top of page

Evden çıkmaya cüret etmek


Farklı disiplinlerden sanatçıları bir araya getiren göz lekesi karma sergisi, 14 Nisan - 14 Haziran 2023 tarihleri arasında Çankaya Belediyesi Fikret Otyam Sanat Merkezi’nde izleyiciyle buluştu. Sergideki işlere bugünün değişken dinamikleriyle yeniden bakıyoruz


Yazı: Zekican Sarısoy


Sinem Yıldırım, Çiçek Ol, karışık teknik, 2023 Fikret Otyam Sanat Merkezi izniyle, Fotoğraf: Erdal Duman


Aidiyetlerimiz ve mevcudiyetimiz kamu malı olduğunda araya kaynamak ne kadar zorsa aradan sıyrılmak da imkânsız hale gelir. Yaşayanlar olarak her bir beden için ayrı ayrı alınan yorumlar davetsiz fiziksel temasları zorunlu kılar. Söz gelimi hamile bir kadının göbeğinin üzerinde sanki “Burayı ovalayın lütfen!” yazıyormuş gibi davranan insanlar görürsünüz. Kendi gerçekliğimiz sınırların yeniden kurgulandığı birliktelik alanları yaratır. Ankara’da bulunan Fikret Otyam Sanat Merkezi şu sıralar yeni dönemine hazırlanırken, 14 Nisan - 14 Haziran arasında sanatçılar, Erdal Duman, Ferhat Satıcı, Hülya Özdemir, Mehmet Ali Uysal, Osman Dinç, Serkan Demir, Sinem Yıldırım ve Şevket Arık’ı bir araya getiren göz lekesi sergisi, ziyaretçilerini bir topluluğun parçası olarak varolmanın yeterliliğine ve aynı yeterliliğin bozulan ve yeniden kurgulanan hallerine ilişkin bir seyahate çıkarıyordu. Sergiye bugünden geri dönüp Türkiye ve Dünya ekosisteminde bu kısacık aralıkta yaşananları da düşününce yeniden bakmak gerekiyor.


Hülya Özdemir, Algının Karanlık Çekirdeği, kağıt üzerine değişken boyutlarda kurşunkalem, 2018 - 2023, Fikret Otyam Sanat Merkezi izniyle, Fotoğraf: Erdal Duman


“Kamusal alanlarda yaşama ve buraları sahiplenmenin toplumsal süreçlerle ilgisi”ne bakıldığında aynı hafıza içinde dolaşanlarla o hafıza içinde görünmez olanlar sergide kendine yer buluyor. Hülya Özdemir’in Algının Karanlık Çekirdeği isimli işi artık kendi başına karar alamayan ve rızası olmadan halka arz edilmiş bir gerçekliğin sınırlarında geziyor. Keskin olmanın eğilip bükülebilen olmakla ya da kentli olmanın köylü olmakla sıkça karşıya karşıya geldiği bir toplumsal anlatı halinde eğer kentli bıkkınlık tutumu, her birimizin kalabalıkta bir miktar mahremiyet hissini koruyabilmemize imkân veren şeyse, bunu kaybedince ne olur? Bunu kaybetmek buradan bakınca kesinlikle kendimizi umumi hissetmemize sebep olur. Bir beden kamusal alana dahil olurken fevkâlade o kamusal alanın tarihinin bir parçası ise mahrem olan şeyin gizlenmesi ya da toplumsal hafızanın dışına itilmesi bu hafıza için ne demektir? Toplumsal olan ve onu oluşturan her şey üzerindeki bütün hiyerarşik yapıların gözünü almak istemeyen şeydir esasında. Hafıza gizlenmek istenen şeyin bilakis kendisidir. İronik olarak belki de toplumla barışık ve onun bütün normlarıyla hemhâl biçimde yaşayan birisi için kentsel nezaket bir artış yeri değildir. Aksine ona içten içe yersiz ve yurtsuz olduğunu hatırlatan, -hatta seviyesizce- bunu hissettiren bir şeydir. Hayatının ilk yarısını geride bırakmış birisi için yoğun ulaşım saatlerinde ona koltuk veren birisini düşününce bu ironi toplumsal gerçeklikte de kendine yer bulur. Çünkü aynı ulaşım aracında “havalı” insanların kendilerini kitap ya da dergilere gömdüğünü de görmeniz mümkün. Ya da daha yaşça ileride bir insanın daha avantajlı olduğu bir durum bile söz konusu olabilir. Anna Quindlen The Ignominy Of Being Pregnant In New York City adlı kitabında, büyük bir şehirde, örneğin New York’ta hamile olmanın zorluğundan bahseder. “New York’ta mahremiyet yok; herkes birbiriyle burun buruna ve herkes kendini düşündüğünü söylemek zorunda kalıyor” diye yazar. Sanki şehirde hamileyseniz illa böyle bir şey yaşamanız gerekiyormuş gibi. Dağınık, “uygunsuz” bedeninizle evden çıkmaya cüret ettiğiniz için bunları yaşamak zorundasınızdır.

Hülya Özdemir’in işi çarpık ve dağınık olanın çarpık olmayan ve dağınık olmayanla buluşması üzerine. “Uygunluk” uygun olmayan düşüncelerinizi ya da bedeninizi dizginlediğiniz vakit ve düzinelerce yabancıyı bir şekilde mutlu ettiğiniz zaman destek toplayan bir şeye dönüşüyor. Varlığınızı mutenalaştırmanız gerekir. Mutenalaştırma temelde işçi sınıfının yaşadığı düşük gelirli mahallelerin orta sınıf haneler ve işletmeler tarafından ele geçirilmesidir.


Sergi sanatçılarından Sinem Yıldırım'ın işine tam da bu noktada bakmak gerekiyor. Feminist coğrafyacı Winifred Curran mutenalaştırmanın getirdiği sınıf temelli avantajların bile temelde ne toplumsal cinsiyete dayalı ev içi işbölümünü ne de erkeklerin hareket etme ve çalışma hallerine uyum sağlamak üzere tasarlanmış kentsel altyapıyı sekteye uğrattığını söyler. Buradan bakınca gerçekten de halen kadınların bakım emeği süreçlerini kolaylaştıracak bir yapılaşma yoktur. Bu imkânlara erişemeyen kadınlar için bir mutenalaştırmadan bahsedebilir miyiz? Yıldırım’ın işinde sanatçının kendisini bir hologramın içinde ve her açıdan başka bir yanılsamayla görüyorsunuz. İşin kendisi her bir bakanın baktığı yerden bambaşka bir şeye dönüşürken sanatçının kendi varlığını eşitlikçi ama güvenli bir çemberin içinden izliyorsunuz. Çemberin içindeki özneler hiçbir olasılığı ya da olası tehdidi kaybetmemek üzere konumlanmış gibidir. İşin izleyiciyle kurduğu ironisi de buradadır. Günümüzde beyaz ve mevcut iktidarla ilişkilenmeyen bir özneyseniz kademeli olarak daha avantajlı olandan daha avantajsız olana doğru aslında çemberin dışında kalırsınız. Bugün kadınlar (elbette sınıfları ve renklerine bağlı olarak) toplumun çeşitli yerlerinde erkeklerle aynı şekilde hareket etmekte çok daha özgür olsalar da kadınlar bu “tasdik edilmiş” alanlar dışında yalnız olmanın istenmeyen ilgi ve şiddet tehdidine açık kalmak olduğunun son derece farkında olmaya devam ediyorlar. Buradan bakınca çağdaş şehir hayatının kadınlara sunduğu özgürlüğün halen, şehirde kadınlara uygun alanlar yaratmanın -ev içi roller ve bunlara bağlı ikami alanlar- siyasal normları şekillendirdiği, devamında bu normların şekillendirdiği alanlar ve rollere bağlı olduğunu görebiliriz. Kulaklıkların, akıllı telefonların ve akıllı saatlerin olmadığı bir dönemi romantikleştirmek yerine bir kadının rahatsız edilme korkusu olmadan kulaklık takabileceği ya da aynı sonuçla hiç kulaklık takmamayı tercih edebileceği bir şehir hayal etmeyi tercih etmeliyiz. Yıldırım’ın işine baktığınızda, işin performansının etik ve siyasal olarak böldüğü kadrajın tam olarak neyi nasıl gördüğünüzün muğlaklığıyla ilişkili olduğunu görmek hayal etmenin sınırlarının da ne denli ucu açık olduğunu gösteriyor.


Erdal Duman, Paspası Gönder!, karışık teknik, 2023, Fikret Otyam Sanat Merkezi izniyle, Fotoğraf: Erdal Duman

Gözlerden uzak yer kaplamak


Tarih, toplumsal değişimin bir protesto eylemi olmaksızın gerçekleşmediği konusunda net ve hatta şehirdeki ya da kırsal bölgelerde talep edenlerin hayatlarındaki iyileşmelerin çoğunun izi eylemci hareketlere kadar sürülebilir. Haksızlığa uğrayan ya da otoriter rejimler tarafından baskı altına alınan herkes bir protesto eylemine katılmayacaktır; aslında pek çoğu. Ama hayatlarımızın çoğu onlar tarafından şekillendiriliyor. Sanatçı Erdal Duman’ın sergide yer alan işleri "ev"i tartışmaya açarken, üstünde yaşadığınız toprak parçasının ya da istikbali aradığınız gökyüzüne bakarken gördüklerinizin verili amacını düşünmeye itiyor. Bedenlerinizin ve mevcudiyetinizin bir “kader” ürünü olması muhakkak kaçınılmaz. Bu kaçınılmazdan kaçmak ise pek tabii mümkün. Gökleri selamlayan 20 tane işe bakınca ne görüyoruz? Tüm bunlar açısından mekân nerede duruyor? Çeşitli grupların çeşitli dönemlerde polis şiddetini deneyimlediği bir normlar hiyerarşisinde kuir polisleri Onur Yürüyüşü’nde görmek ne ifade ediyor örneğin? Bunun şehirle ne alakası var? Toplumsal denetim ve coğrafya birlikte nasıl çalışıyor? Coğrafyayı ve politikayı birlikte düşündüğümüzde “nasıl” sorusunun cevabını alıyoruz. Şiddet korkusuyla pekiştirilen bir sosyal denetim gerçekte nasıl işliyor? Liyakate önem veren toplumlarda ergenlere çok çalışmanın hak edilen başarıyı getirdiğine dair söylemler ekilir. Öte yandan ebeveynin mezun olduğu okula başvurma, staj ve iş olanaklarına erişim, güçlü gruplara giriş gibi örneklerde ayrıcalığın sonraki kuşaklara aktarılması belirgin hale gelir. Küresel olarak birçok genç sağlık, çevre ve aile, zenginlik, ırk ve toplumsal cinsiyetin kaderlerini şekillendirmekte liyakatten daha önemli olduğu bir dünyaya adım atar. Fakat ayrıcalığın ergenlerin hayatı üzerindeki etkisi açıkçası bunun da ötesinde gibidir. Ayrıcalık “o” ergenin yokluk içinde mi varlık içinde mi yaşayacağını, temiz suya erişip, erişemeyeceğini, fiziksel olarak güvende olup, olmayacağına karar verir. Ayrıcalığın toplumu, kara parçasını, mülkü, komşularınızı bu şekilde belirlediği noktada kanser hücrelerinden yaban hayatına, doğal dünyanın her köşesinde etkili olması, insanlardaki toplumsal sınıfları haklı çıkarmak ya da onaylamak için gerekçe olarak gösterilemez elbette. Tersine, ilk başta ne denli rahatsız edici ve üzücü olursa olsun, ayrıcalığın kadim kökleri modern insanla ilgili önemli bir bakış atabilir.


Erdal Duman, Bodrumdan Çatıya, paslandırılmış metal ve pirinç levha, 2022, Fikret Otyam Sanat Merkezi izniyle, Fotoğraf: Erdal Duman



Erdal Duman’ın dört köşe sere serpe sınırlarını genişletebildiğiniz evinde olasılıklarınızı makul seviyelerde tutmanız gerekiyor. Aksi halde güvensiz ve göz önünde kalan, bir köşesi açık ve herkes tarafından izlek bir şeye dönüşen bir yaşam alanınız olabilir. Fiziksel olarak hayatta kalmanız önemlidir çünkü başarısızlık ancak hayatınızın geri kalanını mahvetmediği sürece bir öğrenme aracı olarak işe yarıyordur. Ama burada Derrida’nın Levinas aracılığıyla ifade ettiği noktaya bakmak gerekiyor: Sorumluluk duyarlılığı gerektirir.


Serkan Demir, Epimelia, metal zincir, 2023, Fikret Otyam Sanat Merkezi izniyle, Fotoğraf: Erdal Duman


Serkan Demir’in sergide yer alan işleri gerçekten de siyasal sorumluluğun gerektirdiği hiddet, öfke, arzu ve umut gibi duygulanımsal yatkınlıkların bir ulaşım aracı vazifesindedir. Serkan’ın işleri arasında gezinirken her bir nesnenin ikame edeceği yol göstereceği bir yönelim var gibidir. Epimelia işi yolculuğa çıkan bir yolcu için bir hazırlık çantasından ziyade kişinin yalnızca kendisi için değil başkaları için de istediği şeylere bağlı olan bir yolculuk aracı gibidir. Yolcuyu ironik biçimde bir varış noktası olmayan yolculukta bitiş noktasında bekliyordur. Dolayısıyla otopoisesin ilişkisel bir kategori olup olmadığını sormak gerekiyor. Belki şöyle bir soru olabilirdi: Hangi koşullar altında autopoiesis ilişkisel bir kategori halini alır? Buradan doğru yeniden düşününce Foucault’nun benliği işletmenin normatif bir aks ya da bir ufuk içinde gerçekleştiğini ayan beyan ortaya koyduğunu ve kimin idrak edilebilir bir özne olup kimin olmayacağını belirleyen düzenleyici ideallere karşı çıktığını düşünüyorum. Siyasal bir özne-mülk tartışmasında aksi durumda eleştiren olma pozisyonu boşa çıkardı. Mücadele ettiğimiz ya da yerinden etmeye çalıştığımız ontoloji rejimleri altında hiçbirimiz tam olarak, büsbütün kim “olacağımızı” bilemez bir hale geliriz. Bir özne olarak birey olmak için mücadele ederken, örneğin toplumsal cinsiyet temelli bir kategoriye karşı çıkmanın imkânlarını, elden düşürmemek gerekir.


Serkan Demir, Hayal Yeniyse Dünya da Yenidir, metal askı, el feneri, ayna, 2020, Fikret Otyam Sanat Merkezi izniyle, Fotoğraf: Erdal Duman


Toplumsallık burada bu dahil olma ve yeniden dahil olma denklemi içinde kendine yer buluyor. Mehmet Ali Uysal’ın sergide yer alan işleri, mücadele ettiğimiz toplumsal normlarla mücadele edilebilir olduğuna ikna olduğumuz kolektif örtüşenler arasında duruyor. Bir iktidar mekanizmasıyla mücadele ederken “kahraman bireyler” olarak değil toplumsal yaratıklar olarak kendimizi ortaya koyarız. “Benim” mücadelem ile “senin” mücadelen aynı yerde buluşmasa bile bizi ya idrak edilemez ya da aşırı derecede idrak edilebilir kılmakta tehdit eden normlar karşısında alınması gereken riskleri alabilmemiz için, aramızda kurulması gereken, hatta şart olan bir bağ vardır. Toplumsallığın ve özgürlüğün yeni biçimlerine açılmanın bir yoludur bu.


Mehmet Ali Uysal, Ufuk Çizgisi, 103x103x45, dijital baskı, 2020, Fikret Otyam Sanat Merkezi izniyle, Fotoğraf: Erdal Duman


Tanınmak ve tıpkı Uysal’ın işlerinde olduğu gibi özgür denizlere köşesinden kıyısından atlamak, sızmak ve orada bir yere sığınmak elbette müthiş derece önemli ama burada mesele kendini ve kendini aşan “başka bir kendiliği” tanımanın temeli haline gelecek yeni idrak edilebilirlik biçimleri kurmak değildir. Ama idrak edilemezliği kendi içinde bir hedef olarak kutlayıp yüceltmek de değildir. Mesele daha ziyade, hem cesaret hem de eleştirel pratik gerektiren bir hareket içerisinde ötekilerle birlikte, iğreti bir şekilde olsa bile ilerlemektir. Yansımanın yeniden yapılandırıldığı Uysal’ın Su Serisi işi otopoietiğimizin kimin idrak edilebilir bir benlik olup kimin olmayacağını belirleyen düzenleyici bir ideallerden müteşekkil bir ufuk içinde gerçekleşir. Dolayısıyla bizi ya tanınamaz ya da fazlasıyla tanınabilir kılmakla tehdit eden normları üstlenme ve aynı zamanda da potansiyel olarak bozma işini ancak ötekilerle birlikte yapabiliriz.

Comentários


bottom of page