İki zamanın arasında

Yazar, yönetmen ve oyuncu, GalataPerform’un Genel Sanat yönetmeni ve Tiyatro Kooperatifi’nin başkan yardımcısı Yeşim Özsoy, tiyatronun yıkım ve kırılma anlarında kendini yeniden yaratma gücüne dair bizler için ilham verici bir yazı kaleme aldı


Yazı: Yeşim Özsoy



Yeşim Özsoy, Abud Efendi Konağı, Akorsuz, kırık bir piyanonun yanıbaşı,

Fotoğraf: Ali Karatuna


Zamanı durdurdum ben şimdi.

İki saniyenin arasındaki o kendine aşık alana sığdırdım onu.

O aralıktan bakıyorum tüm diğer zamanlara.

Geçen senenin sonu gibiydi. Şahmeran ve hikayeleri üzerine bir oyun yazmak üzere yola çıkmıştım. Şahmeran yarı yılan yarı kadın, güzel bir yaratık ama bundan çok daha fazlasıydı. Şahmeran size gelirmiş derler… O da bana geldi. Çok özel, ruhu güzel bir kadın getirdi onu bana. Adı bende gizli kalsın şimdilik…

Rivayet odur ki Şahmeran doğanın ve bitkilerin, hayvanların dilinden anlar ve şifa verir. Tüm dünyanın bilgisi odur derler. Tüm bu olaylar başlamadan önce, Mardin’de, tam ortasında kestanelerin piştiği bir sobanın olduğu, çarşının gece de açık olan kahvehanesinin isli kokusunda, üşümekten ellerimizi ısıtırken Şahmeran’ın hikayelerini Ebuburak adında çok özel bir cam altı ustası ve masal anlatıcısından dinledik. “Her kişi kendi hikayesini yaratır” diyordu usta:



Sonrayı bilemeyiz...

Masallar anlatırız ama sonlarını bilmeden anlatırız

Herkes kendinde ne varsa onu görür Şahmeran’da. (1)



Şimdi düşünüyorum da dünyanın beni bu dönemlere hazırlama biçimiydi tüm bunlar. Sonra ne olacağını bilemedik gerçekten de ve işte şimdi buradayız. Zamanın garipsi bir duruşunda, sonrasını bilmediğimiz keskin bir andayız… Kimi zaman geleceği tasarlayıp geçmişi yad ediyoruz, kimi zamansa geçmişi özleyip geleceği küçümsüyoruz.


Ben de zamanlar içinde seyahat ediyorum. Bu geniş zamanlardaki kısa aralıklardan bakıyorum, sanki başımı uzattığım bir zaman aralığı var şu sıralar bana bahşedilen. Çokça geçen yüz yıl aklıma geliyor. Hem atölyelerde hem de üniversitelerde verdiğim dersler itibariyle geçen yüzyılın tiyatrosunun ve akımlarının içinde dolanırken bağlantılar kuruyorum devamlı. Her şey bir şekilde birbirine bağlanıyor sanki.


Bağlantılar içinde geçen yüz yıla damgasını vurmuş birkaç kişi var ki ölümsüzleşmişler zaten, kendileri de zamanda seyahat ediyorlar; ilham vererek tüm zamanların üstünde uçuyorlar, yaratıları zamansızlaşıyor, uzuyor, genişliyor, çoğalıyor.


Bertolt Brecht bir yazar ve yönetmen olarak vizyonunu ortaya koyduğu zaman, mesela, iki dünya savaşının arasında, Almanya’da, seyircisini, sadece hisseden değil düşünen ve aksiyon alan bir varlık olarak hayal etmek istedi ve bu yol için koca bir tiyatro dünyası yarattı. Kendi zamanının çok ötesine geçti uyguladıkları. Nedense çoğu zaman bizde politik görüşü ve dünyası ön plana çıkar ama asıl tiyatroyu ve seyircisini kendi zamanının “eğlence” kültüründen çıkarıp tiyatronun bir temsiliyet sanatı ve düşünme alanı olmasının altını çizmesiyle bir çığır açmıştı ve günümüz çağdaş tiyatrosuna büyük etkisi oldu bu yolla. Brecht’i kendi döneminin eğilimlerinden, o zamanın büyük değişimlerinden ayrı düşünemeyiz. Her dönem kendi çevresine reaksiyon veren bireylerden ibarettir ve bu bireyler sanatçı, tiyatrocu olunca kimileri bu yolla tarih yazarlar.


Samuel Beckett örneğin, yine klasikleşmiş bir modern zaman kahramanıdır; 2. Dünya Savaşı sırası ve ertesinde yazarken ve yönetirken dünyanın anlamsızlığını, boşluğunu ve aynı Sisyphus mitinde olduğu gibi tekrar eden, bir yere ulaşmayan ama yine de yeniden başlayan günlerini değerlendirirken savaşın yok ediciliğiyle harmanlanmış bir zamanın içinden konuşuyordu. Bu yüzden, şu sıralar sürekli aklımı çelen ve en beğendiğim oyunu Oyun Sonu’nda Hamm “Buranın dışında, ölüm var” (Outside of here, it is death) der ve Clov pencereden bakarak teleskopla ufku ararken güneşi bile bulamaz ve her yer gridir.



Hamm: Ve güneş?

Clove: (bakar) Sıfır.

Hamm: Ama batıyor olmalı. Tekrar bak.

Clov: (bakar) Boşver güneşi.

Hamm: O zaman gece mi oldu?

Clov: (bakar) Hayır.

Hamm: O zaman ne?

Clov: (bakar) Gri. (teleskopu indirir, Hamm’a döner, daha yüksek.) Gri! (durur, daha yüksek.) GRİ! (2)

Beckett bir yazar ve yönetmen olarak dönemine damgasını vurdu, kendi güncelleri ve sonra gelenlerle Absürd Tiyatro böyle bir atmosferde anlam buldu. Yine aynı dönemlerde ve ertesinde Ionescu, Gergedanlar'ı yazdığında belki Romanya’da yaşadığı faşizm geride kalmıştı kendi hayatında, ama ona Gergedanlar gibi büyük bir metni hediye etmişti yaşadıkları, seneler sonra.


Başka bir vizyoner; Antonin Artaud ise geçen yüzyılın başında Tiyatro ve İkizi kitabını yazdığında vebayı yaşamıştı. Tiyatronun veba salgını gibi yıkıcı bir etkisi olması gerektiğini söylediğinde vebanın toplumsal sistemi alt üst etmesine öykünmüştü. Seyircisinin bilinç altına dokunmak, başka bir gerçekliğe erişmek istiyordu Artaud. Yazdıkları ve açtığı bakış açısı 20. yüzyıl tiyatrosuna ilham verdi ve hala vermekte.



Vebada olduğu gibi tiyatroda da bir tür garip güneş, zor ve hatta imkansızın aniden normal elementimiz haline geldiği anormal bir ışık vardır. (3)

(Antonin Artaud, Tiyatro ve İkizi)



Artaud, Brecht ve Beckett taşlarından sonra geçen yüzyılda gezinirken uğrayacağımız bambaşka duraklar var tabii. Polonya’da Jerzy Grotowski zaten kısıtlı olan demir perde ülkesindeyken oyuncuya vurgu yapıp total tiyatroya karşı çıkıp Yoksul Tiyatro dediğinde seyirciyi ritüelistik bir deneyimle kapsamak isterken İngiltere’de Peter Brook Boş Alan'dan bahsettiğinde ve Hint masallarından etkilenip Mahabarratta’yı sahneye koyduğunda Danimarka’da Barba, tiyatro antropolojisi terimini ortaya atıyordu ve farklı tiyatro pratikleri ve seyircisini hayal ediyordu ve Amerika’da Living Theatre Vietnam Savaşı'na karşı eylem yapıp seyircisini devrime çağırdığında sene 1960lardı ve tiyatro seyirciyi eyleme çağırabiliyordu halen. Performans Sanatı'nın yükselişiyle sanat ve tiyatro ile seyirci arasındaki temsiliyet bariyeri kaldırılmaya çalışılırken ‘80 sonrası Robert Wilson gibi yine zamana damga vuran bir yönetmen post modern tiyatronun babası olarak adlandırıldı. Artık hikayeyi anlatmak değil nasıl anlatacağımız önemli derken dönemin iç içe geçmiş ideolojileri, kültürler arasılığı, mikro hikayelerin çokluğu ve belki de 60'lar sonrası dünyayı değiştirme gücüne olan yılgınlık sahnede bambaşka bir form alıyordu.


