yurtdışında da imkânları yeterince fark edilmedi.


Burada olduğum için bu sanatı öğrenme ve sonrasında da hakkında araştırma ve derinliğine inme imkânına sahip oldum. Bu sanat üzerine çalışırken, çağdaş sanat eğitimim sayesinde çok farklı bir yerden bakma şansım oldu. Bir anlamda ebru malzemeleriyle çalışırken sınırları zorluyorum ve nereye kadar gidebileceğim konusunda bir fikir edinip onu uyguluyorum. Aslında bu yaptığım bir transformasyon işi. Su hakkında edindiğim her şey bu çalışmalara kendiliğinden dahil oluyor.


Bütün bu çalışma sürecinde yaptığım işe farklı bir isim vermem gerektiğini hissettim ve Aqua Materia Sanat ismini verdim çünkü su ve diğer malzemeler benim asıl ilgilendiğim alanı oluşturuyor. Böylece hepsini içine alan bir tanım olmuş oldu.



Ebru sanatından ilham alan pratiğiniz bir melezlik ortaya koyuyor. Bu anlamda başka esinlendiğiniz/kullandığınız pratikler var mı?


Hem Aqua Materia Sanat hem de kendi yaptığım boyalarla çalışıyorum. Çünkü ben hem resmi hem de Aqua Materia Sanat’ı birlikte uyguluyorum. Zihnimdekileri ifade edebilmek için hangi malzemeye ihtiyaç duyarsam onu seçiyorum. Mesela bazı çalışmalarımda ayna, objektif, lens, mikroskop gibi optik aletleri ve video projeksiyonlarını yerleştirmelerimde kullanmayı seviyorum.


Uzun yıllardır fizikle de özel olarak ilgilendiğim için oradan edindiğim bilgileri de zaman/mekân izleğinde yerleştirmelerde kullanıyorum. Tekneyle çalışırken de yine farklı bir şekilde fizik kanunları ortaya çıkmış oluyor. Mesela boyanın boyaya, suyun ve boyanın havaya ve en nihayetinde suyun boyaya direncini su yüzeyinde çok rahat bir şekilde görebiliyoruz.



Sanat üretim süreciniz performans olarak da değerlendirilebilir mi? Süreçle ilgili bizi aydınlatır mısınız? Nasıl ortaya çıkıyor bu çalışmalar?


Aqua Materia Sanat’ta özellikle büyük teknelerde çalışmayı seviyorum. Bu performatif bir çalışma. Bütün vücudu kullanmak gerekiyor. Hem hızlı hareket etmek hem de tekneye hakim olmak lazım. Bu da performatif bir deney. Geçmişte sporculuk deneyimim de olduğu için bedenin bütün imkânlarıyla kullanılması nasıl bir şey biliyorum. Bu tecrübemi de sanatsal üretim içinde tekrar kullanmış oluyorum. Mesela Jackson Pollock da büyük tuvaller üzerine bütün vücudunu kullanarak performatif çalışmalar/drippings yaptı. Ben de bunu farklı bir şekilde su üzerinde gerçekleştiriyorum.



Tözün Akışı adlı videonuz ilk video çalışmanız mıdır? Bu çalışma arşiv odası olarak adlandırılan atölye kısmıyla örtüşüyor. Bu sergileme şekli sizin için ne ifade ediyordu?


Arşiv odasında izleyiciye aslında atölyeme kısa bir göz atma şansı veriyorum. Beni neler etkiliyor ve bu çalışmalar nasıl ortaya çıkıyor; bu konuda fikir vermesi için birkaç örnekle yetindim. Ama yine de çalışmalarımın boyutlarını anlamaya yetecek kadar örnek var.


Tözün Akışı video yerleştirme çalışmasını ise tamamlayıcı bir çalışma olarak görebiliriz. Video yerleştirmesiyle bir boyut daha eklenmiş oluyor, zaman boyutu. Seyirci orada bütün duyularıyla mekânı hissetme şansını bulabilir, meditatif bir deneyim yaşayabilir.


Her mekânda farklı bir deneyim var ve bu farklı deneyimler nihayetinde bir bütünlük arz etmiş oluyor.