Göze Parmak

Protocinema’nın Yükselen Küratör 2021 serisi kapsamında poşe’de, Alper Turan küratörlüğünde gerçekleşen Göze Parmak isimli sergisi Baha Görkem Yalım, Cansu Yıldıran, Dorian Sarı ve İstanbul Queer Art Collective’in işlerini bir araya getiriyor


Yazı: Deniz Kırkalı

Dorian Sarı, İsimsiz, 2021



Göze Parmak, Türkiye’de -özellikle son zamanlarda- sıkça hedef gösterilen LGBTİ+ hareketinin ve görünürlüğünün, saptanan belirli renk ve sembolleri görünmez kılma çabası üzerinden baskılanmasının ortaya çıkardığı aciliyete cevap veriyor. Sergi, kuir varoluşa karşı görsel düzlemde sürdürülen baskı politikalarına estetik tepkiler üretme dürtüsünden yola çıkıyor. Görünürlüğün, görünmezliğin, aynı zamanda üstü kapatılanın ve sergilenmeyenin varlığı üzerine düşünmeye davet eden sergi böylece görünmeyeni ve olasılıklarını tahayyül etme fırsatı sunuyor. Baskıcı otoriterliği taklit ederek sanatçıları talimatlarla sergiye davet eden küratör Alper Turan, “sergide renk ve figür olmamalı” (spesifik olarak insan bedeni figürü) diyerek yola çıkıyor. Benim için serginin en etkileyici yanı ise bedeni yok etme ve görünmez kılma kararıyla birlikte ortaya çıkan bedenselliğinin ön planda olması.


Temsil ve semboller üzerinden anlamlandırılmak istenen bir oluş halini, adlandırılmayan -veya henüz adlandırılmamış- görsel temsil doktrinlerine çevrilmemiş bir görsel anlatıyla ifade etmek mümkün mü? Böyle bir ifade sansür ve tespit edilebilme durumlarıyla ilgili ne gibi yeni stratejiler doğurabilir?


Sergide bütünsel bir beden figürünün görünmez kılınmasına karşın, beden aslında heryerde, yayılmış ve saçılmış bir halde. Burada bedeni bir arzu nesnesi veya kontrol mekanizmalarına maruz bırakılan kuir beden olarak değil, madde ve form olarak düşünmenin yeni politik olasılıklar hayal etmek için önemli olduğunu düşünüyorum. Öznelliğin beden, bedenin deri sınırları içerisinde zaptedilemediğini ve daima başka bedenlere bulaştığını görünmez bir virüs üzerinden deneyimlediğimiz bir zamandayız. Tam da bu nedenle, bedenselliğin üzerine düşünmek, var olanın görünürlüğünü fark etmek için çok verimli bir zaman olabilir. Baskı, şiddet, acı ve hastalık gibi bedenin bütünlüğünü ve “işlevselliğini” kısıtlayan anlar bedeni daha da görünür kılarken bedenin maddesel varlığını düşünme gerekliliğini de beraberinde getiriyor. Bakışın ve görünürlüğün hegemonyası içerisinde, görünmezliğin hem fenomenolojik olarak hem de öznellikler arası empati ve ilişkisellik için oldukça önemli olduğunu düşünüyorum.


Siyah, beyaz ve gri tonlarının hakim olduğu sergideki işler yeni görsel olasılıklar yaratmayı amaçlıyor. Sanatçıların küratör ile müzakere süreci de burada başlıyor. Yer yer otoriteye baş kaldıran veya gri alanların sınırlarını araştırmayı tercih eden sanatçılar, Baha Görkem Yalım’ın Hatırlamanın Ufuneti isimli video işinde olduğu gibi rengin sergiye sızdığı veya Cansu Yıldıran’ın fotoğraflarındaki gibi tam seçilemeyen beden parçalarının görünüp kaybolduğu anlar yaratıyor. Bu muallaklık içerisinde, Hatırlamanın Ufuneti’nde karşıma çıkan anonim el bileği bile bu sınırları düşünmemi sağlayıp kalp atışımı hızlandırabiliyor.

Yaratılan bu gri alanlara rağmen, sergi süreç boyunca bir kontrata ve küratör tarafından belirlenen kısıtlamalara sadık kaldığından akla BDSM pratiklerini getiriyor ve karşılıklı rıza içerisinde sınırları araştırmaya davet ediyor. Bir anlaşma içerisinde kalarak, sınırların ve kuralların test edildiği ama tamamen dışına çıkılmayan yarı tehlikeli, yarı kısıtlı bir keşif alanı yaratılıyor. İşlerin maddeselliği erotik ve fetişe yönelik bir takım göndermeler yaparken açılan libidinal alan asla tamamen tatmin olmayacak/edilemeyecek, bütünselliği amaçlamayan bir bedeni düşündürüyor. Bakışın, yöneltildiği öznenin (veya bedenin) yokluğunda yarım ve ürkek kalması başka bakışların potansiyeli ve imkanlarını düşünmeye bir davet midir aslında?


İçi boş bir kemer, emilmeyen bir düdük, dairesel beden formlarına dönüşebilen ve arzuyla yüklü siyah bir top, güneş gibi parlayan bir anüs, elde tutulan bir pankart (ya da lolipop), belirli bir koreografi içerisinde hareket eden parmaklar, boş bir puset, yoğrulmayı bekleyen bir hamur, sonrasında bu avuçları temizlemek için bekleyen bir sıvı olarak kolonya, bir veya iki el tarafından okşanması kurgulanmış bir fesleğen... Sergide gördüğüm her şey bana mekândaki odalara saçılmış bir bedenin parçaları gibi kendisini etkinleştirecek bedeni bekleyen nesnelere dönüşüyor. Bu bağlamda da bedenin yokluğundansa beden çokluğunu vurguluyor. Dorian Sarı’nın bakmaya çağıran (daha doğrusu bakmayı emreden) daimi sesi, bir bütün haline getirilemeyen dağılmış ve çoğulcu bir bedenin parçaları arasında kaygı uyandıran, yorucu ve çaresiz hissettiren bir öğe olarak bütün mekânı kaplıyor. Istanbul Queer Art Collective’in performatif yerleştirmesi Direktiflere Uymak Zorunda Değilsiniz ise çeşitli nesneleri ve bu nesnelerin kuir kapasitelerini, izleyicinin öncelikle kendi bedenini fark ederek ve daha sonra bedenini bu nesnelerle etkileşime geçmek için kullanarak düşünmeye nazikçe davet ediyor.


Soyut olanı bedenselleştirilerek belirli bir forma hapsetmek yerine gri alanlar, gri tonlar ve beklenti uyandıran aradalıkların içinde, yaşadığımız günün olasılıklarını düşündüren ve çoğaltan Göze Parmak, uzun zamandır küçülmüş ve kısıtlanmış dünyalarımız içerisinde başka estetiklerin, başka sembollerin, başka ifade biçimlerinin her şeye rağmen mümkün olduğu hissini yaratıyor. Seda ve Tuna’nın Müjde ve Selin’i hatırlamamızı istediği sergiden aklımda bir çok beden hayaliyle, kalabalık ve her yerde olmanın umuduyla çıkıyorum.

Göze Parmak 26 Mart’a kadar poşe’de görülebilir.

152 görüntüleme