Tüm bunları çeşitlemek, etki/tepki bazında ve seyircinin nasıl kurgulandığı, tiyatronun tekrar tekrar form değiştirdiği ve büyük beyinler ve yaratıcı vizyonlar tarafından yeniden tanımlandığını incelemek mümkün. Her seferinde yeniden tanımlanan ve olmazsa olmazları sürekli çeşitlenen ve en önemlisi tarihin büyük kırılma noktalarına tanıklık eden tiyatro ve sanat her koşulda kendini yeniden keşfetme ve yaratma gücünü bulmuştur.


İçinde bulunduğumuz dönem, dünya tarihinde bir kırılma noktasıdır. Bu noktada nasıl bir tiyatro yaptığımız ve kendi pratiğimizi nasıl geliştirdiğimiz, değiştirdiğimiz bize bağlıdır. Dünyada her zaman bu tip kırılma noktaları sanatçının dönemine yeniden bakmasını sağlar ve bunu adeta çağırır, buyurur.


Geçtiğimiz senelerde Edinburgh Tiyatro Festivalinde seyredebildiğim Theatre Complicite oyunu The Encounter (Karşılaşma) o dönem için bir ses enstalasyonu olarak performans ve seyirci algısı açısından bana çok şey katmıştı. Tiyatronun kurucusu ve bu oyunun da oyuncusu ve yönetmeni Simon McBurney her koşulda kendini yenileyebilen çok özel bir tiyatro insanı. Geçtiğimiz günlerde aynı oyunun çevrimiçi versiyonunu tanıtan bir yazıda şöyle demiş; “Her şey bir yana, yeniden başlamamız gerekiyor orası kesin” ve eklemiş “belki de karantinanın etkisi her şeyi sorgulamaktır.” Oyun teknolojiyi çok ileri bir mantıkla kullanmasının yanı sıra içerik olarak temelinde insanın dokunulmamış doğayla olan ilişkisini ve şu anki yıkıcı plastik hallerimizi sorguluyor. Bomboş bir sahnede bir masa, bir mikrofon, masanın üstünde pet şişelerle inanılmaz bir ses teknolojisi ve performansla Brezilya ve Peru arasında bir yerde bir National Geographic yazarı ve araştırmacısının el değmemiş ve modern dünyayla hiç karşılaşmamış Mayoruna kabilesiyle olan iletişimini yarı otobiyografik yarı belgesel bir formla seyirciye aktarıyor.



The Encounter, Theatre Complicite, Fotoğraf: Sarah Ainslie,



Bu oyun kendi cisminde; içeriği ve yapısıyla, içinde bulunduğumuz dönemin sadece tiyatronun ne olduğunu, olabileceğini yeniden düşünmek ve yaratmak için değil aynı zamanda doğayla, insanla olan ilişkimizi yeniden düşünmemiz gereken zamanlar olduğunu hali hazırda ifade etmiş bir oyun.


Sokaklardan çekildiğimizde, denizleri bıraktığımızda, gökyüzünü kuşlara, ormanları yeşilliğine bıraktığımızda doğanın sevindiğini hepimiz fark ediyoruz. Orası kesin. Biz yok olduğumuzda, bizim kırılgan, çekilmiş duruşumuzda, doğa kendine geliyor. Bunu fark etmemek imkansız. Ve tüm bu geri çekilişlerimizde, kırılgan ve bir o kadar da zarar görmeye açık durumumuzun karşısında zaman ve tarih dönüyor ve bizi o döngünün içine alıyor.


Atom bombası gibi yıkıcı bir gücü yaratma kapasitesiyle yüzleşmek zorunda kalan Oppenheimer’ın bahsettiğine benzer bir kırılma anındayız şimdi. Oppenheimer atom bombasıyla ilgili bir söyleşinin kısa videosunda akıllara kazınmış bir metni sanki gaipten okur gibi söyler. Sankritçe bildiği ve özel merakı olduğu için Hindu Kutsal kitabı Bhagavad-Gita’ya referans verir. Hindu trimurti inancında Şiva, ‘’Hindu üçlüsü’’ olarak bilinen üç tanrının sonuncusudur. (İngilizce trinity olarak bilinir ve ilk atom bombasının ismi de budur.) Diğer tanrılar; Brahma ve Vişnu’dur. İnanış odur ki bu üçlü, dünyanın yaratılışı, işleyişi ve yıkılışından sorumludur ve aslında tektir. Evrenin yaratıcısı olarak Brahma, koruyucusu olarak Vişnu bilinir. Şiva’nın görevi ise evreni yeniden yaratmak için onu yıkmaktır. Dünyadaki aksaklıkları ve kusurları yok etmek için onu yıkıp yeni baştan kurmayı gerekli gören Hindu inancına göre, Şiva’nın yıkımı gerekli ve bir bakıma onarıcıdır.


