Berlin notları IV

Yeni bir misafir sanatçı programının konuğu olarak 1 Mart’ta Berlin’e giden ve Covid-19 tedbirleri ve kişisel kararlar doğrultusunda halen daha Berlin’de bulunan Leman Darıcıoğlu her hafta bize tecrübelerini aktarıyor


Yazı ve fotoğraflar: Leman Sevda Darıcıoğlu



Bundan iki sene önce 16 Şubat -16 Mart arasında ihtiyaç:sen kapsamında bir güle bakmak'ı yaparken yedi metre karelik alanımdan dışarı çıkmamak bir mevzu olmuştu benim için. Küçük gül ağaçlarının olduğu toprakla kaplı odamda 28 gün boyunca dışarı çıkmadan ve kimseyle sözel bir iletişim kurmadan yaşadım. Her gün doğumunda bir gül kesip gün batana kadar ona baktım. Gün boyu tek bir şeye bakmanın kendisi gözlerim ve ruhum için zaman zaman zorlayıcıydı elbet, buna bir de odadan çıkmamanın eklenmesi an an ne yaptığım, kendime bir çile mi çektirtme niyetinde olduğum gibi birçok soruyu doğuran bir etki yaratmıştı. Zaman geçtikçe bu sorular yavaş yavaş kayboldular, öyle ki süreç boyu tuttuğum günlüğüme bir gün “artık çıkmasam olur, insan her şeye böyle mi alışıyor, alışıyor mu?” diye yazdım.



Şimdi sosyal izolasyonla geçen zamanım bir ayı aşmış ve biraz biraz bu garip koşullarda yaşamanın içimde normalleşmeye başladığını görürken insanın koşullara adaptasyonu üzerine düşünüyorum. Her ne kadar bu günlerde Berlin'de olmak bana kendimi tamamen eve kapatmama olanağı veriyor, parklarda yürüyüşlere çıkabiliyorsam, arada arkadaşlarımla mesafeli kanal kıyısı buluşmaları yapabiliyorsam da yaşam bildiğim tüm formlardan uzak. Belirsizlik, mesafe ve sınırlar hepimizin içinde olduğumuz koca kuyular. Fiziksel temas ve yakınlık hepimize yasak. Bu geçen aydan sonsuz duygu geçti. Şok, panik, stres, korku, endişe, kaygı, özlem, kayıp hissi, yas, mutsuzluk, çaresizlik... Tüm bunların ardından bu hafta ilk defa kendimi handiyse alışmış gördüm. İnsan her şeye alışıyor (mu?). Sokakların boşluğuna, insanlardan uzak yürümeye, uzun zamandır görmediğim sevdiğim bir insanı görünce sarılmamaya, dışarıdan eve geldiğimde bitmeyen temizlik seremonilerine, evde kalma haline... Bir şekilde adapte oldum, evet. Bazen birçok şey için üzülüyor olsam yahut bazen içimde “hadi artık, yaşamlarımız geri dönsün” fısıltıları duysam da... Bunları yazarken TDK sözlükten alışmanın anlamına bakıyorum: Bir işi tekrarlayarak kolaylıkla yapabilmek. Yadırgamaz duruma gelmek. Uyar duruma gelmek, intibak etmek. Sürekli ister olmak, bağımlılık kazanmak. Bağlanmak, ısınmak. Evcilleşmek, ehlileşmek. Tutuşmak, yanmaya başlamak. Şu anda ilk üç tanım karşılığı doğru.

Bu hafta sosyal medya hesaplarımda karşılaştığım ölüm haberleri arttı. Virüs elimin değdiği yerlerde var ya da yok, yarattığı insan kaybı çevreme ulaştı. Sosyal yaşamın geldiği garip hale adapte olmak mümkünse de ölüme adapte olmak mümkün değil... Yakın bir arkadaşım babasını Koronavirüs’e bağlı olmayan bir kronik hastalığından kaybetti. Cenaze polis kontrolünde, sınırlı sayıda katılımcı ile gerçekleşecek. Yaşadığımız bu garip zamana dair beni en vuran şey bu yalnızlık, bu veda mahrumiyeti. Cenazenin hayatını kaybeden için ne anlam taşıdığı cevabı bilinmez bir soru olsa da kalanların kaybı kabullenebilmek, yas tutabilmek ve bir noktada hayata devam edebilmek için önemi büyük. Gözaltında kaybedilen çocuklarının, yakınlarının cenazelerini kaldırabilme hakları için 1995'ten 2018'de 700. hafta eylemine yapılan polis müdahalesine kadar Galatasaray Meydanı'nda, o günden virüs riski ile basın açıklamalarını Twitter hesapları üzerinden çevrimiçi düzenlemeye devam ettikleri 14 Mart 2020'e kadar İHD önünde bir araya gelen Cumartesi Anneleri yaşadığımız ülkede yıllardır tam da bu yüzden varlar, sadece kendi çocukları, kendi yakınlarının cenazeleri için değil, hepimizin cenazesi, hepimizin ölenlerimizle vedalaşma hakkı için. Bugüne kadar medeniyeti sürdüğümüz rota ile mutasyona uğrayan bir virüsten kendimizi ve diğerlerini korumaya çalışma çabamız olan bu karantina günlerinde ölenlerimizle vedalaşamama hali elbet gözaltında kaybolan yaşamlar ile elbet farklı olsa da ölümün ağırlığı hep kendinden baki, yapılamayan cenazeler ise bu ağırlığı çok daha ağırlaştırıyor.



Bu satırlardan sonra Ezgi Duman'nın Birikim'in İnternet sitesi üzerinden yayınlanmış Salgının kıskacında ölüm ve veda yazısını okumak için yazmaya bir ara verip geri dönüyor, Notlar'ın dördüncüsünü Duman'dan bir alıntı ile bitirmek istiyorum:


“...

Büyük bir travmayla karşı karşıyayız, ölülerimizin ardından yas tutmaktan dahi mahrumuz. Bu noktada şunu sormak istiyorum: Nasıl yaşayacağız? Yani bundan sonra nasıl yaşayacağız? Yakınları ölenler, geride kalanlar, –doğrudan ya da dolaylı– kaybedenler, bu anlamda herkes nasıl yaşayacak? Bundan sonra eskisi gibi yaşamak imkânsız, bu aşikâr. Travma benlik öykümüzün altüst oluşuna, hayatımıza dair her şeyi yeni baştan değerlendirmeye yol açar. Dünyanın hiç de o kadar adil, düzenli ve bu bahisle öngörülebilir ve güvenli olmadığının travmanın neticesinde farkına varırız. Bu sebeple dünya(mız) artık eskisi gibi olmayacaktır. Koronavirüs salgınını geride bıraktığımız zamanlarda da başımıza gelen bazı şeyleri bu salgın günlerinde tecrübe ettiğimiz ya da tanık olduğumuz, hatta belki de sadece duyduğumuz travmatik vakalarla ilişkilendiririz. Artık ne toplumsal ne kişisel hikâyemiz, söz konusu travmanın gölgesinden azade devam edemeyecektir. Bu bir nevi saplanıp kalmışlık, daimî tekerrür hali.


Emmanuel Lévinas’ın dediği gibi, ölüm namevcudiyet değil/namevcut olan, mevcut olanı etkiler. “Ölenle ölünmez” ve fakat ölü bana/geride kalana emanet: “Ölen birisinin yüzü maskeye dönüşür. İfade yok olur. Benim olmayan ölümün deneyimi, birisinin ölümünün ‘deneyimi’ olarak en başından beri biyolojik süreçlerin ötesindedir, birisi olarak benimle bağlantıya girer.” Mevzubahis olan şey tam olarak kapanması/silinmesi mümkün olmayan, hayatta kalanların hayatına damga vuran, haliyle sadece geçmişe ve şimdiye değil, geleceğe de –hatta belki de en çok geleceğe– tesir eden, bu çerçevede zamansız ve/veya her zaman mevcut olan bir iz, kaybın izi. Bu iz duygusal belleğimizde yer edinir etmesine ancak söz konusu olan aynı zamanda bir travma hali ve bu bahisle travmadan kaçmak yerine, bizzat onun tarafından yerle bir edilen hikâyemize bu travmayı dahil etmemiz gerekir. Bu da yaşananlarla yüzleşmek, hesaplaşmak, her şeyi yeniden değerlendirmek ve nihayetinde anlamlandırmakla olur. Bu sırada ötekine ihtiyacımız var. Bu bir ölüm vakası için de elbette geçerli. Kaybın üstlenilmesi, o emanetin teslim alınması, bunun için de imge oluşumuna, eni sonu yas tutmaya ihtiyaç var. Aksi halde ne ölü ölebilir, ne yaşayanlar yaşayabilir. Ölülerimizle kol kola, bir nevi arafta, ara bir mıntıkada sıkışıp kalırız. Yas/uğurlama/veda ölü bedenin fiziksel bir nesne olmaktan çıkması ve kaybın başka zamanlara taşınması, bu bahisle geride kalanların şimdiki zamanda yaşayabilmeleri için elzem.

...”



All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon