Hayatın istisnası değil gerçeği

Pelin Uran, 17. İstanbul Bienali’ne paralel bir etkinlik olarak Özel Kurtuluş Rum İlköğretim Okulu’nda Senin de yaran, Rosa adlı grup sergisinin küratörü olarak karşımıza çıkıyor. Paul Celan’dan alıntılanmış ismiyle sergi Gregory Whitehead, Gordon Hall, Jang Minseung, Johanna Hedva, Lata Mani-Nicolas Grandi, Adelita Husni-Bey, Amal Kenawy, Alev Ersan, Gamze Hakverdi ve Özgür Demirci’nin yapıtlarını bir araya getiriyor. Sergiyi başkalarının yarasına bakabilmeye dair bir önerme/izleyiciye de kendi yaraları hakkında bir hatırlatma olarak tanımlayan küratöre sergiye dair merak ettiklerimizi sorduk


Röportaj: Selin Çiftci


Pelin Uran


Tarih 2 Temmuz’du ya da 2 Temmuz’u bir gün geçiyordu. Dirseğimin fırın kapağına değdiği için kendini hissettiren anlık sızısı, merdivene oturmuş üç şairin fotoğrafını hatırladığım anda yerini altında ezildiği bir utanç duygusuna ve hayal dahi edemediğim bir acıyla kurmaya çalıştığım empatiye teslim etti.


Bir yerin acısını hissetmemek için başka bir yeri daha çok acıttığımız, çoğu zaman da başa çıkamadığımız için acıları yarıştırdığımız hararetli toplumsal gündemimizde 17. İstanbul Bienali kapsamında Kurtuluş Rum İlk Öğretim Okulu’nda gerçekleşecek olan Senin de yaran, Rosa sergisi ismini yine başka bir acının meyvesinden alırken, bir diğerinin yarasını sormaya, anlamaya, empatiye ve belki de iyileşmeye dair toplumsal bir davet sunuyor.


Anıt Sayaç’la somutlaşan, bugün doktorlara, avukatlara sıçrayarak alanını genişlettiğini okuduğumuz ahlaki, kültürel ve siyasi olarak elindeki her güçten beslenerek büyüyen bu kronik şiddet “yaralanabilir” olana sürdürdüğü hiddetini her gün daha yüksek gösterirken, “kırılgan” olan da -kırılmayı beklemek yerine- kendine sakladığı keskinliğini etkin kılmanın başka yollarını arıyor.


“Güçlü olan”ın tanımına dair yeni soru işaretleri oluşturan, kırılganlığımıza sarılmanın ve betonlaşmadan devam edebilmenin önemini ve potansiyellerini inceleyen Senin de yaran, Rosa’yı serginin küratörü Pelin Uran’la konuştuk.


Kurtuluş Rum İlköğretim Okulu, Fotoğraf: Pınar Gediközer


Senin de yaran, Rosa bugün kimi zaman reddettiğimiz, kabullenmek istemediğimiz “kırılganlığımız, yaralanabilirliğimiz” üzerinden şekilleniyor. Sizi bu sergiye götüren şey ne oldu, hikâye nasıl başladı?


2018’de küratörlüğünü üstlendiğim ve Galeri Nev, İstanbul’da gerçekleştirdiğim böyle olacağını bilmediğimiz de bir o kadar kesin başlıklı ve ölüm temalı sergi de bu serginin yapı taşıydı diyebilirim. Sergide odaklandığım, ölüm kavramının dönüştürücü potansiyeline rağmen neden ölümün algılanmasının en güç şey olduğu üzerine bir düşünme pratiğiydi. Ölümü olumsuz, üzerinde düşünülmesi gereksiz bir kavram olarak görmek yerine yaşamın katalizörü olarak gören bir bakış açısından yola çıkmıştı. Ölüm kavramının insanlar için ifade ettiği farklı anlamlar içinden, ölüme önem verip, onu hatırlayıp hatırlatmanın insanın yaşamını dönüştürücü gücünü önemsemişti. Yaşamı zıt kavramlar üzerinden okuyan; ölümün kayıp, ayrılık, yas ama aynı zamanda da yaşamın kutsanması olduğunu bilen, çelişkilerden ve ölüme bakmaktan korkmayan sanatçıların işleri yer alıyordu sergide.


Aslında hem böyle olacağını bilmediğimiz de bir o kadar kesin hem de Senin de yaran, Rosa sergisinde James Baldwin’in benim için bir motto haline gelen bir önermesinden başladı: Sana işkence edeni diğer insanların acılarıyla temasa geçmek için kullanmak yani kişisel acını insanların acısına ortak olmak için paylaşmazsan o acının hiçbir anlamı olmayacağı hakikati. Sanat alanında olmanın verdiği imkânla ben de kendi bedenimde, zihnimde yara açmış kavramları felsefi, etik ve politik açılardan irdelemeye bu konuda eser üreten sanatçıların işlerine ilgi duymaya başladım. Yeni sergi özelinde inanıyorum ki kişinin yaralanabilirliğe verdiği tepki, yaralanabilirlikten ne anladığına bağlı.


Düşündükçe ve geçmişe baktıkça belki de Amerika’da Küratöryel Çalışmalar Bölümü’nden mezun olduğum ve yurtdışında çalıştığım yıllarda, kendimi -pek de ait hissetmediğim- makro-politik konularda sergiler yapmaya itişim; yurtdışında doğduğum yer sebebiyle bunun benden beklendiğini düşünmem; sonrasında sanata ve sanat dünyasına duyduğum yabancılaşma neticesinde küratörlüğe uzun bir süre verdiğim ara; bu zaman zarfında bu yabancılaşma üzerine düşünüşüm; benim için sanatın neden önemli olduğuna dair içsel gezintim… Bunlar ve yaşadığım pek çok kırılma, tümü yaşamıma dair kavramlara çok daha sıkı sıkıya sarılma arzusu ve isteği uyandırdı.


Kurtuluş Rum İlköğretim Okulu, Fotoğraf: Pınar Gediközer


Ertelenen tarihiyle birlikte 17. İstanbul Bienali paralelinde aslında hiçbir kurumla ortaklık kurmadan bu sergiyi gerçekleştiriyorsunuz. Hem pandemi döneminde hem de tüm süreç boyunca sizi en çok zorlayan ne oldu?


Benim için bu soru çok önemli çünkü kurumsaldan uzak olmak değildi amacım. Hatta serginin kavramsal süreci bittiğinde pek çok kurumla temasa geçtim ve ertelenen sergi tarihleri yüzünden gelecek yıllarda gerçekleşmesi imkânlar dahilindeydi. Ancak süre benim bekleyebileceğimden uzundu. Bu serginin uyandırmasını istediğim duygulanımların birkaç yıl içinde aynı tesiri yaratmayacağını düşündüğümden kurumsal destek olmadan sergiyi gerçekleştirme yolunu seçtim.


Fakat yine de belirtmemde yarar var; kurumsallık konusunda Institutional Critique’in önde gelen sanatçılarından Andrea Fraser’ın yıllar içinde hiç unutmadığım bakış açısına katılıyorum. Kurumlar içimizde ve asıl soru nasıl bir kurum olduğumuza karar vermek. Hangi değerleri kurumsallaştırıyor, hangi pratikleri ödüllendiriyoruz? Bu soruların yanıtlarını kendimize sürekli hatırlatmalıyız.


Sergi süreci, daha doğrusu benim bu süreci deneyimleyişim, sanatçıların odaklandığı, yaralanabilirliğin açılımları olan bazı kavramlarla örtüştü. Belki de kurum desteği almış olsam ayırdına varmayacağım şeyler… Hiçbir şeyi tek başına yapmadığımız, kurumların destek mekanizmalarının değeri (içinde olduğumuzda haklı olarak eleştirdiğimiz ve pek çok şeye detay olarak baktığımız konu, bu destekten uzak olduğumuzda büyüteçle büyütmüşçesine genişliyor) birbirimize verdiğimiz veya vermekten kaçındığımız duygusal destekler, itina/özen ve bunların yaşamsal deneyimi nasıl da şekillendirdiği.


Sergi hazırlığının sonlarına yaklaşmış olduğum için ilk zamanlarda yaşadığım zorluklar hafif gibi gözüküyor fakat en büyük meydan okuma hem ülkelerinde hem de uluslararası sanat dünyasında bu denli etkili işler üreten sanatçının sergiye katılmasını sağlamak oldu. Başka bir rezistans da yaralanabilirliğe ve yaralanabilirliğin potansiyeline dair Amerika ve Avrupa’da düzenlenen sergilerin doygunluğuna dairdi. Bu direnci de bu konuyu dert edinmiş sergilerin ülkemizdeki azlığına vurgu yapıp, önemini anlatarak aşabildim.


Benim avantajım ise beraber çalıştığım ekip. Sinem Erdoğan, Yasemin Keretli Çavuşoğlu ve Şaylan Uran. Bunun yanı sıra Zeynep Direk, Alyson Cole ve Ömer Aygün’ün sergi metnimin oluşmasındaki görüşleri, Yasmeen Siddiqui’nin sergide yer alan sanatçıların yazı pratiklerinden yola çıkarak hazırlanan kitabın editörlüğünü üstlenmesi, Hakan Demirel’in Gordon Hall’un heykellerini üretim sürecine hazır hale getirmek için verdiği danışmanlık, bu serginin gerçekleşmesindeki en önemli desteklerdi diyebilirim. Bunun dışında madden manen o kadar çok insan yardım etti ki serginin her aşamasında yaşadığım tüm zorlukları unutturdu diyebilirim. Korkum o ki destekçi listem sergi kitabı kadar uzun olacak…


Kurtuluş Rum İlköğretim Okulu, Fotoğraf: Pınar Gediközer


Serginin ismini Holokost’un izlerini kelimelerinde taşıyan Paul Celan’ın bir şiirinden alıyor oluşu ve Kurtuluş’taki Rum İlk Öğretim Okulu’nu mekân edinmesi kurduğunuz kavramsal altyapıyı nasıl besliyor?


Paul Celan II. Dünya Savaşı sonrası en önemli şairlerden ancak ben kendisini şiirlerinden önce Ingeborg Bachmann’la mektuplaşmalarından tanıdım. Kayıp, yas, Holokost, yara, suçluluk üzerine yazmış olan Celan aynı zamanda bir âşık, bir çevirmen. Yaşadığı intihal vakası yüzünden kırgın. Hüzün, acı ve yaranın en güzel kelimelerini şiirine katmış bir şair. Ayrıca kişisel kaybı üzerine de yazmış Paul Celan.


“Senin de yaran, Rosa” mısrası bu sergiye tahmin edeceğimden daha çok yakıştı. Akademisyenler “Senin de yaran, Rosa” mısrasının ait olduğu Coagula şiirindeki Rosa’nın Rosa Luxemburg olduğunu düşünüyor. Başka bir yorum da şiirin Latin kökeninden kaynaklı simya ile bağlantısı. Simya, Jung’a göre ruhun içsel süreçlerini imler. Benim anlam dünyamda Paul Celan’ın Senin de yaran, Rosa başkalarının yarasına bakabilmeye dair bir önerme/izleyiciye de kendi yaraları hakkında bir hatırlatma.


Kurtuluş Rum Okulu seçimi ise aslında mimari sebepten kaynaklı. Aralık ayında mekân araştırması sırasında bir seri binayı gezerken bu sergi için en doğru mekânın bir okul olacağını düşündüm. Yoğunca video yerleştirmesi olması nedeniyle. O yüzden de önceliğim bu tip binalardı. Başka bir opsiyon Tomtom Mahallesindeki Kırmızı Bina idi, ki bu bina da zamanının Avusturya-Macaristan Okulu. Bir diğer göz önüne almam gereken nokta güvenlik sebebiyle binaların fiziki durumuydu. Sırf bu yüzden çok istesem de bir binayı kullanmaktan vazgeçmem gerekti. Kurtuluş Rum Okulu ise eğitimin başladığı 1887 yılından sona erdiği 2003 senesine kadar işlev değiştirmeden okul olma özelliğini korumuş. Hem restorasyondan geçmiş olması sebebiyle hem lokasyonu yüzünden hem de zaten sergilere ev sahipliği yapmış olması nedeniyle bu sergi için en doğru mekân oldu. Seçimimdeki olgusal gerçekler bunlar.


Bir taraftan da Kurtuluş Rum Okulu’nda hâlihazırda tedrisat olmadığı için uygundu. Belki burada sorabileceğimiz soru neden tedrisat olmadığı olabilir. Bazen her seçim bilinçli bir yön izlemese de bilinçaltı seçimler oluyor ve böylece her taş yerine oturuyor.


Kurtuluş Rum İlköğretim Okulu, Fotoğraf: Pınar Gediközer


Yaşadığımız dünya düzeni ve sevgili ülkemizin şiddete meyilli iklimini göz önüne aldığımızda sizin “yaralanabilir” tanımınız neleri, kimleri hangi özneleri kapsıyor?


Yaralanabilirlik-şiddet ilişkisi elbette ilk akla gelen, fakat yaralanabilirlik sadece bundan ibaret değil. Bu sergi yaralanabilirliğin farklı bir okuması. Sergi, feminist teorinin egemen özneye karşıt olarak birbirine bağlı, özneler arası, ilişkisel bir öznelliği öne çıkarışı ve bunu yaralanabilirlik kavramını kullanarak inşasına dayanıyor. Bize dayatılan kendi kendine yeterli, bağımlılığı ve böylece yaralanabilirliği dışlayan bakışa karşıt bir bakış. Feminist ve crip teorinin yaralanabilirliği kabul etmenin başat olduğu öncülünden yola çıkıyor sergi.


Senin de yaran, Rosa sergisindeki sanatçıların işleri bedenin, kendi kırılganlığından/yaralanabilirliğinden geçici olarak etkilendiğinde değil, onun tarafından tanımlandığı konusunda ısrar ediyor. Kendi yaralanabilirliklerinin ve başkalarının desteğine duydukları ihtiyacın, hayatın istisnası değil gerçeği olduğunu ortaya koyuyor.


Sergi yaralanabilirliği bütün boyutlarıyla cisimleştirme iddiasında değil. Yaralanabilirliği ele alan ve benimseyen feminist teorinin belli açılarını vurguluyor daha çok: İlk olarak yaralanabilirliği ruhsal veya toplumsal travmanın bir sonucu olarak gören, psikanalizle şekillenen anlayış; ikincisi yaralanabilirliği cisimleşen öznenin ontolojik koşulu olarak gören fenomenolojik anlayış ve son olarak, eleştirel teoride siyasetin ürettiği özel bir koşul olarak yaralanabilirlik mefhumu.


Psikanalitik bakış açısında yaralanabilirlik öteki ile ilişki için önemli, ötekinin öznelliğimizin birlikte şekillenmesine izin verebileceğimiz biri haline gelmesinin ön koşulu ve öznelliğimizin kuruluşunun bir parçası. Fenomenolojinin merkezinde ise ilişkisellik var. Dolayısıyla fenomenolojik yaklaşıma göre yaralanabilirlik hem dünyaya ve başkalarına her zaman açık ve maruz oluşumu varsayması, hem de bütün ilişkilerimizin, bütün bağlarımızın kendi içinde yaralanabilir ve güvencesiz olması itibarıyla ilişkisel. Yaralanabilirliğe dair fenomenolojik yaklaşımlar karşılıklı bağımlılığı ön plana çıkararak hayatın ta kendisini tanımlayan ve silinemeyen radikal güvencesizliğin altını çizer.


Sizin de temas ettiğiniz üzere bu sergiyi İstanbul’da yapmak istememin en önemli sebeplerinden biri de yaralanabilirliğe bir sergi kapsamında bu şekilde yaklaşıldığını görmemem gösterilebilir.(1) Ülkemizin durumu bizi sadece makro politika üzerinde söz söylemek zorunda bırakıyor.


Kurtuluş Rum İlköğretim Okulu, Fotoğraf: Pınar Gediközer


Sergiyle birlikte farklı disiplinden ve milletten pek çok sanatçı da bu sene ilk defa Türkiye seyircisiyle karşılaşıyor. Sanatçıları bir araya getirirken öncülleniriniz neler oldu? Sergideki işler “kırılganlık” katmanlarını nasıl ele alıyor?


Evet, sergideki yabancı sanatçıların tümü Türkiye’de ilk defa sergileniyor. Bu sanatçıların çoğunun işleri yaralanabilir ve kırılgan hallerden doğan yeni olasılıkları hem keşfetmek hem de irdelemek için sorular soran ve kendi yaralanabilirliklerinden yola çıkmış işler. Eser seçimimin belki de en önemli yanı kendini hemen açık etmeyen, zaman isteyen işlerden oluşuyor olması.


Sanatçılardan bazılarının işlerinden bahsetmem gerekirse; Gordon Hall’un mekâna özgü yerleştirmesi fenomenolojiden yola çıkıyor ve nesne ilişkileri üzerine odaklanıyor. Sanatçının pratiği nesnelerle ve birbirimizle ilişkilenme biçimlerimizin kişisel, ilişkisel ve siyasal etkilerini incelerken bir yandan da bedensel yaralanabilirlik, birbirimiz karşısındaki türlü muhtaçlık ve sorumluluklarımız ve desteğin daha geniş bir bağlamda ne anlama geldiği üzerine düşünüyor.


Gregory Whitehead’in aslen radyo için kaleme alınan ses işi, tıp kitaplarından, psikanaliz metinlerinden, tiyatro oyunlarından, kültürel teoriden, sanat tarihinden ve hermeneutikten “yara manzaraları” dahilindeki şiirsel çağrışımlara bir keşif alanı sunmak için alınan altyazılar üzerine kurulu. Lata Mani ve Nicholas Grandi’nin video yerleştirmesi Mani’nin kendi bedensel kırılganlık deneyimleri üzerine düşünceleri, biyografik olanı kolektif bir deneyime dönüştürmek üzere, çeşitli tanınmış sanatçı, yazar ve aktivistlerin performansları eşliğinde sanatçının yaşadığı travmatik deneyime göndermede bulunuyor.


Bir diğer sanatçı Amal Kenawy. Eserlerini uzun bir süredir ülkemizde göstermek istiyordum. Sergideki video animasyon şiddete tanıklık eden mahaller, bu şiddetin insanların üstündeki etkisi, bilinçdışı korkular ve bedenin açık olduğu yaralanabilirlikler arasında gidip geliyor.


Sergideki pek çok sanatçının yazı pratikleri de var. Hatta serginin metni üzerinde çalışırken Gordon Hall ve Johanna Hedva’nin yazılarından feyz aldığımı söyleyebilirim. Bu sebeple Yasmeen Siddiqui ile birlikte kitap üzerine düşünürken içeriğini sanatçı yazılarının oluşturmasına karar verdik kitabın sergiyi temsil etmesi yerine. Kitap her bakımdan olağanüstü ama bir de Elif Ersavcı’nın çevirisi kitabın tadına tat ekledi.


Aslen yazar olan Gamze Hakverdi, sergi sanatçılarından biri. Kırılganlık üzerine olan kitabı Metis Yayınları’ndan 2019 yılında çıktı. Bu sergi için kaleme aldığı yazısında Hakverdi akademik bir metin yerine kırılganlık ve ses ilişkisine odaklandığı içgüdüsel bir yazısında; yaralanabilirliğin sesini ararken başlangıç noktasını çocuklarda ve çocuklukta konumlandırıyor. Kitapta yer alan yazılardan bir diğeri de de yazar, müzisyen, performans sanatçısı Johanna Hedva’nın Hasta Kadın Teorisi adlı (2022) makalesi. Kitaptaki versiyon 2016 basımının gözden geçirilerek günümüze adapte edilmiş ve genişletilmiş hali.


Makale sanatçının kronik bir hastalık gerçekliğini atlatabilmesinin bir yolu olarak hayata geçmiş. Hedva’nın kronik hastalığını, sağlık kurumlarının bu hastalıkları ele alış ve ilgileniş biçimlerini anlatımı metnin merkezini teşkil ederken “hasta kadın”ın ortaya çıkışının siyasal, toplumsal ve ekonomik koşullarını ele veriyor. Bakım, yaralanabilirlik, karşılıklı bağlılık ve ötekine karşı duyulan sorumluluğa dayanan bir cemaati ön plana alan bir feminist pratiği ileri sürüyor. Hasta Kadın Teorisi her gün yaralanabilirlikleriyle ve dayanılmaz bir kırılganlıkla yüzleşenlere, deneyimlerini görünür kılmak için mücadele etmek zorunda kalanlara yönelik bir yazı. Hem daha uzatmamak hem de sergideki tüm işleri açık edip, yaşanacak deneyimi kısıtlamamak adına burada son vereyim.


Bir yandan da “sanat”ı yaralanabilir ve kırılgan hallerden doğan yeni olasılıkları keşfetmek için bir araç olarak sunuyorsunuz. Sizce sanat bunca kırılganlığı görünür kılacak ve hatta dönüştürecek güce sahip mi?


Bana göre sanatın yol açabileceği en önemli etki farklı duygulanımlar yaratması. Duygulanım Teorisinin (Affect Theory) de üzerinde durduğu gibi duygulanımlar ve duygular kabullenilenin aksine gerçekten güçlü kuvvetler. Sanat eserlerinin; baktığımız şeyi nasıl anlamlandırdığımız, onlara karşı neler hissettiğimiz konusunda minik değişiklikler yaratabileceğine inanıyorum.


Daha önce bakmadığımız, bakarken es geçtiğimiz, üzerinde durmadığımız detayları potansiyel olarak algılatabileceğine, algımızı değiştirebileceğine. Ve bu minik değişimlerinde hayattaki deneyimlemize yansıyabileceğine.


Bu sergide odaklanmaya çalıştığım insanların kendi kırılganlıklarıyla temas etmesini -bir an için bile olsa- sağlamak. Yaralanabilirliği farklı bir şekilde tanımlamak ki kişi kendi yaralanabilirliğini veya başka insanlarda sebep olduğu yaralanabilirliği tanısın. İlk başta da söylediğim gibi temel olan kişinin yaralanabilirliğe verdiği tepkinin yaralanabilirlikten ne anladığına bağlı olduğu. Şiddetin de altında yatanın yaralanabilirliği kabul etmemenin/reddetmek olduğu düşünülürse.


Kurtuluş Rum İlköğretim Okulu, Fotoğraf: Pınar Gediközer


Sanki kırılgan olduğumuzu kabul etsek hayat daha da kolaylaşacak, toplumun çok büyük bir kesimi derin bir nefes alacak gibi… Kırılganlığımızı nasıl kucaklarız? Sergi bunun için izleyiciye bir yol haritası sunuyor mu?


Yaralanabilirliğimizi ve kırılganlığımızı o kadar kolay kabul edebileceğimize inanmak gerçekçi değil öncelikle. Fakat insan yaralanabilir hissetse de hissetmese de yaralanabilir oluşumuz gerçek. Sergideki sorulardan biri de: insan kendi yarasına bakmaz, hatta onun kendine ait olduğunu bile teslim etmezse, başkalarının yarasıyla empati kurması mümkün müdür? Sergi sanatçılarından Gregory Whitehead’in de dediği gibi “Hiçbir yara kendi adına konuşmaz asla. Bir yaradan kendiliğinden çıktığını göreceğiniz tek şey kandır. Daha derindeki anlamla ilgileniyorsanız, yaraların okunması gerekir. Yorumlanmaları ve deşifre edilmeleri gerekir.”


Ne var ki enerjimizin büyük kısmı bu temel yaralanabilirliği bastırma isteği tarafından yönlendiriliyor. Psikanalist ve sanat teorisyeni Suely Rolnik bu durumun ancak yaralanabilirliklerimizi uyuşturabildiğimiz ölçüde kendimizin ve ötekinin, yani varsayılan kimliklerimizin sabit bir imgesini koruyabilmemizden kaynaklandığını ileri sürüyor.


Yaralanabilirliğin, yaraların ve kırılganlığın reddi, benliğin niteliklerinin olduğu kadar başkalarıyla kurulan ilişkilerin doğasına dair de belli bir kavrayışın kapılarının kapanması aynı zamanda. Yaralanabilirliği kendinden uzak tutmanın bedeli nedir? Kişi yaralanabilirliğini nasıl deneyimler? Deneyimlediğimiz farklı yaralanabilirlik tür ve düzeyleri yaralanabilir bağlantılar olabilir mi? Yaralanabilirlik benim başkalarıyla ilişkimi nasıl şekillendirir? En önemlisi de: Sanattaki duygulanım potansiyeli yaralanabilirlik anestezisini ötelemeyi başarabilir mi? Sergideki işler bu soruların ekseninde şekilleniyor ve izleyiciye bir karşılaşma alanı sunuyor.


 

(1) 12 Mart-12 Nisan 2022 tarihlerinde Melis Bektaş küratörlüğünde Koli ArtSpace’te düzenlenen Birbirimizin Huzurunda sergisi yaşamın güvencesizlik ve kırılganlık içinden duyumsandığı bir zamanda beden ve kırılganlıkları, bıraktığımız açıklıklar ve bağlantılar üzerinden yorumluyor ve kırılganlığımızın farkındalığından hareketle dayanışma yapıları nasıl organize edilebilir sorusunu sormayı amaçlıyordu.