Görünmeyeni kritik bir tepki olarak görselleştirmek: Studio Plastique

Tasarımın sınırlarını sorgulayan, teknolojinin fark edilmeyen etkilerini insana, doğaya ve teknolojiye karşı eleştirel bir tavırla görselleştirmeyi hedefleyen Studio Plastique’in kurucuları Archibald Godts ve Theresa Bastek ile konuştuk


Röportaj: Liana Kuyumcuyan


THERESA BASTEK & ARCHIBALD GODTS, STUDIO PLASTIQUE, FOTOĞRAF: OIOIOI


Öncelikle pratiğiniz hakkında genel bir soru sormak istiyorum; çalışmalarınızın genellikle daha kapsamlı araştırmaları görselleştirdiği söylenebilir. Tasarımı bir hikâye anlatma biçimi olarak kullanıyorsunuz. Yöntemlerinizi nasıl tanımlarsınız?


Tasarımcılar olarak malzemeleri, süreçleri, tüketim senaryolarını ve nihayetinde nesnelerimiz ve çevremizle olan ilişkileri şekillendiriyoruz. Tasarımın içinde yatan gücü farkındayız diyebiliriz - tasarım pratiğinin doğasında var olan iyileştirme potansiyelini veya bozulma tehlikesini göz ardı edemeyiz. Bu anlamda projelerimize yaklaşırken dikkatli davranıyoruz. Katkılarımızı mantıklı bir şekilde konumlandırmak için ilgili bağlamları keşfetmeye zaman ayırmayı önemli buluyoruz. Yöntemimiz bir bakıma anlayış, yaratma ve üretim süreçlerinde insanlara saygı duyarak, dahil ederek, insanlarla değiş tokuş yaparak ve alçak gönüllü olmakla ilgili.


Bu yöntem aynı zamanda fikirlerimizi, bulgularımızı, tekliflerimizi ortaklarımız, işbirlikçilerimiz ve genel olarak insanlar için anlaşılır bir şekilde iletmenin bir yolunu bulma ihtiyacını da içeriyor. Bu anlamda araştırma, pratiğimizde genellikle tek başına duruyor gibi görünüyor, çünkü araştırmanın bağımsız olarak var olduğunu düşünüyoruz, ancak sonuçta proje geliştikçe ve dahil olduğumuz işbirlikleri büyüdükçe başka bir amaca hizmet etmeye başlıyor.


Flight Mode isimli, sürekli olarak çevrimiçi olma durumumuzu bilinçlendirme konusuna dikkat çeken bir çalışmanız var ve objelerinizin kullanıcıyı radyasyondan koruma etkisi var. Bu araştırmayı ve çalıştığınız malzemelerin özelliklerini anlatır mısınız?


Birçok yenilik aniden, neredeyse sihirli bir şekilde hayatımızda beliriyor. Bununla birlikte, yeniliğin yaşamın veya çevrenin diğer yönleriyle bağlantılı olmadan veya bunlar üzerinde etki yaratmadan tek başına durabileceğine inanmak bizce çok naif bir düşünce. Kablosuz iletişim, gündelik hayatımıza o kadar gömülü olan teknolojilerden biri ki, özellikle de görünmez olduğu için bu teknolojiyi gerçekten fark etmemeye başladık. Gittikçe daha fazla elektromanyetik dalganın esiri olduğumuz gerçeği, bizi bu insan yapımı dalgaların gerçekte ne olduğunu keşfetmeye teşvik etti. Bu dalgaları güneşin yaydığı radyasyon ile karşılaştırabiliriz. En önemli fark güneş radyasyonunun görünür olması ve güneşe uzun süre maruz kaldığımızda ne gibi tehlikelerle karşı karşıya olacağımızı bilmemiz. İnsan yapımı elektromanyetik radyasyonun görünmez olması, var olduğunu bilmeyi neredeyse imkânsız kılıyor. Yoğunluklarını ve vücut üzerindeki etkilerini henüz bilmiyoruz.


Bir yandan da, barınmayla ilişkili malzemelerin tasarımı, dünyanın bazı bölgelerinde düzensiz radyasyonun gizlenen tehlikeleri konusunda farkındalığı artırıyor. Ürünlerimiz aynı zamanda insanların gezegenin her yerinde yarattığı kirli ortamların artan tehlikelerini somutlaştıran bir nesneler topluluğu olarak kurgulandı.


Bu bağlamların tümü görünür olmasa da bu onların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Somut olarak radyasyon filtrelenebilir, emilebilir veya yansıtılabilir. Bu ürünler kumaş battaniyeler, ekranlar ve doğal ortamdaki radyasyon varlığını görselleştiren elektronik bir cihaz olan Whistleblower gibi çeşitli malzeme ve tipolojilerden oluşuyor, hepsi projede araştırılan kilit noktaların çıktıları.


STUDIO PLASTIQUE, CURRENT AGE, Z33, 2021. FOTOĞRAF: SELMA GÜRBÜZ


Bir diğer projeniz Common Sands, yine teknolojik cihazların fark edilmeyen etkilerini görselleştiriyor ancak bu sefer daha elle tutulur bir şekilde.


Endüstri, mevcut üretim ve tüketim paradigmalarını belirliyor. Bu paradigmalar büyük ölçüde aşırı tüketim, saygısız üretim ve kaynak yönetimi koşullarıyla sonuçlanan verimli finansal kazançlar üretmeye odaklanıyor. Bununla birlikte, hizmet ettikleri en kısa ömürlü amaçlar için tasarlanmayan çok sayıda bileşen ve malzeme de üretiyorlar. Bu malzemeler çoğunlukla çevreye atıldığı için, şu anda sürdürülebilirliğin herhangi bir şekilde uygulandığından bahsetmemiz mümkün değil. Bütünsel olarak konuşursak tasarımcıları, mühendisleri ve imalat endüstrisini bu gezegendeki kaynakların döngüsel kullanımından sorumlu kılacak eksiksiz bir paradigma değişikliğine ihtiyacımız var. Kendimizi kademeli bir yaklaşım gerektiren, paydaşları duyarlı hale getiren ve en önemlisi işlerin nasıl farklı şekilde yapılabileceğine dair örnekler oluşturan bir bağlamla karşı karşıya bulduk. Halihazırda “boşa harcanmış” bu materyallerden bazılarını daha makul şekillerde uygulamak, konu hakkında konuşmaya başlamak için bir başlangıç olabilir. Bu anlamda projelerimizin çoğu, hem konularımız hem de yürüttüğümüz işbirlikleri ile uzun vadeli ve artan katılımlarla oluşturuyoruz.


Son projeniz Current Age geçen yaz Z33’te sergilendi ve bu proje kapsamında elektriğin izlerini takip ettiniz. Bu projeyi bizler için özetler misiniz?


Tasarımcılar olarak görevlerimiz lambaları biçimlendirmek ise, bu aynı zamanda ışığın lambanın içine girme şeklini de içermemeli mi? Bu temel soru, enerji kaynaklarımızın nasıl ele alındığına ilişkin konuları gözlemlememizle ortaya çıktı. Bir meta olarak elektrik, siyaset ve ticari çıkarlarına bırakılmış durumda ve hepimizin de bildiği gibi, bu tür bağlamlarda sağduyu çoğu zaman hakim değil. Ek olarak enerji ve elektrik, meslekten olmayan kişilerin kavraması için teknik olarak çok karmaşık bağlamlar.


Current Age ile elektriği ve elektrik altyapısını tasarım perspektifinden anlamaya çalıştık. Araştırdığımız temel sorular: Elektrik tüketimi, üretim, altyapı ve teknolojiler konusunda nereden geldik ve nereye gidiyoruz? Elektrik toplumda nasıl bir rol oynuyor ve buna toplum olarak nasıl tepki veriyoruz? Ve en son olarak, biz tasarımcılar olarak elektriğin geleceğini şekillendirmede sadece tüketici olarak değil de, “ihtiyacımız” dahilinde nasıl aktif rol alabiliriz?


Bu sorular sergide fiziksel olarak dört başlık olarak kurgulandı: Birincisi, elektrik tüketimi; ikincisi, elektrik dağıtımı; üçüncüsü, elektrik üretimi; ve dördüncüsü, elektrik olgusunun güzelliği ve büyüsü.


STUDIO PLASTIQUE, COMMON SANDS, FORITE DÖŞEMELERİ, FOTOĞRAF OIOIOI


Flight Mode, teknolojinin görünmez etkisiyle mücadele ederken, Current Age de dijital cihazların iklim değişikliği üzerindeki etkisini vurguladı. İnternet'te yaptığımız eylemlerin hepsi muazzam bir karbon emisyonu yaratıyor ve çoğumuz bu gerçeği kurcalamıyoruz çünkü doğrudan etkilerini hissetmiyoruz. Siz bu sorunu görselleştirmek için hangi yöntemleri ve araçları kullandınız?


Elektrik ve İnternet elle tutulamaz olsalar da kablolar, jeneratörler, veri merkezleri, transforma - törler ve depolama tesislerinden oluşan çok ağır bir malzeme altyapısını kullanıyorlar. Bu altyapının filizlenmiş doğasının malzemelerini, şekillerini ve coğrafyasını -gezegeni dolaşan bir kablo ağı olarak- göstermek, ışığı açmak veya telefonunuzu şarj etmek için gereken kaynaklara ve çabalara bir ölçek ve gerçeklik duygusu verir. Öte yandan teknolojik gelişmelerle birlikte cihazlar daha az enerji tüketiyor. Aynı zamanda, çeşitli merkezi olmayan teknolojiler, gerekli enerjinin daha küçük ölçekte üretilmesini sağlıyor. Bunu sergide enerjiyi kinetik bir yerleştirme olarak görselleştirdik - yerleştirmeyi hareket halinde tutmak için gerekli elektriği üretmek adına birlikte veya bağımsız olarak çalışan bir teknolojiler evreni oluşturduk. Büyük soğutma kuleleri ve mega barajlar bu anlamda geçmişe ait olmalı, ancak şebekeye olan güvenimiz, sergide keşfettiklerimiz gibi alternatif vizyonları tahayyül etmeyi çok zorlaştırıyor.


Ayrıca elektriğe erişimin (dünyanın elektriğin hafife alınamayacağı bazı bölgelerine kıyasla) ayrıcalığını görselleştirdik ve elektriğe günlük olarak sahip olduğumuz birçok temas noktasını pek çok şey için güvendiğimiz, ancak çoğu zaman dikkatimizden kaçan bu temel metaya dikkat çekmek için kullandık. Dijital ekranlar, günlük elektrikli cihazları bir termografik kameradan görüldüğü gibi hareket halinde göstermek için kullanılıyor. Tüm elektriksel aktivite, bir yan ürün olarak ısı üretiyor, böylece işini yapan elektriğin varlığını ifşa ediyor. Her şeyin başlangıcı olarak algılanan elektrik, sergide insanlığımıza olan hayranlığımızın bir hatırlatıcısı olarak ve aynı zamanda bu evcilleştirilmemiş fenomeni evcilleştirilmiş ve dokunsal bir şekilde sergiliyor. Elektriğin vahşi ve büyüleyici güzelliği saklandığında yok oluyor, ki bunu kaynaklarımızın çoğunda olduğu gibi bağlantı, denge ve ilişki kaybına bağlıyoruz.


STUDIO PLASTIQUE, FLIGHT MODE, DETAY


Sergideki bulgularınızın küratörlüğünü nasıl yaptınız? Hikâyenizi yerleştirmeleriniz aracılığıyla anlatmak için kullandığınız yöntemler nelerdir?


Bu boyutta ve karmaşıklıkta bir konuda günümüz durumunun inceliklerini anlamak için bir veri tabanı ve uzmanlarla fikir alışverişi gerekir. Elektrik üretim teknolojileri alanındaki uzmanlar, şebeke operatörleri, distribütörler, yerleşik ve alternatif teknolojiler ve elektrikle ilgili vizyonlar alanındaki öncüler ile bir dizi görüşme başlattık. Açıkçası bu konuşmalar, geleceğin elektrik arazisini şekillendirme potansiyelini anlama ve kavrama konusundaki kişisel arzumuz ile yönlendi.


Bu bilgi tabanı, serginin düzeninde bize rehberlik etti ve sonuç olarak daha önce de bahsettiğimiz dört başlık altında ele alındı. Tasarım açısından ele alındığında bu bir keşif yaklaşımıdır. Bu anlamda konuya malzeme, teknoloji, harita, ilişkiler ve algılar, elektriğe kültürel göndermeler ve bunlar arasındaki bağlantılar üzerinden yaklaştık. Elektrik kablolarını yerden mecazi olarak çekmek ve onları botanik örnekler olarak ele almak, bu filizlenmiş altyapıya yabancılaşmayı tasvir etmenin ve bunların yaratılması için gerekli malzemeleri ve tasarımı sergilemenin bir yolu. Görünmez kuvvetlerin birbiri etrafında dönen gök cisimlerini çektiği ve reddettiği gezegen sistemimize benzer şekilde, üretim teknolojileri, farklı elektrik üretim teknolojilerinin sürekli bir hareket yaratmak için etkileşime girdiği ve birbirine bağımlı olduğu kinetik bir kurulum olarak sergilendi. Perspektifi insan gözlerimizden farklı bir spektruma kaydırarak elektriğin görünmez doğasını vurguladığımızda, bir konunun kendi sınırlı insan duyularımız ve bakış açılarımızın algılayabileceğinden çok daha fazla yönü olabileceğini göstermeye çalışıyoruz. Benzer şekilde, yıldırım gibi doğal bir fenomeni yeniden üretmek esrarengiz bir his yaratır, ancak bedenlerimizin bu büyüleyici fenomenle etkileşimini görünür kılar. Bu sergi gerçekten de konuyla ilgili kendi yolumuzu empatik bir şekilde keşfederek mevcut sosyo-kültürel ve maddi zeminleri test ederek öncülük etme amacını taşıyor.


STUDIO PLASTIQUE, COMMON SANDS, GEODESIGN SERGİSİ, 2019. FOTOĞRAF: OSCAR VINCK


Proje tanımınızda önemli bir satır var: “Elektrik, bugün bildiğimiz haliyle Batı toplumumuzu şekillendiriyor. (Batılı) insanlar olarak mevcut kimliklerimizi mümkün kılıyor ve besliyor.” Dediğiniz gibi günümüzde elektrik hemen hemen her şeyin temeli ve bu proje ile bu güce sahip olmanın sonuçlarını vurgulamak istediniz. Bu sergi, varolan sistemin yeniden tasarlanması üzerine bir konuşma başlattı mı?


Mevcut durumun büyük ölçüde evrimin sonucu olduğunu gözlemledik. Sistemin gerçek bir yeniden tasarımı şu anda en çok elektrik şebekesi olmayan bölgelerde görülmekte. Buralardan çok şey öğrenilebilir ama bu aynı zamanda batı dünyasındaki kimliklerimizi sorgulamayı da gerektirir. Hâlâ sistemlerimizi dünyanın diğer kültürlerine ve bölgelerine baskı yapmak için kullanma eğilimindeyiz; aynı şey kültürel ve altyapısal bir şey olarak elektrik için de geçerli.


Küresel olarak birçok yerde geniş bir şebeke mevcutken, bu mevcut altyapıyı göz ardı etmenin mantıklı olup olmadığı sorgulanabilir. Ancak, kesinlikle daha esnek ve merkezi olmayan senaryolar için daha açık fikirli olmalıyız. Bunun mümkün olduğunu bilerek ekonomik ve ekolojik düzeylerde birçok gerçek avantaja sahip olduğunu farkına varabiliriz. Uzmanlarla yaptığımız görüşmelerde, sistem yeniden tasarlanırsa ağırlık merkezi hükümetler ve hükümetlerin vergilerinden, şebeke operatörleri ve distribütör gibi kurumlardan uzaklaşacağından, ekonomik çıkarların ortadan kalkacağını ve bu yüzden de bu yeniden düşünmenin gerçekleşmediği açıkça vurgulandı.


Tasarımcılar olarak, her şeyden önce elektriğin gün ışığına, kamusal alana geri getirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Birçok projemizde olduğu gibi, teknolojileri akıllı yollarla uygulayan nesnelerin tasarımının ve kademeli bir yaklaşımın nihayetinde elektrik ortamını değiştirmeye ve çeşitlendirmeye yardımcı olacağına inanıyoruz.


Dijital teknolojilerle ilgili olarak tasarımın geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Birbirine çok zıt iki eğilim var; biri dijital benliklerle dijital mekânlarda yeni yaşamlar inşa ediyor, diğeri iklim değişikliği ile ilişkili olarak doğaya odaklanıyor. Kendinizi nerede konumlandırıyorsunuz?


Dijitalin fiziksel gerçekliğimizdeki rolü giderek artmaya devam edecek. Açıkçası bu ele alınması gereken yeni bağlamlara yol açacaktır. Tasarımcılar olarak, özellikle bu karşıtlıkları göz önünde bulundurmakla ve onları nasıl birleştireceğimizle ilgili çalışmamız gerekiyor; bu bağlamın ele alınış biçiminde oynayacağımız önemli bir rol var. Dijital teknolojiler, iklim krizinin sihirli çözümü ya da doğal çevreye karşı konumlanmamalı. Ancak, insan yapımı senaryoların bazılarının artık doğal çevre ile uyumlu olmadığından, çok dikkatli tasarlanmış yeni yaklaşımların oluşturulması gerekiyor.


STUDIO PLASTIQUE, FLIGHT MODE, FOTOĞRAF: FEMKE REIJERMANN


Özellikle içinden geçtiğimiz pandemi döneminde dijital mekânlar oldukça tercih edilir hale geldi. Bu hızlı değişen çağda tasarım kendini nasıl konumlandırabilir? Araştırmaya dayalı, farkındalık odaklı projeler üzerine çalışan tasarımcıların sayısının artacağını düşünüyor musunuz?


Üretiminin sorumluluğunu almayan bir tasarımı haklı çıkarmak gittikçe zorlaşıyor. İnsan nüfusunun çevreye etkisi geçmişte göz ardı ediliyordu ama artık bu etki ihmal edilemeyecek kadar yüksek. Dijital dünya da daha az gerçek değil ve çevresel ve sosyal etki açısından aynı zorluklarla karşı karşıya. Dijital kanallar üzerinden iletişimde farklı kaynaklar ve teknolojiler kullanılıyor olsa da dikkate alınması gereken kaynaklar ve metalar bu alanda da varlar. Bu anlamda, giderek artan sayıda tasarım uygulamasının çevre ve bağlam bilincini, sürdürülebilirliği ve ileriye dönük sorumluluğu dikkate alacağına inanıyoruz. Gizlice gizlendiğini hissettiğimiz asıl tehlike, bu yönlerin aslında anlamlı katkılar olmayan yeni markalaşma ve satış değerleri haline gelmesidir. Ne yazık ki, bunun için gereken kolektif farkındalık eksik olduğundan öncelikle eğitim yoluyla ele alınması gerekecektir.