Dünya'nın eskisi gibi olmayacağını biliyorduk. Birkaç kişi güldü, birkaç kişi ağladı, çoğu sessizdi. O an Hindu Kutsal Kitabı olan Bhagavad-Gita'dan bir dizeyi hatırladım. Vişnu, Prensi görevini yapması gerektiğine ikna etmeye çalışır. Onu etkilemek için, çok kollu (zırhlı) halini alır ve der ki: "Şimdi ölüm oldum, dünyaların yok edicisi oldum."

Sanırım bunu hepimiz düşündük,

Öyle ya da böyle… (4)



Manhattan Project



Öyle ya da böyle doğanın ve yarattığımız dünyanın geri tepeceği zamanların geleceğini biliyorduk biz de. Bu dönemleri, doğayla ve tiyatroyla olan ilişkimizi bu şekilde görmek zor da olsa bununla yüzleşmek gerekir diye düşünüyorum. İlki yani doğayla olan ilişkimizi yeniden düzenlemezsek salgından daha da güçlü bir şekilde önce yoksulluk ve sonra da iklim felaketiyle kendi kendimizi bombalayacağımız zamanlar yakın. İkincisi yani tiyatroyla olan ilişkimiz bu dönemin yaptırımları yoluyla bizi tekrar düşünmeye itiyor orası kesin. Kimimiz buna gülüyor, kimimiz ağlıyor halimize ya da sessizliği tercih ederek kabuğuna çekiliyor. Bir şeylerin bizimle beraber öleceği, yok olup yeniden yaratılacağı bir zamanın içindeyiz oysa. Bu gücün farkına varıp ayağa kalkıp biteni uğurlayıp yeni sözler söylemek, yaratmak zamanı olduğunu kabul etmemiz lazım.


Tüm bunların arasında tartışmalar tiyatronun gerekliliğine, yöntemlerine dayanıyor. Tiyatro çok güçlü bir sanat dalıdır. Tüm dönemlerde, yıkım ve kırılma noktalarında kendini en güçlü şekilde yeniden yaratmıştır.


Yazımın başındaki Şahmeran’a dönersek…

Doğanın, bitkilerin ve yer yüzünün bilgisine sahiptir Şahmeran. Bu bilgiyi unuttuğumuz dehlizlerden çıkarıp korkmadan tekrar elimizde tutmak, yüzleşmek gereken zamanlardayız. Belki ektiğimiz bir tohum, belki vazgeçtiğimiz plastik alışkanlıklarımız, doğayı gereksiz hırpalayan seyahatlerimiz, yaşam pratiklerimiz, sanat yapma çeşitlerimiz, ofislerimiz ve trafiğimiz… Hiçbir şey kolay olmayacak orası kesin. Ama tüm zamanların üstüne çıkıp, önyargılarımızı, kalıplaşmış oluşlarımızı yeniden düşünüp, yıkıp tekrar tekrar yapmak için bu verilen zaman aralığından çıkacağımız güzel zamanlar için bunu en azından denemeliyiz.


Nilgün Marmara’nın Kim’in (5) adlı şiirindeki başlangıç gibi “hiç kullanılmamış bir zamanın gözkapaklarını açıyorum” ki şiirin bitişi gibi “çok kullanılmış bir zamanın gözlerini” kapatabileyim. Ve kim bilir belki şimdi her zaman olduğundan çok daha fazla yeni şeyler söylemek lazım… Bu noktada geçmişten neyi tutacağımız, neden vaz geçeceğimiz ve neyi yıkıp tamamen değiştireceğimizin bilincinde olarak…



(1) Camaltı ustası ve masal anlatıcısı Ebuburak Toparlı ile röportaj, Mardin, 2020

(2) Oyun Sonu, Samuel Beckett

(3) Tiyatro ve İkizi, Antonin Artaud

(4) J. Robert Oppenheimer, Temmuz 1945’te Manhattan Projesiyle nükleer bombanın ilk denemesinden sonraki sözleri.

(5) Daktiloya Çekilmiş Şiirler, Kim’in, Eylül 1984, Nilgün Marmara

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon