Çağrışımlar 1

Okuyucuyu farklı disiplinlerde gezinerek, bilinmezlerle dolu sürprizli bir yolculuğa çıkarmayı arzulayan Çağrışımlar başlıklı yazı dizisi, Sami Kısaoğlu’nun kendi kişisel tarihinden fotoğraflar ve onların hikâyeleri üzerinden ilerliyor. Serinin bu ilk yazısında, bilimsel kaynaklarda “meryemana dikeni” ismiyle geçen bitkiyi merkeze alarak, fotoğrafın görünen ve görünmeyen çehreleri etrafında; botanikten etimolojiye, edebiyattan tarihe uzanıyoruz

Yazı ve fotoğraflar: Sami Kısaoğlu



Gökyüzü ve karanlık, sonsuzluk ve renk, gün batımı ve gün doğumu...

Tüm bu kavram ve ikilikler, bu yazıyı doğuran renkli fotoğrafa baktığımda zihnimde beliren muğlak resmin bileşenlerine dair küçük bir kesit sunuyor. Oysa her fotoğrafın bir görünen yüzü, bir de görünmeyen yüzü var. Sonra fotoğrafı çeken kişinin ve o fotoğrafa bakanların, birbirlerinden ayrı ama birbirlerine paralel olarak yürüyen kişisel hikâyeleri ve elbette fotoğrafı çeken kişinin kadraja aldığı ile dışında bıraktığı, ya da alamadığı gerçeği var.

“O karenin ötesinde, berisinde, kıyısında, köşesinde ne vardı?”; “Fotoğrafçı bize neyi göstermeyi tercih ederken, neleri gizledi?”; “Fotoğrafçı neyi anlatmaya çalışıyor, biz ne anlıyoruz?”...


Kuşkusuz tüm bu soru çeşitlemeleri, bir piyanistin sade bir temayı bölüm bölüm zenginleştirmesi gibi başka anlam adacıklarına taşınabilir. Fotoğraf, Fransız mucit Niépce'in 1826 yılında tarihteki ilk fotoğrafı ürettiği günden bu yana birçok toplum için “unutmak” fiilinin antitezi oldu. ”Unutmak” fiilini, yaşamak, devam edebilmek için temel bir ihtiyaç olarak sahiplenen insan zihni, bir yandan da, “fotoğraf”ı, anımsamak, geçmişi kayıt altına almak ve yaşananları paylaşıp yaymak için neredeyse başka hiçbir teknolojik gelişmeyi sahiplenmediği bir şekilde bağrına bastı. Tüm bu kucaklama ve benimseyiş ise 1950'lerden beri kontrol edilemez bir şekilde tırmanan lens tabanlı görsel pornografi çağını beraberinde getirdi. Sınırları bir yanda basın ve endüstri fotoğrafçılığına, bir yanda moda, sanat, doğa gibi onlarca başka alana uzanan fotoğrafın tarih sahnesindeki yolculuğu da böylece hep akışkan ve değişken oldu.


Bu noktadan kendi dümen suyuma dönüp, sözcüklerimin yelkenini yeniden anımsayışların rüzgarıyla dolduracak olursam, ilk önce bu yazıya hayat veren, “Fotoğrafta ne görüyoruz?” sorusuna bir yanıt aramalıyım. Gökyüzüne, sonsuzluğa, maviye uzanan yarı amorf yarı belirgin dikenler... Belki bir gün doğumu belki de bir gün batımı anı... Çoğumuzun sokak otları olarak bildiği/tanıdığı sıradanlıkta, bulutlara doğru uzayıp giden otlar. “Gördüğümüz gerçekten gördüğümüz müdür?” ya da “Görünenin ardındaki asıl görüntü/asıl hikâye nedir?” soruları, bir kez daha peşi sıra birbirini izlerken, bizler, geçmişi yüzyıllar öncesine uzanan, kutsal kitaplarda adı geçen bir “ot”un hikâyesine varıyoruz.



Fotoğrafın öznesi konumundaki bitki, aslında deve dikeni, akkız, şevkülmeryem, mübarek diken, süt dikeni, yabâni enginar, kıbbun gibi pek çok ismi beraberinde getirirken, bilimsel kaynaklarda kendisine ”meryemana dikeni” (silybium marianum) ismi uygun görülmüş. Her şeyin, birbirinin nedeni ve sonucu olması gibi, burada da tüm isimler, tüm anlamlar birbirine görünmez bir iple bağlı. Bu nedenle bir kez daha, sözcükleri, etimolojinin o her şeyi belirginleştiren, billurlaştıran merceğinin altına koyuyorum: Bitkinin cins isminin bir bölümünü oluşturan ilybum sözcüğü Rumca silibon kelimesinden geliyor; “püskül, ponpon” gibi anlamları var. Bu isim, bitkinin meyvelerinde bulunan uçucu ve beyaz renkli bir tüy demetine (pappus) atıfta bulunarak verilmiş. Bitkinin isminin ikinci kısmı olan marianus ise Hz. Meryem’e bir gönderme. Efsaneye göre Hz. Meryem, Hz. İsa’yı emzirirken, sütü bitkinin üzerine damlamış ve bitkinin yapraklarında beyaz lekeler oluşmuş. Yapraklardaki belirgin beyaz lekelerden dolayı Hz. Meryem’in masumiyetini hatırlattığı için bitkiye bu ismin verildiği ileri sürülüyor. Gün batımında çekilmiş bir fotoğraftan geliyoruz Hz. Meryem'e... Ama hikâye bununla sınırlı değil... Ötesi, ardıl anlamları, ara sokakları, beklenmedik patikaları var. Yaprakları ayrı, tohumları ayrı tüketilen, karaciğerle bağlantılı olan tüm rahatsızlıkların tedavisinde kullanılan bir bitki var buradaki fotoğrafın öznesinde.

Ve elbette bu fotoğrafın bir de belleğimdeki yan anlamları, anımsayışları, beklenmedik bağlantıları var... Geçmiş geçmiyor aslında. Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’da dediği gibi; “Geçmiş aslında geçmezmiş efendim. Hep bir köşede yerinden çıkmak için geceyi beklermiş.” Ve geçmiş, yazı masasının üzerine cam bilyelerin dağılmasına benzer bir halde önüme dökülüyor; içlerinden bir tanesini seçiyorum... Bu gün batımı, bu karanlık ile aydınlık arasındaki hâl, önce bir romanı ve sonra onunla bağlantılı bir filmi çağırıyor aklıma. Kübalı yazar ve şair Reinaldo Arenas'ın (1943 - 1990) insanın kalbini kevgire çeviren anı kitabı beliriyor manzaranın içinde: Antes que anochezca; Türkçeye Karanlık Basmadan diye çevirmek mümkün belki de. Aslı İspanyolca olan bu kitabı İngilizcesinden okumuştum yıllar evvel: Before Night Falls. Aynı isimle sinemaya da uyarlanmış; Julian Schnabel'in yönettiği filmde Javier Bardem, Johnny Depp gibi isimler yer almıştı. Filmden sonra Penguin Books da ayrıca yayımlamıştı bu kitabı. Latin Amerikalı yazar Mario Vargas Llosa’nın “Baskı ve meydan okuma konusunda yazılmış en sarsıcı tanıklıklardan biri” olarak nitelediği Karanlık Basmadan, özünde; cinsel, siyasal ve sanatsal özgürlük üstüne bir kitap. Arenas’ın, Küba’da yoksulluk içinde geçen çocukluğundan New York’taki ölümüne uzanan dokunaklı, ama dirençli yolculuğunun öyküsü.


Kuyudan Şarkı Söylemek (Singing from the Well) ise yazarın Küba’daki Cirilo Villaverde Ulusal Yarışması’nda ödül almış olan ve aynı zamanda ülkesinde yayımlanabilmiş tek kitabı. Nedeniyse çok basit: 1960’ların sonlarına doğru eşcinsel ve muhalif bir yazar olarak Arenas, Küba yönetiminin ağır baskısıyla karşılaştığı için daha önceleri Sovyetler Birliği ve sosyalist ülkelerdeki pek çok muhalif yazar gibi “ideolojik sapma” iddiasıyla suçlandı; daha sonra ise yazdıklarını el altından Fransa’ya kaçırmak zorunda kaldı. Birkaç başarısız kaçma girişiminin ardından, 1980’de Küba’dan ayrılarak New York’a yerleşti ve 1987’de AIDS olduğunu anlasa da yazmaya son soluğuna kadar devam etti. 1990’da New York’ta aşırı dozda ilaç ve alkol alarak intihar ettiğinde, ardında yirmiden fazla roman, oyun, öykü ve şiir kitabı bırakmıştı…

Hafıza her daim onlarca bilinmezi olan tuhaf bir labirent; fotoğraflar ise ona, doğru ya da yanlış rehberlik eden geçmiş zamanlara dair tutanak fragmanları hayatımızda. Çağrışımlar isimli yazı dizisi de, biraz kişisel tarihimden fotoğraflar ve onların etrafında örülen hikâyelere dair; botanikten denize, müzikten mimariye, bilinmezlerle dolu sürprizli bir yolculuk.