İçkin aşkın olduğunda

Beral Madra’nın küratörlüğünde açılan Dip, SENA’nın yedinci kişisel sergisi olmasının yanında yaşamındaki yeni bir dönemi, tamamlanan değişimin geride bıraktıklarını ve bir sonrakinin ayak seslerini sergi mekânına taşıyor. Sergi 2 Şubat 2020 tarihine kadar Evliyagil Dolapdere’de görülebilir


YAZI: SİNAN EREN ERK


SENA, Ben her kadınım, 2019, Seramik, 35x26 cm, Yerleştirme


Değişim her ne kadar sürecin doğası gereği bir ürünü olsa da onu bilincimizle algılamamız ancak bu değişim tamamlandığında mümkündür. Oluş halindeki hiçbir şey veya canlı, içinde bulunduğu halin tastamam farkındalığı içinde değildir. Belki farklılaşan şeylerin getirdiği, iç kemiren rahatsızlık ya da tekinsizlik tarafından uyarılmaktadır ama bunu adlandırmayı bir türlü başaramaz. Bilince sahip varlıklar geleceğe dair öngörülere sahip olsalar da sonucu belirleyen tüm iç ve dış faktörlerin eksiksiz şekilde hesaplanabilmesi imkânsızdır. Dolayısıyla oluş hali, yani tamamlanmayı ve dolayısıyla tanımlanmayı bekleyen değişim, bir düşüncenin potansiyelinden öteye geçemez. Oysa değişim, bu adı aldığı, bu tanıma “sığdırıldığı” andan itibaren artık geçmişi, değiştirilemez olanı, aşılanı ve geride kalanı betimlemekten başka bir işleve sahip değildir. İnteraktif veya sürece dayalı yapıtlar bu söyleme ters düşüyor gibi gözükse de burada gerçekleşen şey, başlangıç durumunda sanatçı ile yapıt arasında gelişen bağın sonucudur. Sanatçının üretimini izleyiciye açtığı, dış müdahaleye “maruz” bıraktığı an, yapıt yeni bir varoluş döngüsüne girecektir.


Varoluşu gereği sanat fikri, bir yapıta dönüşüp somutlandığı, anda, kaçınılmaz şekilde bir çıktı, ucu kapalı bir algılar bütünü, hatta girişi, gelişmesi ve sonucu olan bir anlatı halini alır. Yapıt bize geçiş aşamasının veya dönüşümünün “hangi safhasında” olduğu sorgulanacak bir durumu sunar. O artık bilinçli şekilde tamamlanmamış olsa bile tamamlanmıştır. Yapıtın dönüşümüne yönelik bu önemli sorgu, sanatçının kendi değişimi için de geçerlidir.


Bağlamından bağımsızlaşmayan fakat onu oluşturan her şeyden özgürleşebilen yapıt, tanımsal anlamda bir tür seyirlik nesneyle kanıt objesi (exhibit) arasındaki boşluğa yerleşir. Onun artık sanatçıyla kurduğu bağ değişmiş, yapıt sanatçıyı da bir tür izleyiciye dönüştürerek yepyeni bir iletişim şekli ortaya çıkarmıştır. Bu şekilde yapıt, sanatçının gerçekliğinin çevirisi olmasının ötesine geçerek izleyici için de bu çevirinin dönüştürüleceği yepyeni bir anlam zeminine evrilir. John Berger, 2014’te The Guardian’a verdiği röportajda okuyucunun konumunu irdelemiş ve onun varlığıyla ortaya çıkan anlamın bu üçüncü katmanını “Gerçek çeviri, dil-öncesine dönüşü gerektirir. Sözcükleri harekete geçiren sezgi ve deneyime ulaşmak ve dokunmak için orijinal metindeki sözcükler okunur ve tekrar okunur,” sözleriyle tanımlamıştı. Durum sanat yapıtıyla “yüzleşen” izleyici için de benzerdir. Sanatçıyla izleyicinin dilleri birleştiğinde ortaya üçüncü bir çeviri çıkar ve eskisinden daha flu ama yapıtın anlamını daha iyi belirleyebilecek dil-öncesi bir anlam bütünü oluşur.


Solda: SENA, Bunu bana yapma, 2019, Kağıt üzerine mürekkep, 152x 122 cm

Ortada: SENA, Dağın Rüyası, 2019, Kağıt üzerine mürekkep, 152 x 122 cm

Sağ üstte: SENA, Mağara, 2017, Kağıt üzerine mürekkep, 152x 122 cm

Sağ altta: SENA, Karadelikten, 2018, Kağıt üzerine mürekkep, 152x 122 cm


Oysa değişimin bu büyük ve karşı konulmaz etkisi henüz yapıta aktarılmadan sanatçının zihninde, belleğinde ve bedeninde kendisini çeşitli şekillerde gösterir. Sanatçı, içinde bulunduğu odada alışılmışın dışındaki tuhaflığı tespit etmeye çalışırken aslında her şey çoktan olup bitmiştir bile. Onu sanat yapıtını üretmeye iten şey değişim hali değil, onun farkında olamadığı, ancak aslında kendi sürecini tamamlamış değişiminin kendisidir. Öte yandan sanatçı, bu duruma çoğunlukla aşinadır ve bu nedenle zamanla kendi doğum sancılarını sezmeye başlar ve yapıtlarının kendilerini gerçekleştirmelerini bekler. Değişim karşı konulamazlığı ve sonunda sanatçının bunu kabulüyle ona uyumlanmasını getirir. Breton, Sürrealist Manifestolar’da yaratım sürecini tanımlarken, bilincinin onayladığı ancak o sırada yaşadığı olaylarla hiçbir ilgisi bulunmayan bir cümleyi uykuya dalmadan hemen önce algıladığını yazar. Bu öyle bir cümledir ki ona göre, ortaya çıktığı andan itibaren tek bir sözcüğünü bile değiştirmek imkânsızdır. Her şey bir anda olup bitmiştir ve Breton, kaynağı kendisi olsa da, ortaya çıkan şeyin üzerinde neredeyse hiçbir kontrole sahip değildir. Değişim tamamlanmış ve onu kesin sonuçla karşı karşıya bırakmıştır. Bu açıdan bakıldığında zaman, aklını ve sezgilerini bir arada kullanabilen sanatçı için dönüşümün bir fonksiyonudur. Dolayısıyla sanatçının, hiçbir zaman mükemmel şekilde çalışmayan –ancak mükemmel çalışmaktan kastım da budur ve bu da paradoksal bir yapıyı işaret eder– bir sanat makinesi, bu makinenin temel yakıtlarının da deneyimler ve zaman olduğunu söylemek isabetli olacaktır.

Evliyagil Dolapdere’de Beral Madra’nın küratörlüğünde açılan Dip, SENA’nın yedinci kişisel sergisi olmasının yanında yaşamındaki yeni bir dönemi, tamamlanan değişimin geride bıraktıklarını ve bir sonrakinin ayak seslerini sergi mekânına taşıyor. Sanatçı yapıtlarında, ısrarlı tekrarlarla kendi okyanusuna dalan bir dalgıç gibi, bilinciyle yarattığı evreni anlamaya çalışırken, ona en aşina yabancının, bilinçdışının yapısını da keşfediyor. Belirsizliğin neredeyse bir kurala dönüştüğü günümüz toplumundaki sıkışmışlığı anlamlandırmaktansa öncelikle çevresindeki kargaşayı ehlileştirmeye odaklanıyor.


Kargaşa SENA’nın üretimini anlamak için üzerinde durulmayı hak eden bir sözcük. Her ne kadar Türk Dil Kurumu’na göre kaos kelimesi ile eş anlamlı olarak tanımlansa da bu kavram, sanatçının evreni içinde kaostan ayrışan, paradoksal sayılabilecek bir sistematik anarşiye sahip olmayan, planlı ve tamamen çıkar ilişkilerine dayalı, bu nedenle aslında sosyolojinin, fenomenolojinin veya kozmolojinin alanına girebilecek bir şeyi işaret ediyor. Dip, böylelikle SENA’nın kargaşanın ortasında dururken tümel bir farkındalıkla sakince, hatta neredeyse hiçbir varlık belirtisi göstermeden ve kimseden yardım almadan kendi kozasını bir kez daha ördüğü, kendi kuyruğunu yiyen yılan ouroboros gibi (Jung, bu sembolü aynı anda hem kendini yok eden, hem de kendine hayat veren, kendini dölleyen ve kendini doğuran bir “geri besleme” sürecinin, ölümsüzlüğün sembolü olarak tanımlar) artık bir fazlalık, bir safra haline gelenleri bir döngüsellik içinde defalarca yediği, hazmettiği ve dönüştürdüğü karmaşık bir yapıya evriliyor. Böylelikle SENA, yedinci kişisel sergisinde sondan başlangıç, tükenişten çoğalma, yok oluştan yaşam çıkarırken, bilinç ile bilinçaltını, içsel ile dışsalı sürekli değişim içinde olmalarına karşın eş zamanlı tutmayı başarıyor.


SENA, Dip sergi görüntüsü


Bu dönüşümlerin şimdilik sonuncusu olan Dip, sanatçının kendini bir tür yeniden doğuş ile yok oluş arasındaki eşiğe, aynı anda hem içeride hem de dışarıda olma haline nasıl konumlandırdığı üzerine kurulu. Yapıtlar üzerinden serginin geneline yayılan bağlamsal nüanslar, SENA’nın kişisel ve böylelikle sanatsal üretimindeki değişimin dışavurumları olarak sanatçının evrenini izleyicisine sunuyor. Dolayısıyla sergilendiği anda geçmişte kaldığı için sanatçının benliğinden koparak bağımsızlaşmaya başlayan yapıtlar, SENA’nın kendine dönük bir anaçlıkla gerçekleştirdiği bir sağaltma biçiminin çıktılarına dönüşüyorlar. Bu nedenle sanatçının transmutatif eylemi, kavramın boyutsal transmutasyon, nükleer transmutasyon, türlerin transmutasyonu, cinsel transmutasyon (cinsel süblimleşme) veya simya (chrysopoeia) gibi anlamlarından, cinsel enerjinin yaratıcılık ile ruhsal uyanışa dönüşmesi olan cinsel süblimleşme ve gizli bir ezoterik-mistik pratik olan simya eksenine daha yakın. Küratör Beral Madra, sergi kataloğunda yer alan Yeniden-Doğmak: Bilinç ve Bilinçaltı Arasında başlıklı yazısında tam da bu noktaya işaret ederek SENA’nın üretimini “bilinç ve bilinçaltı dünyası arasındaki ilişkiyi keşfetme açısından belirgin biçimde Carl Jung’un ‘arketip’ estetiğine ve Sürrealizm alanındaki keşiflere uyum gösteren” bir formda olduğunu belirtmiş. Dört arketip modelini açıklarken Jung’un renovatio olarak adlandırdığı bu süreç yeniden doğuşun biçimlerini sınıflandırırken dördüncü sırada yer verdiği bir tür sentezi işaret ediyor. Jung’a göre bu olgu yenilenmeyi, hatta büyü etkisiyle düzeltmeyi içerirken kişi kendi özünü değiştirmez ve hatta bedensel hastalıklarını yeniden doğuş ritüelleriyle iyileştirir. Bu durum SENA’nın farkındalık içindeyken kontrolü dünyevi olanda sınırlayıp, içsel süreçlerin akışını mutlak bir kabulleniş ve teslim olma haline indirgeyerek ortaya çıkardığı yapıtlarının “doğum sancılarının” da temelinde yer alıyor.


Sergi, bir yandan sanatçının spiritüel yönünün kişisel ve kırılgan izlerini barındırırken, diğer yandan bunu Beral Madra’nın şüpheye yer vermeyen rasyonelliğiyle harmanlıyor. Sergi; temelini aldığı içsellik, kişisel çağrışımlar ve birbiri içinde eriterek yeni bir şeylere dönüştürmeyi başardığı kavramlarla ortaya koyduğu bu neo-sürrealist estetiği, sadece sanatçı ekseninde değil tutarlı biçimde küratöryel katmanında da izleyiciye yansıtıyor. Beral Madra, sanatçıyla kurduğu bağı, onun iç dünyasını ve çevresiyle iletişimini büyük bir titizlikle inceleyerek serginin kavramsal zeminini ortaya çıkartmış. Küratör sergi mekânını, giysiyi taşıyan bir askı olmaktan çıkararak yapıtların adeta canlı organizmalar gibi somut ve soyut zemine yayılacağı bir Petri kabına dönüştürmüş. Madra, sanatçının Jungcu arketip kuramına yaklaşan temsil mekanizmasını özümseyerek yapıtları tıpkı ucu açık cümleler gibi birbirlerine aynı anda birçok olasılığı ima eden incecik ama sağlam ve bağlarla yerleştirmiş. Böylelikle SENA malzemeyi, tekniği ve duyguyu şekillendirirken, Madra da anlatının matematiğine yoğunlaşmış.


