Jean Genet ile Kayıt Dışı Metinler: BALKON


Yazar Fatih Tan’ın, edebiyatın ve felsefenin kültleşmiş isimlerini güncel ve deneysel bir yaklaşımla ele aldığı Kayıt Dışı Metinler yazı dizisi, ayda bir Cuma günü yer bulduğu yeni mekânı unlimitedrag.com'da dokuzuncu metniyle devam ediyor. Kayıt Dışı Metinler'in kısmen yapı-sökümcü kısmen de kurmacaya dayalı dünyasının bu haftaki konuğu: Jean Genet


Yazı: Fatih Tan



Jean Genet, Fotoğraf: © RMN - Hervé Lewandowski


Fransız düşünür, şair, oyun, deneme ve roman yazarı olan Jean Genet, aynı zamanda müthiş bir politika aktivistiydi. Müstehcen ve erotik konuları şiirlerinde işleyen Genet, avangard tiyatronun daha çok absürt tarafıyla ilgilendi. Yazı dünyasında en çok tiyatro oyunları ve ilginç hayat hikâyesiyle tanınır. Yazı ve düşünce tarihinin kuşkusuz en marjinal karakterlerinin başını çekmiştir. Diğer yazarlar bu marjinalliği yazı ile sınırlandırırken, Genet’te bu durum somut bir yaşamın deneyimine dönüşmüştür. Ailesi tarafından terk edilen gayri meşru bir çocuk olarak ıslah evinde büyümesi, toplumdan dışlanmış bir birey olarak her türlü suça bulaşması, kendi bedenini pazarlaması, sıklıkla hırsızlık ve yankesicilik yapması, hapishanede yatması onu farklı bir yaşamın ve sınıfın öznesi haline getirdi. Sartre bu durumu, kendi hiçliğini kovalayan bir varoluş arayışı olarak adlandırdı. Sartre ve diğer çağdaşlarıyla olan sıra dışı arkadaşlığı üzerine birçok kaynak yazıldı. Onun eserleri ve bilhassa norm dışı sayılan otobiyografisi hakkında ise sayısız makale bulunmaktadır. Hayatının önemli bir bölümü sefalet ve dilencilik içinde geçti. Bu aynı zamanda kendisini bilinçli bir şekilde kötülüğe adadığı dönemdir. Ona göre en büyük kötülük, -kötülüğe yapılacak en büyük ihanet- kötülüğü bir erdem gibi ortaya koymaktan kaçınmaktır. Öyle ki hapishanede kötülüğü öven önemli kitaplar yazarak bu konudaki ününü duyurdu. Asi ve aşırı bir anarşist olan Genet, her türlü disiplini ve siyasi angajmanı baştan reddetti. Deneyiminin şiddetli erotizmi, onu mistik bir aşağılama kavramına götürdü. Ondaki bu aşağılanma mistiği, Hıristiyan mistiğinin kutsallık tarafının yükselişini tersine çeviren ve acı çekmenin, sefilliğin ve aşağılanmanın hiçbir yönünün kendisini esirgemediği bir yolculuğun kaydıdır. Bana göre Genet’deki bu mistik durum, Foucault’nun “dispositif” nosyonunun epifenomen bir temelinin karşıtlığı içinde gelişir. Kendi aşağılama kavramını, Foucault’taki kavramın politik söyleminin çok ileri bir noktasına taşır ve Foucault’tan da farklı olarak toplumun,“birey” temelinde bunun öğretici bir parçası olduğunu çarpıcı bir şekilde gösterir. O yüzden Genet, toplumu her zaman bir metastaz olarak görür. Bir tahakküm aygıtına sadık ve bu tahakküme bölünerek çoğalan bir organizma gibi düşünür.


"Olmak istediği 'hırsız, eşcinsel ve hain', aynı zamanda kendisi gibi hayatın her kesiminden dışlananların, hayat kadınlarının, hapishane mahkûmlarının, eşcinsellerin, kimsesiz çocukların, Cezayirli yerleşimcilerin, Fransa'daki Afrikalı göçmenlerin, Amerika'daki siyahilerin, isyanlarından vazgeçmeyen Kürtlerin ve bütün hepsinin yerine geçerek onları karşıt argümanın etik temelinde temsil etmektedir."


Jean Genet’nin eserleri, onun toplumsal kurumlar ve kültürel normlar karşısındaki sürekli ve mesafeli politik tutumundan dolayı edebiyatın kutsal olanının dogmatizmini aydınlatma gücünün en çarpıcı örneklerindendir. Bana göre Genet’in edebi dili, öteki olmanın dil olanaklarını ve olasılıklarını en son noktasına kadar zorlayıp aniden esnettiği bir zeminin iç yüzeyinden dış yüzeyine doğru hareket eder. Dili ve ötekiyi bu radikal oynamayla ters yüz ederek, kendi sınırlarının dışına ulaştığı yeni bir öteki etik özne kurulumunun başlangıcını belirler, ancak bu başlangıç daha kurulurken, zira kurulmuş olanı yine baştan reddeder. İnsanın bir toplumun üyesi olarak kazandığı bilgi, inanç, sanat, ahlaki değerler, yasalar, âdetler ve her türden diğer imkân ve alışkanlıklardan oluşan karmaşık yapının tam manasıyla bir reddidir Genet’nin kişiliği.


Genet, Tanrı ve toplum tarafından sürgün edilen terk edilmiş o çocuğa her zaman sadık kalarak bu tavrını bütün hayatı boyunca sürdürdü. Edebiyatı bir silah gibi kullanarak, parıldayan bir yazının kaynaklarını ve Rönesans'tan Paris argosuna kadar tüm Fransız dillerini kucaklayan muazzam bir retorik bilgisinin kaynaklarını harekete geçirerek, kendisini sadece Fransızların değil, inanılmaz bir şekilde bütün dünyanın duymasını sağladı. Olmak istediği “hırsız, eşcinsel ve hain”, aynı zamanda kendisi gibi hayatın her kesiminden dışlananların, hayat kadınlarının, hapishane mahkûmlarının, eşcinsellerin, kimsesiz çocukların, Cezayirli yerleşimcilerin, Fransa'daki Afrikalı göçmenlerin, Amerika'daki siyahilerin, isyanlarından vazgeçmeyen Kürtlerin ve bütün hepsinin yerine geçerek onları karşıt argümanın etik temelinde temsil etmektedir. Jean Genet’nin oyunları hedonistik ve görünüşte ahlaksız olmasına rağmen, bu oyunlar yine de dini ritüele yaklaşır ve en iyi şekilde, seyircinin en derin duygularının teatral törende paylaşılarak uyandırıldığı kutsal dramalar olarak sahnelenir. Bu oyunlardan belki de en bilineni Balkon isimli piyesidir.


Piyes, bir yığın insanın istedikleri kılığa ve karaktere büründükleri lüks bir genelev atmosferinde geçer. Sahnede, genelevin sahibesi Bayan İrma’nın oligarşiye karşı bir arzu nesnesine dönüştüğü yanılsamalar evini görürüz. Yanılsamalar evine gelen otoriter oligarkların bürünmek istedikleri nevrotik, histerik, erotik ve psişik rollerin biçimsel ve duyumsal hallerini, evin çalışanları olan öteki sınıfın üzerinde uygulanan sonsuz hizmetin müthiş itaatlerine şahit oluruz. Evin içinde bunlar yaşanırken, sokaktaki şiddetli isyan ise oyunun imge-zaman dirimselliğinin hararetini dipten yavaş yavaş yükseltir. Eve gelen kişiler, hayatın her anında hüküm buyuran statü sahibi din adamı, yargıç, bürokrat, general gibi karakterlerdir.


Balkon, tüm yerleşik düşünceyi, katışıksız inançları ve arsız ideolojileri bozguna uğratan ve hiç kuşkusuz tiyatroyu ve hayatı çok iyi yansıtan, cinsellikle şiddetin iç içe geçtiği yeraltı edebiyatının başyapıtıdır. Genet kendi kriminal kişiliğini, toplumdaki saygın ve etik ihtivayı elinde bulunduran bu karakterler üzerinden, bir anti söyleme dönüştürmeyi başarmıştır. Bu önemli eserin içeriği Dokuz Tablo bölümünden oluşmaktadır. Genet’in bu önemli eserini Kayıt Dışı Metinler kapsamında yeniden ele aldım. Oyuna bir bölüm daha ekleyerek kendi kurgumu oluşturdum. Eklediğim bölüm, Onuncu Tablo olarak Bayan İrma’nın genelevinde geçiyor. Eserin orjinalinde geçmeyen yeni bir karakteri oyuna dâhil etmeye çalıştım. Yarattığım karakter Henri de Toulouse-Lautrec’ten etkilenmiş bir “ressam”.


BALKON

ONUNCU TABLO

DEKOR

Duvarın köşelerini birleştiren cevizden yapılma kahverengi vintage bir masa. Altında ve üstünde bir sürü ıvır zıvır. Yerde serili Fars motifli demode bir halı ve hemen dibinde duran zebra desenli bir kanepe. Yukarıda ise sarkmış şık bir avize duruyor. Ancak avizenin kafa tarafı yamulmuş ve avizedeki sarı lamba ara ara yanıp sönüyor. Sol tarafta büyük bir pencere. Karşı duvarda ise tuvalet kapısı. Ressam Abdo Yalçınkaya kanepede tedirgin bir şekilde oturuyor. Kalp atışları penceredeki cama yansıyor. Nefes alıp verişi içerde bir buhar etkisi yaratmış. Üstündeki gömleği yer yer terden ıslanmış. Ressam kendisini içeriye can havliyle atmış. Onun arkasından içeriye no name birisi giriyor. Ressamla onun arasında Bayan İrma’nın evinde kısa bir sohbet gerçekleşiyor.


No name: Korkmanıza gerek yok! Benim dışarıdaki grupla hiçbir ilgim yok, hiçbirini tanımıyorum bile. Yan odadaki yargıcın ve generalin sizden haberleri bile yok. Endişe etmeyin lütfen!


"Mardin’de açtığınız sergiden haberdarım ve tüm yaşanılanları da yakından takip ettim. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, siz bir çağdaş sanatçısınız ve bundan dolayı da bir şehirle özdeşleşmek sizin işiniz değil, o pastoral edebiyatın ezoterisidir."


Ressam: Kimsin o halde? Dışarıdaki gruptan mısın?


No name: Hayır hayır, dışarıdaki grubu tanımıyorum, sadece konuşmaya geldim!


Ressam: Gazeteci misin? Niye geldin? Röportaj yapmaya mı? Yol boyunca telefonlarım hiç durmadı. Beni burada da mı buldunuz?


No name: Hayır, röportaj yapmaya gelmedim. Sadece konuşmaya geldim, gazeteci de değilim. Zaten röportaj benim işim değil. Dediğim gibi konuşmaya geldim.


Ressam: Dinliyorum...


No name: Hazır laf röportajdan açılmışken, sizin geçenlerde uzun uzadıya vermiş olduğunuz röportajı da okudum. Şunu kesin bir dille belirtmem gerekir ki röportaja inanan birisi değilim. Emin olun! Hatta bana çok anlamsız geliyor. Büyük bir tek yanlı kurmaca… Çünkü sana ait olmayan bir düşüncenin tezahürüdür röportaj. Hiç düşünmediğin bir soruyla aniden karşı karşıya kalmaktır. Belki de o güne kadar o şey hakkında hiç düşünmemişsin ve belki de ömrünün geri kalanında da hiç düşünmeyeceksin; ama ani bir şekilde hiç düşünmediğin o şeyi düşünmek zorunda kalıyorsun başkasının yönelttiği bir soruyla. Bu da şuna yol açıyor, başkasının yerine düşünmek ve başkasının yerine konuşmak. Yani soruyu soranın yerine düşünüp ve onun yerine konuşuyorsun, kendin için değil. Esas olan soru değil miydi? Kartezyen düşünce bunun temelini oluşturmadı mı? Düşünceyi oluşturan kendi sorunu sorup yanıtını bulmak değil miydi? Kaldı ki artık kartezyen düşüncenin de bir anlamı kalmadı. Her türlü konuşma duygusaldır. En katı materyalist konuşma bile edebidir. Heidegger o yüzden hep az konuşmayı tercih etmedi mi? Çünkü farkındaydı ve düşünceden neredeyse hiç kopmak istemiyordu. Paul Ricoeur, hepimiz anlatısal üretimlerin tutsağı olduk derken boşuna demiyordu ya da Rancière, insanın edebi bir varlık olduğunu söylerken hiç de haksız değildi. Ben bütün hayatım boyunca başkasının yerine düşündüm. Çünkü sol görüşlü birisiyim. Tıpkı sizin gibi... O yüzden burada sizin karşınızdayım. Ve sizinle konuştuğum sürece düşünceyle hep çelişeceğim. Bu çelişki benim doğamı oluşturur. Bundan dolayı da solun doğasında hep bir yenilgi vardır. Bu solun kaderi değildir. Sol, yenilmekle varolur. Sol, kendi düşüncesinin bölüşümüyle yenilerek çoğalır. Bu çelişki solu ayakta tutandır. Düşüncenin duyguyla çarpışması sonucunda düşüncenin yenilgisi ile sonuçlanır. Bu yenilgi onu sürekli var edendir. Somut ve sıcak düşüncenin, soyut ve soğuk söylemin çarpışmasının doğal sonucudur her zaman olan. Tekrar en başa dönersek, röportaj sana ait olmayan ve senin düşüncenin dışında duygusal bir tezahürün kurgusal bir sonucudur. Kısacası ben sizinle röportaj yapmaya gelmedim.


Ressam: Tamam anladık gazeteci değilsin ve röportaja da inanmıyorsun. Peki, niye burdasın ve arkandan gelen başka birileri var mı?


"Eğer Marcel Duchamp veya Joseph Beuys kapasitesinde bir sanat eylemine haiz değilseniz ve sergiyi o düzlemde kotaramıyorsanız ki kotaramadınız, o yüzden insanların sizi Paris’e kadar kovalamalarını yadırgayamayız. Çünkü sanat sizin uzvunuzun bir parçası değildir."

No name: Beni buraya Ulm Sokağındaki Maocu ve Platoncu yaşlı Badiou gönderdi. Pencereden görmüş kaçtığınızı. Ancak ters giden bir şeylerin olduğunu sezmiş. Polislerin değil de, dışarıdaki insanların sizi kovaladıklarını söyledi. Dışarıda ne zaman politik bir “olay” vuku bulsa, Badiou pencereden izleyerek hep bir iç çeker. Bu iç çekme onun manzara karşısındaki politik hakikatinin doğrusal bir tecellisidir. Tesadüf o ki yine dışarıyı izlediği bir anda sizin koşuşmanıza denk gelmiş. Biliyorsunuz ki kendisi çok yaşlı artık, o yüzden gelemedi. Merak etmiş, olayın iç yüzünü öğrenmek için ricada bulunup beni gönderdi. Bu arada ben onun sadece bir okuruyum, başka da bir temasım yok. Açıkçası bu olan biten benim de ilgimi çekti. Sizin olduğunuzu bilmiyordum. Sizi tanıyorum daha doğrusu resimlerinizden biliyorum, anlayacağınız sanat serüveninize az çok hâkimim. Hatta sanatınızla ilgili Mahsum Çiçek’in yazmış olduğu o müthiş makalesinden bir alıntı yapmak istiyorum: “Abdo, yaşama daha doğrusu korkunç bir anlatıya dönüşen ve gerçeklik olarak tanımlanan ‘dış dünyayı’ yeniden boyar. Bu bakış bizi yeryüzünden kopararak dışsal bir izleyiciye dönüştürür. Her şey bir renk uyumu içinde hareketlenir ve adeta hayatı taklit eder. İnsan eylemleri, makineler ve yeryüzü şekilleri iç içe geçer. Şimdi her şey seyirlik bir renk dönencesine kapılmıştır ve umarsız bir eylemlilik içindedir. Sarı tarlalar, kavga eden insanlar, bir yerden bir yere nakledilen makineler bu renk etkinliği içinde eşitlenir. Her şey erotik bir coşkuya dönüşür, elektrik direkleri birazdan sevişecek gibi durur, gemiler yüklü bulutlar gibi şiş, karada konstrüksiyon yapılar enine ve dikine büyümekte. Mimarı, doğa ve insan, iktidarın kavramsal monokrom renginin anlatımından uzaklaşarak iktidar dışı bir etkinlik kazanır.”* Hülasa beğendiğim bir sanatçısınız. Şimdi olaya gelirsek niye kaçıyordunuz ve sizi kovalayanlar kimlerdi?


Ressam: Hakkımda o kadar bilgiye sahipsen bilirsin ben Mardinli Kürt bir sanatçıyım. Mardin’de bir sergi açmak istedim. Sergi politik bir eksene kaydı doğal olarak ve insanların tepkisine dönüştü. İlk başlarda önemsemedim, ilerleyen saatlerde atmosfer gitgide benim aleyhime büyüdü. Olay kontrolden çıktı ve bir grup insan beni kovalamaya başladı. Mardin’den Paris’e kadar kovaladılar. Ben de Forrest Gump gibi hiç durmadan koştum. Sonra burada Trocadéro Meydanında başka bir eylem vardı. Şans eseri o eyleme denk geldim. Aralarına karışıp tam gizlenmeye yeltenirken, başka bir grup tarafından fark edildim. Bu sefer onlar beni kovalamaya başlayınca, polisin o ara müdahalesini fırsat bulup, tesadüfi bir şekilde kendimi can havliyle Bayan İrma’nın evine attım.


No name: Geçenlerde bir fotoğraf gördüm. Beni etkiledi. Atölyenin içini çektiğiniz bir fotoğraf… Bir ucunda –fotoğrafın en ön tarafında- sizin sadece ayak parmaklarınız görünüyordu. Fotoğrafı siz çektiğiniz için, doğal olarak perspektifin en ön tarafında ayağınızın bir kısmı ve parmaklarınız görünüyordu. Perspektifin en sonunda ise sırtı kadraja dönük bir kadın oturuyordu. Sırtı dönüktü, saçları kafasının önüne doğru düşmüştü. Sırtındaki eğim içe doğru ters bir anatomi veriyordu. Sanki kadının tekinsizliği mekâna yayılıyordu. Sandalyenin yan durması ayaklarının şeklini görmemizi engellemekteydi. Fotoğraf oldukça tekinsizdi. Mekân ikinizi içine almaktan imtina eder gibi duruyordu. Soluğunuz kesik kesik hissediliyor gibiydi. Mekân, ayak parmaklarınızla birleşiyor ve ortaya netameli bir görüntü çıkıyordu. Ayak parmaklarınız sanki kadının sırtında rahatsız edici bir şekilde geziniyordu. Mekânı böylesine dönüştüren kadının gizemi değil, sizin parmaklarınızdı. Bütün bunları şunun için söyledim, her ne olursa olsun sanat sizin “uzvunuzun” bir parçası değildir. Mardin’de açtığınız sergiden haberdarım ve tüm yaşanılanları da yakından takip ettim. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, siz bir çağdaş sanatçısınız ve bundan dolayı da bir şehirle özdeşleşmek sizin işiniz değil, o pastoral edebiyatın ezoterisidir. Cefakâr, kadim, soylu, beşik gibi sıfatlar sizin dil örüntünüzün içinde kesinlikle yeri olmayan kavramlardır. İnsan bir şehirde sadece vasat ve bayağı bir halde yaşar. Şehir, bir dilin konfor alanı değildir. Bir şehir bağlamının önünde ve arkasında sığınacağın yegâne kavram vasatlıktır. Buradaki vasatlık tamamıyla “ontik” bir ataletle özdeştir. Ve bu vasatlığın içinde hayatın her oluşuna dair her şey ama her şey zaten mevcuttur. Sorun şu ki, bu her şeyin mevcut vasatlığın içinde kalması gerekirken, aksine fazlasıyla her şeyin dışına taşan romantik ve politik imgelere dönüşmesidir. Daha fenası bir dil örüntüsüne ve bir üretim nesnesine dönüşmesidir. Çünkü bu pastoral dil, sözgelimi psikanalizin konteksini hala dilinde becerememişken, dilinin ona yer verdiği bütün politik ifşayı göstermenin konforuna sahiptir. Geçenlerde bir yazı okudum, şuan yazarı hatırlamıyorum ama çok önemli bir noktaya temas etmişti. Kürt sanatçılarının estetik rejiminde Althusserci anlamda bir “epistemolojik kopuş” yaşamaları gerektiğini varsayıyordu. Ben bu düşünceyi bir adım öteye taşıyarak aslında genel anlamda bir düşünsel kopuşun olumlu anlamda yaşanması gerektiği inancını taşıyorum. Kendi varlıklarını ve onun alanlarını -tarihte eşi görülmemiş bir biçimde- salt kadın imgesi üzerinden neredeyse bütün dünyaya kabul ettiren bir direnişi kati suretle mitsel olarak değil, düşünsel bir noktanın temeli olarak belirlemeleri gerektiğini savunuyorum. Sanatçıların iktidar paradigmalarını ifşa eden pozisyonları terk ederek ve en azından kolonyal terminolojiyi dışarıda bırakarak, epistemik anlamda yeni söylem alanlarının yaşam formlarını oluşturmaları gerektiğini düşünüyorum. Kolonyal terminoloji, hiçbir epistemik yükümlülüğün altına girmeden sadece animizmden gelen haklılığa ve meşruluğa sırtını dayayarak en yakın olanın barizliğine işaret etme konforudur. İfşa ise politikanın işidir, sanatçının rolü ise politik imgeleri ve ifşanın anlamsızlığını yapısöküme uğratarak, “direnişin” evrensel normlar üzerinden ortaya çıkarttığı sanat algısı ile kabul görmüş varlığının otantik söylemine yönelmesidir. Dolayısıyla sanat aynı zamanda merkezsiz bir yapıdır. Diyalektiği olmayan veya diyalektikten yoksun bir yapının merkezidir. Basit bir şekilde örneklersek, yağmurun yağmasını iyi ve olumlu buluyorsak, yağmamasını da kötü ve olumsuz bulmuyoruz. Çünkü burada bir diyalektik yoktur. Aynı kökenden gelen doğal bölüşüm söz konusudur. Bu doğal bölüşüm sanatın kökeninin merkezi olmayan bir dışarının, onun dışında gelişen eklentilerin tezahürüdür. Sizin serginizi estetik rejiminin dışında başka bir eksene kaydığı için farklı yorumluyorum. O da şu, kamusal alan kavramı. Sanki sizin ve diğer bileşenlerin esas ıskaladığı noktanın tam da burası olduğunu düşünüyorum. Kamusal alanda “uzlaşı” yapılmaz. Kamusal alan, çarpışmadan kaynaklanan bölünen yerin bir fazlasıdır. Bu “yer” –hele Kürt’ün alanı ise- her zaman provokatif ve kriminal bir dağıtımın sonucudur. Öteki, kamusal alanı oluşturan, ancak onun bir parçası olmayandır. Kamusal denen alanı, kendine özgü görme ve söyleme tarzlarınca -yani politik jargonca- düzenlenmemiş bir özel alana -yani tam tersine kriminal bir alana- dönüştüren şey, iktidar yasasıdır. Bu alanda hukuk ve vatandaşlık temelinde kendisine bir pay düşmeyen ötekidir. Bu Platon’dan süregelen bir durumdur. Dolayısıyla siz bir sanatçısınız. Platon’dan günümüze neredeyse bütün sanat tarihini düşünsel anlamda reddeden ve tersyüz eden Duchamp’tır. Eğer Marcel Duchamp veya Joseph Beuys kapasitesinde bir sanat eylemine haiz değilseniz ve sergiyi o düzlemde kotaramıyorsanız ki kotaramadınız, o yüzden insanların sizi Paris’e kadar kovalamalarını yadırgayamayız. Çünkü sanat sizin uzvunuzun bir parçası değildir. Kaldı ki hem Duchamp’ın hem de Beuys’un sanat zekâları tam da böyle bir sergiyi kabul etmeyecekleri yönündedir. Onlar en azından sanat ile şehrin sosyolojisinin –sanat nesnesinin söylemi üzerinden- çarpışacağını öngörecek kadar “nesnenin formuna” vakıflar. Benim size diyeceklerim şimdilik bu kadar, tabi Althusserci söylemi dile getiren yazarın semiyotik çözülmesini de bu bağlamda çok önemli bulduğumu söylemeliyim. Son bir şey söylemek istiyorum, siz Bayan İrma’nın evini gerçekten tesadüfen mi buldunuz? Çünkü ben tam içeri girerken bir yığın insan telaş içinde telefon başında binanın güvenliği için bir yerleri arıyorlardı. O yüzden beni fark etmediler. Hatta bürokratın biri telefona sarılıp isminizi vererek, sizin güvenliğiniz için yetkili kişilerle konuşuyordu.

Ressam: Hayır tesadüfen bulmadım, doğrusunu istersen Bayan İrma benim 13 yıllık ahbabım. Paris’e her gelişimde kendisine uğrarım. İçerdeki oligarkların tamamı da benim yakinen dostlarımdır.

* http://www.sanatatak.com/view/renk-donencesi-dur