İhlâllerin ihmâlindeki sınırlara uzanmak


Sanatçılar Başak Bugay, Ahmet Rüstem Ekici, Tuba Geçgel, Can Küçük, Berkay Tuncay ve Eşref Yıldırım’ın çalışmalarını bir araya getiren Karşı Pencere sergisi, 2 Temmuz’a kadar KOLİ Art Space’in ev sahipliğinde devam ediyor. Gözetlenen ile gözetleyenin voyörizm (röntgencilik), beden ve cinsiyet olgusu, kimlik meselesi ile ilişkilendiği sergide; anlık karşılaşmaların bırakacağı soru işaretlerine dair merak ettiklerimizi serginin küratörü Melike Bayık’a sorduk


Yazı: Özüm Ceren İlhan



Ahmet Rüstem Ekici, Delikten İçeri, 3B Animasyon, Hologram, 43.5 cm, Hamam serisi, 2019, Tek Edisyon


Yeldeğirmeni’nin yeni kazanımlarından KOLİ Art Space’te gerçekleşen Melike Bayık küratörlüğündeki Karşı Pencere sergisi, 2 Temmuz’a kadar ziyaret edilebiliyor. Başak Bugay, Ahmet Rüstem Ekici, Tuba Geçgel, Can Küçük, Berkay Tuncay ve Eşref Yıldırım’ın bir araya geldiği, yedi eser, altı sanatçıdan oluşan serginin “bir karşı pencere meselesi var” aslında. İzleme-gözetleme, içinde ve dışında olma hâline mekânın fizyolojik yapısı ile eğilen Karşı Pencere; sanal teşhir ve mahremiyete, özel alanın ihlâline ve özgürleşme meselesine “merak duygusuna yenik düşen izleyici” üzerinden yaklaşıyor. Gözetlenen ile gözetleyenin voyörizm (röntgencilik), beden ve cinsiyet olgusu, kimlik meselesi ile ilişkilendiği sergide; anlık karşılaşmaların bırakacağı soru işaretlerine dair merak ettiklerimizi “bir karşı pencere meselesi” ile sınırların ihlâline uzanan, serginin küratörü Melike Bayık ile konuştuk.


Öncelikle Karşı Pencere'nin fikir olarak ortaya çıktığı noktadan bahsederek küratörün "dert edinme" hâline eğilelim isterim. Biliyorum ki bir sergi süreci, küratörünün gündelik yaşamında dert edindiği, meselesi olan bir konuyu irdelemesiyle başlıyor. Önceki sergilerinize baktığımda, toplumla bir meseleniz olduğunu hissediyorum.Bu bağlamda Karşı Pencere, fikir olarak nasıl doğdu? Dert edindiğiniz meseleye, belki de toplumla olan ilişkinize nasıl bir akış önererek yola çıktı?


Aslında çok doğru bir tespit çünkü küratörün bir derdi, meselesi var genel anlamda. Pek çok insan için de böyle olduğunu düşünüyorum, muhtemelen herkesin aktarım şekli farklıdır. Benim söylem biçimim de küratörlük üzerinden olduğu için kendimi bu şekilde ve pek çok sanatçıyla beraber ifade edebiliyorum.


Toplumsal yaklaşıma da katılıyorum. Zannediyorum ki söz konusu olan toplumla ilişkim, biraz gözetleme-izleme ile alakalı. Sürekli olarak toplumdaki dönüşüm, benim bu dönüşümde bir kişi, birey olarak yer alma hâlim, her daim düşündüğüm ve düşünmeme de sebep olan şeylere çomak sokulduğunda ne hâle geldiğini bir şekilde sentezlediğim, gördüğüm bir durum aslında. Dolayısıyla "toplum" ana mesele kesinlikle. Bunun içinde de toplumun geldiği, etkilenerek dönüştüğü form ve şu an bizim o formun içinde yer aldığımız, çalıştığımız, karşımıza çıkan şeyler; sanıyorum ki ana konum, meselem. Dolayısıyla dert edindiğim şeyler var toplumla ilgili çünkü ben de bir parçasıyım. Genelden özele, daha mikro parçaları oluşturduğumuz bir yapıdan söz ediyoruz.


Berkay Tuncay, Webcam Kızları, Klavyelerine Dokunurken, Forex üzerie pigment baskı, 14.8 x 21 cm (100 adet, her biri), 2012 – 2015, Sanatçı ve SANATORIUM izniyle


"Karşı Pencere sergisi gözetim, voyörizm (röntgencilik) ve cinsiyet olgularından yola çıkarak, mahremiyet, gözetleyen–gözetlenen ilişkisi, görme ve izleme, bakış, teşhir, özel alan ve gözetlemenin bedenin sınırlarına müdahale etmesi üzerinden cinsiyet rollerinin sorgulanması gibi kavramlar doğrultusunda şekilleniyor."

Küratöryel metinde yer verdiğiniz kavramların sınırla olan ilişkisi dikkatimi çekiyor; çünkü bütün kavramlar birbirinin yerine geçebilirken hangisinin ne zaman, kimin yerine geçebileceği aynı ölçüde muğlak ve değişkenlik gösteriyor. Dolayısıyla akışkan ve iç içe geçen, homojen görünümlü heterojen bir yapıdan bahsettiğimizi düşünüyorum. Karşı Pencere, ele aldığı kavramlar ile "sınır"ın kendisini, aralarındaki ilişkiyi nasıl tanımlıyor? Temellendiği Panoptikon'un rolü bu bağlamda nasıl konumlanıyor?


Serginin temellenme, ortaya çıkma şekli benim üç dört yıldır, sürekli olarak çalışma pratiğimde yer alan bir sürece tekabül ediyor. Okuduğum, gezdiğim ve izlediğim her şeyi not alıyorum ve beni etkileyen bazen bir cümleden dâhi sergi yapabiliyorum.


Karşı Pencere benim için pek çok sınırları bir arada taşıyan, çok da kolay olmayan bir kavramda şekillendi. Bu sergiyi anlatırken de böyle bir dönemde gözetleme, mahremiyet, sınır ve özel alan ihlâli gibi şeyleri söylerken aslında bir noktada ne kadar kolay olmadığını sorguluyordum. KOLİ Art Space’in kurucularından Elçin Acun ve Yasemin Kalaycı’dan bu sergi teklifi geldiğinde ilk düşüncem serginin nasıl geliştirilip ilerletilebileceği üzerine oldu. Mekânın kendiliğinde sahip olduğu fizyolojik özelliği, bu serginin çerçevesini de kendiliğinden geliştirdi diyebilirim. Çünkü mekân bir noktada kendi ihlâllerini yaratan, kendi sınırlarını çizen, sınırların içine dâhil eden ve sınırları içine dâhil etmemek için çabalayan bir alan. O yüzden bahsettiğin kavramlar arasında olan bu sınır meselesi hem fizyolojik olarak gerek toplum-birey arasındaki ilişkiyi hem de aslında bizim sokak ve özel alan arasında yaşadığımız sınır kavramını çok net biçimde sunuyordu. Dolayısıyla sergi de bu minvalde gelişmeye başladı.


Panoptikon kavramı da tam olarak bu kavramlardan birisinin temelinden çıktı. Kavramsal çerçeveyi oluştururken bazı işlerin üzerinden yola çıktım; ama bir yandan da yine kavramsal bütünlük için şöyle bir şey vardı: Panoptikon. Jeremy Bentham’ın oluşturduğu Panoptikon kavramı, aslında şu an kullanılan bir hapishane sistemi. Bunu söylerken de Panoptikon kavramı çok doğru çünkü bu kavramdaki hapishane modelinde gardiyan herkesi görebilir. Nitekim öyle bir mimari sistem yapılmıştır ki hiçbir suçlu birbirini ve gardiyanı da göremez. Dolayısıyla bir hücre modelinde yapıldığı için aslında sürekli gözetleyen ve gözlenen arasındaki tuhaf bir ilişkiyi karşılaştırır. Bu bağlamda Karşı Pencere de Panoptikon kavramı üzerine şekillenen bir sergi olup, mekân ile arasındaki şeffaflık, ulaşılabilirlik ve insanların o özel alana müdahale edebilmesi ve bunu çok rahat davranış olarak sergilemesiyle aslında bir sınır ihlâli oluşturuyor.


Karşı Pencere sergisinden bir kare, KOLİ Art Space, 2021


Karşı Pencere, disiplinlerarası yaklaşımın güçlü biçimde hissedildiği bir sergi. Bu noktada serginin bir araya getirdiği sanatçı ve eser seçkisinden bahsedebilir miyiz? Sergi için üretilen işler var mı mesela ve disiplinlerarasılık, kavramsal çerçevede nasıl bir rol oynuyor olabilir?


İlk olarak disiplinlerarası olması gerekiyor bence, öyle düşünüyorum. Hatta disiplinlerarası ve yapabiliyorsam kuşaklararası yaklaşmaya çalışıyorum. Ana mesele aslında sanat içindeki farklı pratikleri, farklı gözlerden sunmak diyebilirim.


Karşı Pencere sergisinin sanatçıları ise Başak Bugay, Ahmet Rüstem Ekici, Tuba Geçgel, Can Küçük, Berkay Tuncay ve Eşref Yıldırım. Her birinin sergideki işi birbirinden farklı. Sanatçıları sergiye davet edip genel fikirden bahsettiğimde onların da heyecanlandığını söyleyebilirim açıkçası.


Başak Bugay’ın sergide Bayram/Feast (2017) isimli bir heykeli var. Yaklaşık 150 cm yüksekliğinde bir iş. Bu heykel kendi içinde kare bir form. Üzerinde cam bir pencere var ve içine baktığınızda ışığı açık bir mutfak görüntüsü var. Nitekim hiçbir kapı bulunmuyor, dolayısı ile eve dair hiçbir giriş belirtisi söz konusu değil. Eğer kişi bakmak isterse, boyunu neredeyse aşan ya da aşmakta olan bir yükseklikten bakıyor. Elbette burada şu sorgulanıyor; eğer siz evin içine bakmaya çalışırsanız aslında bir özel alan ihlâli yaparak izlemeye başlıyorsunuz. Şöyle düşünelim; eve bir misafiriniz geldiyse örneğin; yatak odanızın kapısını kapatırsınız. Orası sizin mahrem alanınızdır, insanların sizinle ilgili görmesini istemediğiniz, gizlediğiniz bir alandır. Burada bir yeri gözetlemeye başladığınızda evinize gelen bir misafir gibi düşünürseniz, üstten bakıyorsunuz ve müdahale etmeye, bir noktada dikizlemeye başlıyorsunuz. İzliyorsunuz aslında ki bu insanlığın varoluşundan bugüne var olan bir dürtü. İnsanlarda ciddi bir merak duygusu var, oldukça da ilkel bir duygudan bahsediyoruz. Bunu ne kadar törpülerseniz, insanların hayatlarına da o kadar az müdahale ediyorsunuz, bunun için çabalıyor ya da bunu başarabiliyorsunuz belki. Başak Bugay’ın Bayram/Feast işi, söz konusu çerçevede şekilleniyor açıkçası. Özel alan ve bu alanın içinde olan bir sınır ihlâli ile alakalı.


Başak Bugay, Bayram/ Feast, Karışık teknik, 33 x 24,2 x 30 cm, 2017, Sanatçı ve Zilberman Gallery izniyle


Ahmet Rüstem Ekici’nin Delikten İçeri / Through inside the hole (2019) işi, teknolojik bir holofan işi aslında. Holofandaki dönen görüntüde bir göz dönmeye başlıyor. Çıkan gözü, sergi mekânının bir köşesinden tüm alanı izleyecek şekilde kurguladım. Neredeyse mitolojik bir varlık gibi. Göz bütün her yeri izliyor, daha kutsal bir şeyi çağrıştıyor. Bu göz bir noktadan sonra değişmeye başlıyor ve kaybolduktan sonra yerine gelen bir hamam görüntüsü ile karşılaşıyoruz. Mozaikler, peştamal dokusu beliriyor. Ahmet Rüstem Ekici’nin işi bence çok başka bir yerden bakıyor. Eserde aslında halka açık yıkanma alanlarını görüyoruz. Banyo, insanların tamamen çıplak olduğu ve kendisini arındırdığı bir alandır. Burada ise hamamdan bahsediyoruz ve hamam insanların toplu olarak gittiği, birbirine temastan çekinmedikleri belki bir yere kadar yarı çıplak oldukları bir alan. Bir noktada çıplaklığın, insanın bireysel bir formu ve ona olan bakış açısı ile onun özel alanındaki ihlâlini konuşurken bir yandan da hamam gibi yarı açık yarı kapalı özel bir alan. Hâliyle mozikleri, peştamal dokusunu ve oradaki görme eylemini yarı açık bir alan olarak bize sunuyor. Bir diğer yandan da geylerin yaşamında hamamın başka bir yeri var, haliyle birçok açıdan da kimlik, cinsiyet rollerine de ışık tutuyor.


Tuba Geçgel, Gözlerimiz Yuvasından Çıkana Kadar, Nakış ve Video Yerleştirme, 116 x 86 x 14 cm, 2021


Diğer tarafta Tuba Geçgel’in Gözlerimiz Yuvasından Çıkana Kadar / Until Our Eyes Are Out (2021) isimli eseri, vitrinde olan bir iş, özellikle de vitrinde sergilemek istedim. Mekânın kendi formu içinde vitrin de çok uygun bir noktaydı çünkü işin kendisinde yapay zekâlar, kameralar ve bir ekran var. Ekranı aslında bir kutu gibi düşünebilirsiniz ve bunun arkasında komple bir televizyon yerleştirilmiş. Ön tarafında ise gözlerden oluşmuş bir dikiş var. Göz şeklindeki bu dikişlerin birinin ortasında mikro bir kamera mevcut. Ekrana yaklaşıp ne olduğuna bakmak isterseniz, yapay zekâ ve kameralar tamamen sizi algılayıp görüntünüzü bir anda ekrana yansıtıyor. Dolayısı ile izlerken izlenene dönüşüyorsunuz. Özellikle vitrine yerleştirmek istedim ki izleyici önce kendisine bir bakış atarak aslında yine kendisini ve yaptığı işi sorgulasın. Sergi özelinde ilk karşılaştığımız iş de mekânın dışında, vitrinde ve sokak ile de ilk yüzleşilen yer burası. İzleyicinin de ilk karşılaştığı alan bu çünkü sokaktan geçerken dâhi sürekli olarak temas hâlindesiniz. Ekrana yaklaştığınız anda kameralar sizi çekiyor ve hiç beklemediğin bir anda ekranda da kendi görüntünüzü izlemeye başlıyorsunuz. Dolayısı ile bir hazırlıksız yakalanma söz konusu, bu da tam olarak insanların sizi gözetlediği, izlediği, dikizlediği bir durum. Tuba’nın işi bu noktada gelişiyor.


Can Küçük, Eşek, Ayaklı askılık, Ahşap, 8 adet giysi askısı, 8 adet takasa açık giysi, 56 x 99 x 160 cm, 2021


Can Küçük’ün Eşek, Ayaklı askılık, Ahşap, 8 adet giysi askısı, 8 adet takasa açık giysi / Clothes rack, Wood, 8 clothes hangers, 8 pieces of exchangable clothing (2021) işinde kimlik meselesi çok çok önemli. Can’ı sergiye davet ettiğimde nasıl bir iş verebileceği üzerine aklında bir sürü soru vardı ve üzerine çokça da konuştuk. Kendisinin bu sergiye özel çalıştığı, altı yedi kıyafetle yola çıkılan yerleştirmesinde, işin bir parçası olmak isteyen bir izleyici olursa Can’ın astığı kıyafetlerden birini alırken yerine kendisinden bir kıyafet bırakmak zorunda. Dolayısı ile ilk bakışta Can’ın kimliği olarak baktığımız o gardırop zaman içinde o kimlikten çıkıp başka bir tarafa, anonimleşen bir kimliğe doğru değişim gösterecek. İlk başta Yeldeğirmeni’nin ruhuna doğru değişecek. Zaman içerisinde Kadıköy'e, İstanbul'a yayılacak belki. Dolayısı ile Can Küçük’ün işi, öncelikle kıyafet üzerinden tanımlanan insanların zaman içerisinde dönüştüğü, değiştiği, farklı bir atmosfere bürünecek. Can'ın işi de bu noktada insanları kimlik üzerinden betimleyen, gözetleyen formun değişmesi. Kıyafet üzerinden insanları dikizleyerek, gözetleyerek onlara dair tanımlamalar geliştirmek bu. Can da eseri ile bu konuya performatif bir bakış sundu.


Karşı Pencere sergisinden bir kare, KOLİ Art Space, 2021


Berkay Tuncay'ın Webcam Kızları, Klavyelerine Dokunurken / Webcam Girls While Touching Their Keyboards (2012-2015) işi yüz parçadan oluşan bir ekran görüntüsü yerleştirmesi diyebiliriz. Hâlâ bazı sitelerde olan ama artık daha az karşılaştığımız, sitelerin sağ ya da sol köşelerinde pop-up reklamlardan geliyor bu görüntüler. Buradaki bazı reklamlarda yalnızca vücut görüntüleri olan ama yüzlerini göremediğimiz kadın bedenlerine ait imajları görüyoruz. Berkay Tuncay, bahsettiğimiz pop-up reklamlarındaki görüntüleri topluyor ve bize sadece anonim bedenlerden bir seçki sunuyor. Burada sanal bir teşhirden söz ediyoruz. Berkay'ın yaptığı proje bir noktada ve kendi içinde sanal teşhiri yansıtan; sanal mahremiyet alanı olgusunun kırılması ile alakalı bir işti. Yüzünü görmediğimiz, sadece kıyafetli oldukları fakat aynı ölçüde teşhiri, seksapaliteyi oldukça ön planda tutan bu görüntüler sanal alanda teşhiri ve farklı bir davetkârlığı sunuyor.


Eşref Yıldırım, Yalnızlık her sabah öldürüyor beni, Örgü, 155 x 160 cm, 2020, Sanatçı ve Zilberman Gallery izniyle


Sergideki son sanatçı ise Eşref Yıldırım. Sergide iki eseri bulunuyor. Bir eseri, sanatçının arkadaşı olan, şair Arkadaş Zekâi Özger’in özgürlük ve özgürleşme üzerine yazdığı bir şiirin dizelerinden dokuma yaptığı Yalnızlık her sabah öldürüyor beni (2020) isimli eseri, ki bugüne kadar yaptığı en büyük dokuma. Eşref Yıldırım’ın rengarenk dokumaları ile bir araya gelen, şairin aynı zamanda 1070’lerde yaşamış gay bir birey olarak toplum içindeki varolma çabasını da şairin derin şiir dizeleri üstünden ilişki kurarak anlatan eser ironik bir bütünlük sunuyor. Diğer tarafta ise Akma Denemeleri (2020) isimli bir video çalışması bulunuyor. Daha öncesinde TAPA’nın düzenlediği rezidansda çekilmiş bir çalışma. Video süresince sanatçı tamamen çıplak; doğa içerisinde tırmanıyor, buz gibi sularda yüzüyor, çamurun içinde yürüyor ve toprakta oturuyor. Barın Han'da izlemiştim ilk kez ve o kadar uzun zamandır kendimize, aslında ne kadar ciddi bir otosansür uyguladığımızı fark etmiştim. Birini çıplak olarak görmenin yalnızca seksist bağlamında ele alınacağını düşünür hatta kodlar olmuşuz. Nitekim bu kodlama bütün toplum tarafından yapılıyor, biz ister öyle düşünülen ister düşünmeyelim. Sergiye gelen insanlardan da çok duyuyorum, Eşref Yıldırım'ın çıplak olarak yürüdüğünü kimse o an düşünmüyor aksine soğuk suda yüzerken ne kadar üşümüş olabileceğini görüyor ve onun üzerine düşünüyorlar. Sanatçının sunduğu videoda insanın tamamen kendisi, hakikaten nü hâli ile ve çıplaklıktan ziyade doğada özgürleşme ve doğaya dönen bir durum içinde olduğunu görebiliyoruz.


Eşref Yıldırım, Akma Denemeleri, Video, 20:27, 2020, Sanatçı ve Zilberman Gallery izniyle

Aslında tarihinin belirli bir döneminde, toplumsal ilişkileri önemli ölçüde şekillendiren, ev gibi özel yaşam alanlarının iç içe geçtiği cumbalı ev modelinden gelen bir kent olgusuna sahibiz. Bu durum modern topluma evrildiğinde kent olgusu da benzer biçimde gelişirken iç içelik bu kez "sıkışıklık" duygusuyla ilişkileniyor. Sanal mekânlara taşındığımızda ise iç içe olma hâli; sınır ihlâli, özel yaşamın gizliliği gibi insan haklarına uzanan süreci daha da görünür kılıyor. Toplumsal ilişkilerde özel yaşam algımız, zaman ve mekâna göre ciddi kırılmalar yaşıyor. Sizce bu kırılmalara sebep olan faktörler nelerdir ve serginin gözetleme ve izleme ilişkisi, bu kırılmalara nasıl bir okuma getiriyor?


Serginin adının Karşı Pencere olmasının nedeni, aslında tam da bu soru. Oturduğum yerde bir buçuk yıldır yaşadığım bir durum var. Penceremi açtığım yer ile aynı hizada olan başka bir ev ve sürekli açık olan bir penceresi var. Dolayısıyla ben yine bir buçuk yıldır birisiyle sürekli olarak göz göze geliyorum, aynı şekilde bundan imtina edip kaçınıyorum da. Karşı pencerem ile aynı yerdeyiz de aslında. Her sabah açtığım ya da her günün akşamında kapatmaya çalıştığım bir pencere. Ve ben bu pencereyi hiçbir zaman perdesiz yani arada hiçbir şey olmadan açamıyorum çünkü karşı taraf, perdeyi kapatmak, birisiyle yüz yüze gelmek gibi noktalarda çekingen davranmıyor. Oysaki ben çekingenim mesela. Dolayısı ile sergiye adını veren durum bu, "karşı pencere durumu". Bahsettiğin gibi asıl mesele, insanlarla bir kol mesafesi kadar yakında oturuyor olmak. Bu bize gösteriyor ki benim kapattığım/kapatmadığım pencere ile aynı şekilde karşı tarafın da kapatıp kapatmadığı pencere; teşhir ve özel alan ihlâlini bize yeniden sunuyor aslında. Benim mahremiyetim, özel alanım devreye giriyor. Diğer taraftaki kişi kapatmadığı için teşhirciliğini sorguladığımız bir nokta açığa çıkıyor. Bahsettiğim sürekli bir kaçınma, imtina etme durumu. Hâliyle bu hem sanallık meselesinden çıkan hem de fizyolojik mekândaki algılama içerisinde çok değişken. İstanbul'un kentleşmesi ile zaten yaşadığımız binalar dip dibe ve söylediğin gibi eski binalar, cumbalı yapılar hâlihazırda dip dibeler.


Karşı Pencere sergisinden bir kare, KOLİ Art Space, 2021


Sergi mekânının fiziksel özellikleri ile kavramsal çerçeve arasında tamamlayıcı, bütünsel bir ilişki bulunuyor. Camekân yapı, iç ve dış mekân ayrımını muğlaklaştırırken izleyiciyi de bu muğlaklığa davet ediyor. Öte yandan mekânın bulunduğu konumu da önemsiyorum çünkü Yeldeğirmeni'nin en işlek noktalarından birinde. Dolayısı ile gündelik tesadüfler ve anlık karşılaşmalara güçlü bir alan açtığı düşüncesindeyim. Bu noktada bir kişi hem mekân önünden geçip hem de bir bakış attığında; mekânın kendisi, eserler ve camdaki yansımasıyla karşılaşıyor. Bu anlık karşılaşmaların gözetleme ve izleme ilişkisinde nasıl ele alındığını merak ediyorum, izleyicinin katılımcıya dönüştüğü bir durum söz konusu mu mesela?


Sergi içinde güzel bir tarafı var bu yaklaşımın. Mekânın fizyolojik yapısı ile serginin kavramsal çerçevesi arasında direkt bir ilişki var. Elçin Acun ve Yasemin Kalaycı’dan bu sergi teklifi geldiğinde birinci odağım öncelikle mekân formu üzerinden ilerlemekti. Zaten elimdeki sergi fikirlerinden biri olan voyörizm kavramı ile çok ilişkili olduğunu düşünerek onlara da bu öneri ile gittim işin aslı.


Öncelikle bahsettiğin gibi mekân çok işlek, insan akışının çok olduğu bir yerde. Yeldeğirmeni kendi içerisinde de hareketli bir alan ama bu sokakta ayrıca bir etkileşim söz konusu. Sokağın kendisi bir dört yol ağzında, bir binanın tam köşesinde ve dikdörtgen bir formu var. Bu formun dört duvarından iki duvarı ise cam. Sokağa bakan iki duvarı cam, hâliyle tam olarak bahsettiğimiz izleme-gözetleme, içinde-dışında olma hâlleri bu mekânda fizyolojik durumu nedeniyle çok yüksek. Sosyal yapı başka bir deyişle de etrafındaki insanlar tarafından ne yapıldığı çok anlaşılamasa da şeffaf bir şekilde davetkâr bir hâli de var. Dolayısıyla yaptığımız serginin kavramsal bütünlüğünde biz bunu gördük diyebilirim. Gözetleme, voyörizm, teşhir meselesi, özel alan ihâli gibi kavramları konuştuğumuz anda izleyici bunun içine zaten giriyor. Gelip de pencereye iyice yaklaştığı ve içeri bakmaya çalıştığı anda aslında sergiye çoktan dâhil olmuş oluyor. Bunu o kadar sık yaşıyoruz ki tam olarak serginin fiziki mekânı ile yüksek bir noktada etkileşim aldığını söyleyebilirim. İnsanların anlaması ya da anlamaması ve bütün bunları tanımlamaya çalışması, bizim için çok önemliydi. Mekânın kendi içinde bakıldığında camın arka planı davet etme, içeriyi izleme ve ne olduğunu görme hâli uyandırması tam olarak röntgencilik kavramına atıfta bulunuyordu. İzleyiciyi de bu noktada katılımcıya dönüştürdük aslında. Elbette isteyerek ya da istemeyerek gerçekleşebilir bu, çünkü kimseyi zorunlu kılamazsınız. Rıza göstermeden hiçbir işe ya da pencereden içeri bakmak zorunda değiller. Bir anda vitrine gelip kameranın onları algılamasını da izlemek zorunda değiller. Nitekim merak duygusuna, bu dürtüye yenik düştüğün zaman zaten ister istemez dâhil oluyorsun dediğim gibi. Bahsettiğimiz nokta da serginin hâlihazırda sorguladığı tarafa evriliyor zaten.


Öte yandan işlerin birbiriyle olan diyaloğunda yerleştirme düzeniyle ilişkilenen küratöryel bir aks var. Bu bağlamda Karşı Pencere'nin küratöryel kurgusunu nasıl şekillendirdiniz? İzleyici ve kavramsal çerçeve arasında nasıl bir akış sunuyor?


Mekânın yine fizyolojik konumuyla alakalı. Şöyle ki iki beton, iki de cam duvarı, içeride de küçük ve ince bir duvarı olduğu için vitrini kullanabildiğimiz bir yapısı da var. Bir de bodrum katı var. İzleyiciyi yakalamak istediğim noktalar vardı. Mesela, sergi mekânına girdiği ilk anda ne ile karşılaşsın ve çıkarken neyi sorgulayarak ayrılsın gibi sorular üzerinden gittim. Ben her zaman bir fikir vermektense bir soru işareti bırakmak, aynı sorunun devam ederek büyümesi ve geliştirilmesini tercih eden biriyim. Bütün çalışmalarımda da herhâlde böyle bir küratöryel yapı kurmaya çalışıyorum.


Karşı Pencere'nin küratöryel kurgusu da mekân içerisinde Berkay Tuncay’ın işiyle başlıyor. Kapıdan girdiğiniz anda Berkay Tuncay ile karşılaşıp, ardından Başak Bugay’a yöneliyorsunuz. Berkay’ın sanal teşhir, sanal mahremiyet olgusuna eğilirken bir yandan da Başak Bugay’ın işiyle özel alan ve içindeki mahremiyete eğiliyorsunuz. Oradan Eşref Yıldırım’ın özgürleşmesini görüyorsunuz. Bir yanda Ahmet Rüstem Ekici’nin gözetleme meselesi, özel alan yaklaşımı ve bütün mekânı izleyen gözünü de görüyorsunuz. Alt kata, bodruma indiğinizde yine Eşref Yıldırım’ın videosunu görebiliyorsunuz ki böylelikle özgürleşme meselesine de bir dönüş oluyor yine. Dolayısıyla sergi mekânından ayrılırken de aynı duygu ya da mesele üzerine düşünürken, bir anda Can Küçük’ün değiş-tokuş yapılan işiyle, kimliğin hem belirlendiği hem de aynı ölçüde belirlenemediği, anonim bir kimlik, kimliği oluşturan kıyafet (kabuk) ile sergiden ayrılıyorsunuz. Sergi mekânına girdiğinizde kimin kim olduğu, kadın bedeni üzerinden tanımlamalar gibi noktalara eğilirken çıktığınız noktada kadın ve erkek tanımlarının belirsizleştiği, kime ait olduğunu bu kez bilemediğiniz karmaşık bir dolap algısıyla çıkıyorsunuz. Bu durum insanların yavaş yavaş ve belirli bir alandaki sınırlardan bakması yerine geniş bir perspektiften bakma imkânı sunuyor.


Vitrinin izleyici kitlesi ve yaklaşımı farklı, dolayısı ile Tuba Geçgel’in oradaki işi bu yönüyle de bağımsız aslında. Sokaktaki herkesi çekebilecek ve insanları kendisi ile yüzleştirmek üzerine kurulu bir yapıdan bahsediyoruz.


KOLİ Art Space, kendisini "…feminist ve kuir sanatçılar arasındaki diyaloğun desteğiyle var olan; kapsayıcılık ve çeşitliliğin gücü ile beslenen, kimliğin ve cinsiyetin akışkanlığına odaklanarak değişim ihtiyacının zorunluluğu inancından doğmuş bir sanat alanı" olarak tanımlıyor. Bu bağlamda genç oluşumlu bir inisiyatif olan KOLİ Art Space ile yollarınızın nasıl kesişti? Sergi cinsiyet olgularına eğilirken, kavramsal çerçeve ile inisiyatifin odağı hangi noktalarda buluşuyor olabilir?


Bu tanımlama doğru çünkü KOLİ Art Space de kendisini bu şekilde tanımlıyor. Elçin Acun ve Yasemin Kalaycı bu mekânı kurduktan sonra SENKRON Eş Zamanlı Video Sergileri’ne katılıyorlar. Sonrasında, “Küratörlü bir sergi yapsak ve buradan ilerlesek nasıl olur?” sorusuyla bizim de yollarımız kesişti, dolayısıyla aynı yolda KOLİ ekibiyle de kesişmiş olduk diyebilirim. Bence ilginç bir mekân, Elçin Acun ve Yasemin Kalaycı’nın KOLİ’de yapmak istedikleri fikir, sanat dünyasındaki eksikleri giderebilecek, yaklaşım açısından da doğru bir alan yarattığı düşüncesindeyim. Bu alan birçok sanatçı için yaratılıyor.


Sergide cinsiyet rollerine eğildiğimiz bir taraf var çünkü eşitlik ve şeffaflık meselesine inanıyoruz aslında. İzleme meselesiyle baktığında kimin ne olduğu, nasıl olduğu ve neye inandığı hiç önemli değil. Eşref Yıldırım’ın işlerinde bahsettiği özgürleşme meselesi var ya da Ahmet Rüstem Ekici’nin hamam olgusu üzerinden yıkanma alanları tasviri. Cinsiyet rolleriyle bütünleştiğimiz noktada sanıyorum sorgulamadığımız ya da Can Küçük’ün dolabı ile kişinin Can’dan ziyade anonim bir insan olduğu, kadın mı erkek mi sorularını yanıtlayamadığımız bir tarafa dönüşüyoruz. İnisiyatif ve kavramsal çerçeve arasında şeffaflık, eşitlik meselesi, alan açmak ve bu alanları tanımlarken insanları dâhil etmek gibi kavramlar herhâlde yan yana gelebilir diye düşünüyorum.



Sergileri fiziksel bir mekânda deneyimleme hâli, pandemiyle birlikte sanal mekân algısına da daha çok eğilmiş durumda. Çözüm olarak ortaya çıkan bu durumun olası etkilerini, fiziksel mekânla ilişkimiz üzerindeki yansımalarını Karşı Pencere özelinde nasıl yorumlarsınız? Şu ana kadar aldığınız dönüşler var mıdır mesela, nasıldılar?


Öncelikle KOLİ Art Space’de sergi yapmak keyifliydi, zamanımız yoktu ama hareket alanımız genişti. Elçin Acun ve Yasemin Kalaycı, bu noktada KOLİ ekibi olarak gerçekten önemli bir alan kazandırdılar.


İzleyici dönüşleri çok pozitifti, küratöryel strateji arasında çok değerli yorumlar aldım. Böyle bir mekânda kendi sınırlarımı da zorlayabileceğim; küçük bir alanda bu kadar çok sanatçıyla doğru bir ifadeyi yakalayabilecek, sınırlı bir alan içerisinde sergi yaptım diyebilirim. Bu açıdan, izleyicinin yakaladığı yorumların büyük bir çoğunluğu, illa ki beğenmeyen, eleştiren olmuştur ama bana ulaşan tüm yorumlar motive ediciydi.


Son sorum, özenle eğildinizi bildiğim, Kadıköy/Yeldeğirmeni'nin güncel sanat ortamıyla kurduğu ilişki üzerine. Aslında uzunca bir süredir var olan Yeldeğirmeni'nin sanatla ilişkisi, son dönemlerde artan sanat hareketliliğinde daha da öne çıkmış durumda. Bu noktada öncelikle Yeldeğirmeni'nin yeni kazanımlarından KOLİ Art Space'te bir sergi gerçekleştirmek, sonrasında ise Yeldeğirmeni özelinde bir sergi gerçekleştirmenin şu ana kadar bıraktığı izlenimlere dair neler söylemek istersiniz?


Bence Yeldeğirmeni, İstanbul sanat dünyasındaki en farklı yaklaşımlardan biri; kolektif üretime çok açık bir alan çünkü. Herkesin iş birliğiyle çalıştığı bir yaklaşım benimsiyorlar. Dolayısıyla insanların daha el ele hareket ettiği bir sistem var ki Apartman sergisinde de böyle bir yaklaşım söz konusuydu. Hepsi yarı inisiyatif mantığında ilerleyen ve sanatçıların, bir şeyler yapmak isteyen sanat ve kültür yöneticilerinin, bir şekilde proje yürüten insanların bir araya gelip bir şey yapalım demesiyle gelişen bir kurgu. Bölge, sosyal ve kültürel düzeyi kendi içinde oldukça yüksek bir alan olduğundan, bu tarz çalışma ve projeleri artırıcı yaklaşımlar ortaya çıkıyor. Bu nokta tam olarak kültür endüstrisinin dönüşümüyle ilişkileniyor; atölyeler, sanatçılar geliyor ve bir şeyler yapmak istiyorlar. KOLİ Art Space kuruldu, Apartman sergisi yapıldı mesela. Belediye bir noktada destek oluyor, derken durumlar da bu şekilde gelişiyor. KOLİ Art Space’in de buradaki formu çok önemli kuir ve feminist sanatı ön plana çıkaran nadir inisiyatif mekânlardan birisi. Galerisiz ve bağımsız bir mekân bulmakta güçlük çeken insanlara da Yeldeğirmeni gibi bir yerde alan açması ve yine aynı şekilde bahsettiğimiz insanları sınır tanımayacak bir ifadeyle buluşturmak çok kolay bir şey değil. Dolayısıyla KOLİ ve Yeldeğirmeni Mahallesi arasındaki buluşma, mahallelinin de sevgiyle karşılayacağını düşündüğümüz, ümit ettiğimiz bir alana dönüşüyor.