SENA, Yak bu evi, 2018, Seramik, 30x26 cm, Yerleştirme


Dip; değişimin, süreçlerin, bilincin, bilinçaltının ve döngülerin çekirdeğinde, genişleyen ve tüm bunlara nüfuz etmeyi başarmış bir evren gibi kendi akışında süren bir yapıyı, sanatçının sembolleriyle izleyiciye aktarıyor. Bu amaçla sergi, izleyici için baştan sona veya sondan başa -veya baştan başa ya da sondan sona- okunabilecek şekilde kurgulanmış. Sergi mekânının sarmal bir merdivenle birleşen iki katına yerleştirilmiş yapıtların hiçbiri özellikle tek ve net bir anlatıma sahip değil. Tıpkı bir rüya gibi başlangıcı ve sonu belli olmayan bir zeminde ilerleyen sergi, SENA’nın ruh durumlarının canlı bir transkriptini, fikirlerinin doğum ve ölüm belgelerini, ikilemlerini, çoğalımlarını veya sadeleşimlerini, sanatçının kendi alfabesinin sembolleriyle izleyiciye sunuyor. Bu alfabe farklı coğrafyaların farklı zamanların, farklı insanların ve farklı döngülerdeki SENAlar’ın izlerini taşıyor.


Ancak serginin çıkış noktası değişimin doğal seyriyle sanatçının yüzeye çıkan bilinçaltına dayanıyor. Doğum gününü kutlamak için arkadaşlarıyla gittikleri bir yerde kendini iyi hissetmemesiyle başlayan süreç, birkaç gün neredeyse bir koma halinde uyumasıyla devam etmiş. Bu sırada geçen zamandan habersiz şekildeyken, uykusunda bir mağarada olduğunu ve oradan çıktığını görmüş. Bir tür yeniden doğuşu andıran süreç beraberinde hem fiziksel, hem zihinsel hem de ruhsal uyanışı getirmiş. Değişime direnmemeyi ve ona “teslim olmayı” da bu olayın sonunda seçmiş. Bu nedenle önceden farklı teknikler ve malzemeler kullanarak yapıtlar üreten sanatçı kendini içsel akışına bırakmış ve bu defa onlara seramiği de eklemiş. Yak bu evi, Kutsal çanak, Ben her kadınım, Kule ve Üryan gibi yapıtların tamamı onun dünyayla bağlantısının; efsanelerin, hikayelerin ve gerçeklerin oluşturduğu bir evrendeki “buluntuları” haline geliyor. Üzerlerindeki semboller ve detaylar incelendikçe artık onların geçmişe mi, şimdiki zamana mı yoksa geleceğe mi ait oldukları belirsizleşiyor. SENA bunun yanı sıra Karadelikten, Dağın rüyası ve Bunu bana yapma gibi çizimler ve desenler ile kendi döngüsel mitini kağıtta, boyada ve mürekkepte sürdürüyor. Gerçek ve hayali olanın birbiri içinde eridiği, çoğunluğu üç boyutlu yapıtlar, sergi alanının şeklini alarak kurgunun sınırlarını ortadan kaldırmayı başarıyor. Fakat Dip en büyük sürprizini üst kattaki konstrüksiyonun içinde yer alan Mağara ile yapıyor. Bu bir rahmi andıran mağara biçimindeki dar koridorun ve devamındaki odanın içinde seramik bir diğer mağara halini alan yapı bunun da içinde belki sanatçının kendisini belki de kendi uyanışı üzerinden iletişim kurduğu izleyiciyi sembolize eden bir figürü barındırıyor. Serginin tıpkı sanatçının uykusundakine benzer bir karanlığa “teslim olduğu” ve sonun direncini kırarak başlangıca evrildiği bu yer, döngüselliğin flu geçiş noktası halini alıyor.


SENA, Dip sergi görüntüsü


All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon