Aliye Arslan’ın karanlık portreleri

Koyu renklerin, karanlık bir atmosferin hâkim olduğu çalışmalarıyla insanların duygu dünyalarını irdeleyen sanatçı Aliye Arslan’ın üretimlerindeki imgeleri düşlere, hayallere ve unutmaya dair çağrıştırdıkları üzerinden ele aldık


Yazı: Mahsum Çiçek


“Konuşmadan geçmek gerek bu yolun kıvrımından.

Bir renk ölmüş bu engin gecenin kenarında”

-Sohrab Sepehri


Aliye Arslan, İsimsiz 29, Tuval üzerine yağlı boya


Zihnin rengi yoktur, tıpkı ışığı olmadığı gibi. Ve hatta bir şeyi gerçekleştirecek fiziksel ve zamansal bir tarafı da yoktur. Anılardır onu görünür kılan, bize düşünülmesi gereken algıyı sunan. Zihin, yaşanılanla dış dünyadan, ışığı ve ışıkla beraber görünür olan kişi, mekân ve hareketi doğuran zamana kavuşur. Anıların doğa olaylarını, eylemi ve kişileri görülebilir, konuşulabilir ve duyumsanabilir olarak zihne aktarması, onu dış dünyanın fiziksel formuna, temsiline yaklaştırır. Anıların uzamını şekillendiren bu temsil, algıyı sürekli kendisine yönelten bedensel bir duyuma dairdir. Zihin, bu duyumları genellikle dış dünyadan ayıramaz ve gerçeğin bir imgesi, izi olarak saklar. Jacques Derrida, Önemsizliğin Arkeolojisi kitabında “imgelem”i, “geriye doğru izleyen, algının kayıp nesnesini yeniden-üreten şey…” olarak tanımlar. Salt yeniden üretmeye olanak tanıyan bu imgelem, geçmişte yaşanılanın izini sürerken aynı zamanda hatırlanmasına da olanak tanır. Hatırlama, bu açıdan anının zihnin karanlığından belirip algılanabilir ve düşünülebilir öğelerine tekrardan kavuşmasıdır. Bu durum genellikle yaşanan anın tekrar yaşanması ile de özdeştir. Tabi bu özdeşlik subjektif bir durumdur ve dışsal, nesnel örüntüler kadar içsel, bedensel deneyimlerle de şekillenir. Anın hatırlanması ve imgelem üzerinden tekrar yaşanmasına olanak tanıması ve bunun sözel olarak defalarca tekrarlanması, beraberinde bazı dönüşümler de geçirir. Söylemin sözcüksel, duygusal, bedensel jest ve mimiklerle tekrardan yaşanılarak aktarılması genellikle yer, zaman, kişinin kendisi ve başkaları için farklılık gösterir. Tekrarlar arasındaki dönüşümlerden doğan bu farklılık ve deformasyonlar, her seferinde kurguyu değiştirerek yozlaştırır ve yerini farklı kurgulara bırakır. Yaşanan ile temsilini kaybeden bu anlatılar zamanla canlılığını yitirir ve anonimleşerek zihnin karanlığında unutulup kaybolur.


Aliye Arslan, İsimsiz 33, Tuval üzerine yağlı boya

Karanlık topos


Her unutma, anıların zihnin karanlığına dahil olmasıdır. Aliye Arslan, anlamsız kavramsız salt bir algılayışa yönelik karanlığı resmin uzamı, topos’u olarak belirler. Arslan’ın bir belirme anında ortaya çıkan portreleri, hatırlamaya değil de unutmaya dairdir. Sohrab Sepehri Rengin Ölümü şiirinde “Konuşmadan geçmek gerek bu yolun kıvrımından. Bir renk ölmüş bu engin gecenin kenarında.” Arslan da adeta gecenin kenarından, ölmüş renklerle genellikle “isimsiz” olarak bıraktığı portreleri, dünyasallıkları ile değil de anılarında uğradığı unutma ve unutmanın yarattığı deformasyon ile şekillendirir. Karanlığın hükmü altında gerçekleşen bu portreler, hiçbir bakışın erişemeyeceği bir uzamda, ışığın dünyasallığını elinden alır. Işıksız ve renksiz bırakılan bu portreler aynı zamanda ifadeden jest ve mimiklerden de soyutlanır. Sanatçı, bu soyutlamayı tırmandırarak figürü mekândan perspektif ve derinlikten koparır ve onu salt bir yalınlık içinde iletişimsiz, nesnesiz ve hatta soluksuz bırakır. Sanatçının, portreleri hatırlamaya olanak sağlayan tüm medyumlardan soyutlanması ve adeta karanlıktan görünüp belirleyişini yakalamaya çalışması görüntünün imgelemine, izine dairdir. Bu izi, imgelemi yakalamak Arslan için fiziksel bir eyleme fırça, palet ve rengin maddi öğelerini kullanmadan eller aracılığı ile portreleri doğrudan tuval yüzeyinde sabitler ve katılaştırır. Dahası, unutulması imkânsız bu belirleme, karanlığın adeta kendi nesnesine dönüştüğü, katılaştığı zihinsel bir belirlenme anına dair bir duyuma, bedenin bir öğesine de dönüştürür.


Aliye Arslan, İsimsiz 12, Tuval üzerine yağlı boya


Fantasia ya da hayal gücünün özü


Düşün, hayalin, rüyanın ve kâbusun bedenden taşmadan zihin içinde belirmesi, gözün açık oluşuna değil de kapalı oluşuna, görme duyusu olmadan beden ve beden duyumlarını yaratma deneyimidir. Bu deneyim çoğunlukla fantasia olarak çeşitlenir ve hayal gücünün özünü, varlığını sunan fenomenlere dönüşür. Bedenin, dış dünyadan koparan bu fenomen kendi duyumunu kişi, mekân, hareket, zaman ve etkileşimi ortaya çıkaran ilişkileri icat etmesi, bedeni saran, ona fanteziler alanı açan, orada bir olmayanın var olduğu duruma dairdir. Fenomen, bilince görünen şeyin, orada olmayanın orada olduğunu ifade ederken aynı zamanda gerçekte olanın da olmadığına dairdir. Zihnin örüntülerinin yaşamın örüntülerinden koparan bu soyutluk çifte bir körlüktür. Burada olanı, görmeyen bu gözler anılarda gerçekleşeni de artık göremez. Arslan, bu açıdan figürlerin gözlerinin kapalı oluşu ile yetinmez onları oyar ve karanlığı yayan bir üretime dahil eder. Zihinden, göz çukurlarına yayılan bu karanlık, tüm imgelem dünyasını ele geçirir. Arslan’ın resminde beliren bu yüzler, zamanı aşıp gelen bu karanlık bakış, bedenden kopmaz aksine zihinden taşarak tuval yüzeyinde bir alan açar. Zihinden tuvalin yüzeyine elle yakalanan bu portreler, tıpkı zihnin peşinden gittiği bir düş gibi, yaşanan bir kabus gibi ya da arzulanan bir nesne gibi karanlıkta belirir. Karanlıkta yakalanan bu portrelerin yüzleri genellikle deforme, ifadesiz ve mimikleri yoktur. Rengin öğelerinden arındırılan bu portreler insanca jestlerden de arınmıştır. Dış dünyanın perspektifini kaybeden bu uzamda siluetler gözün görme alanında değil de bedenin içinden doğar. Görüntünün, göze görülmeyen bu belirişi, bilinenden ziyade bir bilinmezliğe dairdir. Hem gerçek, hem de idea alan bu bilinmez, ancak görünmesine olanak sağlayan solgun bir ışığın varlığı ile yetinir. Unutulanın, tuvalin yüzeyinde görünmesini sağlayan bu açıklık karanlığın hep orada durduğuna da dairdir.


Benzerlikten “benzemez”e


Arslan’ın resimleri figüratif olduğu kadar soyut resimlerdir. Kişiselliğin neliğini belirlenebilir manzaralar olarak imgelerden örer. Bu örüntü, sanatın imgeleri arasında sapmalar yaratır ve bir benzemeze dönüştürür. Kişiselliğin, duygulanımın, benzemezliğin geçmişten kalan bir anı daha doğrusu unutma üzerinden ilişkilenmesi, çoğu zaman bedene bir yabancı gibi yerleşir. Bu kaygı verici yabancı, sürekli kendini düşünülecek şey olarak sunar. Jean-François Lyotard “Duygu bir işarettir, yargı vermekte olan zihnin ne halde olduğunun işaretidir.” Duyumun tanıklığı, bizim yaptıklarımızdır ve genellikle yalan söylemezler ama zihnin tanıklığı çoğunlukla yaşanmasından farklı bir gerçekliktir. Duygunun bedensel bir işaret olması, yaşanılan ile zihinde iz bırakması, süreklileşmesi ve hatırlamaya olanak tanıması bir yanılgıyı da beraberinde doğurur. Burada yanılgıyı üreten zihindir, gerçeği değil benzerliği üretmesi ve bir yerden sonra benzemeze dönüşmesini yaşananla eş tutmasıdır. Dünyayı bireye bağlayan bu yanılgı görselin kişiselleşmesine olanak tanıyan zihinsel bir tahayyüle dairdir. Daha kişisellikle örtünen bu tahayyül nihilist bir entropinin, hatırlamaktan unutmaya uzanan dönüşümlerini de gözler önüne serer.

1979, Bingöl doğumlu Aliye Arslan, üretimlerini İstanbul’dan sürdürmektedir. Üretimlerinde karanlığı temel medyum olarak kullanan sanatçı, portrelerinde çoğunlukla bir unutma anının izi peşine düşer. Bu iz, soyut figüratif öğeler kadar, dışavurumcu duyumsal öğeler de barındırmaktadır.