Ak-sayanlar VII

Son zamanlarda aktarma ve saklamanın, yapılabilecek en iyi şey olduğunu düşünerek, edebiyat ve görsel sanatların yan yanalığını daha sıkı dokumak, anlatım olanaklarını genişleterek kendi içinde katmanlanan bir iz yaratabilmek adına yazarlar ve sanatçılarla bir araya geliyoruz. Kendine ait bir sanat ve yazı diline sahip olan yazar ve sanatçıların birbirine ulaşma olanağını artırarak, bu sürecin mümkün olduğunca devam etmesini sağlayabilmenin başka bir eşik oluşturabileceğine inanıyoruz. Yedinci dosyamızda, yazar Sema Kaygusuz ile sanatçı Neriman Polat'ı bir araya getirdik


Yazı: Çınar Eslek


Neriman Polat & Sema Kaygusuz, Fotoğraf: Elif Kahveci


Son dönemde, sanatçıların kavramlardan yola çıkarak sanat yapıtı üretmek yerine, tam tersi bir akışla, duygulanımlardan hareketle yapıt ürettikleri yönünde dillendirmeler var. Duygu, sorgulamayı içermediği zaman ve günlük işlevsel tahminlerin içinde yer aldığında bir şey kavranabilir mi? Zamanın ruhu dedikleri şey, bu yöne mi kayıyor yoksa? Neriman Polat: Sadece sezgi yeterli değil tabii ki, sonrası önemli. Sezerek harekete geçebilirsiniz sadece. Ben sanat yapıtının ya da üretiminin topluma değmesi gerektiğini düşünüyorum, sadece duygular bunun için yeterli değil. Kavramlarla düşünebilmek ve düşündüğünü kurgulayabilmek gerekli. Gündelik hayatla ya da geçmişle kurulan bağlar, yaşadığın yer ile, yaşadığın hayat ile gerçek bir ilişki kurma arayışı da çok önemli. Yoğun duygularla yüzeye çıkanların sorgulanması diye bir şey var her şeyden önce. Bana kalırsa sorgulama kısmını bırakmamak lazım. O biraz unutuldu sanki. Sema Kaygusuz: Zamanının ruhu açısından, insan kendi duygusunun yamyamı olabiliyor. İnsan merkezci bir geleneğin içinde, insanın kendi duygularını sömürdüğü bir zaman içindeyiz bence. Bu bağlamda hepimiz birilerinin malıyız sanki. Örneğin hepimiz birer müşteriyiz, birer vatandaşız yaş gruplarına veya eğilimlerine olan belirlenmiş kategorik topluluklarla adlandırılan işlevsel araçlarız. Sanata gelince; böyle neo-liberal bir ortamda sanat, sanattan öte, sektörün parçası. Bizi sistem birer vatandaş olarak kabul ediyor. Ayrıca şu new-age spiritüel akımlar yüzünden pek çok insan felsefi anlamda bir özü olduğunu zannediyor. Çaresiz bir öz arayışı bu. Dolayısıyla duygular, büyük dev kapıları açabileceğimiz koç başlarına dönüşüyor. Oysa duygular, ön bilgidir, olsa olsa görüdür; henüz düşünce ürünü değildir. N.P: Bütün bunların pazarlanması değil mi bir taraftan? S.K: Ama bu bir avantaj olabilir. Bir sanatçının yamyamlaşması, başka bir sanatçıya esin verebilir. Ben böyle hataları seviyorum doğrusu. Bunu bir savruluş olarak görmeye katlanabilirim. Ne güzel ki bu beraberinde bizi böyle konuşturuyor. Bir duygu nasıl bir görü haline gelebilir? Bunu düşünmeme fırsat sağlıyor. Bir duygu nasıl ön bilgi haline gelebilir? Ön bilgi olunca, bir düşünce ürünü haline gelmesi çabuklaşıyor, değil mi? Zamanın bize önerdiği şeylere itiraz etmek aslında o malzemeyi paradoksal olarak kullanmamızı sağlıyor. Onu alıp yeniden üretiyoruz böylece. Birer element haline getiriyoruz. Söz gelimi, ben melodram konusuna taktım bir dönem, nedir bu melodram sevgisi diye. Melodramlarda sınıfsal hiyerarşi, toplumsal cinsiyet, yalan, riya, şiddet ne ararsan var. Çok geçmeden melodramlarla bir halkın güdülebileceğini fark ediyorsun. Melodramın ürettiği çıkışsızlık, zamanla bir düşünce ürününe dönüşüyor. Yamyamlıktan kurtulduğumuz zaman öteki duyguyu yiyip tüketmekten de kurtuluyoruz. Sanat böyle katmanlanıyor. Hem içinde kalarak, hem de dışına çıkarak. Elbette kendimizi nerede, nasıl tanımlıyoruz, bu çok önemli. Ben artık bir cins olmaktan, bir etnik kimlik olmaktan, bir vatandaş olmaktan yıldım mesela. Hatta ötekine kendimizi tanıtmaya çalıştığımız ifadelerden de yıldım. N.P: Çok acil bakılması gereken konular bile hızla tüketim malzemesi oluyor, rant sağlayan bir şeye dönüşüyor. Bu trajik bir şey bence. Bu bakımdan sanatçı dünya halinin de yamyamı olabiliyor. Ve üzerinde düşünüp çalıştığın bir konuyu nasıl anlatmalı ya da nerede durmalı gibi sorularla boğuşurken buluyor insan kendini. Yani malzemenin kendisine yaklaşırken, zamanın önerisi ile birlikteyiz kuşkusuz. Onu bize sunulan halinden evirip çevirmek ve farklı biçimde göstermek belki paradoksal dediğin şeye yakındır. İtiraz etmenin biçiminin bile öngörüldüğü bir yerde, nasıl itiraz ettiğin ve nasıl inandırıcı olabileceğin önemli bence. İlginç bir dönemdeyiz, karışık duyguların evrenindeyiz, tanımlamak çok zor. Yine de bütün bu duyguların kültürel politikalarını bir kenara koyabilsek, bize ait bir şeyler çıkar. S.K: Bizim yalnızlığımız... Ortadoğulu bir bireyin yalnızlığıyla bir Avrupalının yalnızlığı arasında farklar var. N.P: Yalnızlık Ortadoğu coğrafyasında derin bir konu. Özellikle bir kadın olarak yalnızlık. Ya da tersten bakarsak veya bireysel açıdan, yalnızlık da paradoksal. Hem yalnız bırakılmak hem de yalnız kalmayı istemek. Ama üretmek için olmazsa olmaz bir durum. Bu anlamda yalnız kalabilmeyi başarabilmek de var. Özellikle bir kadının hayatını çok iyi kurgulaması gerekiyor. Çünkü gündelik hayatın yalnızlıkta gözü var, sana bırakmıyor, senden alıyor yalnızlığını. Küresel anlamdaysa her coğrafyada yükselen durum narsisizm. Öyle narsisistik bir dünyaya doğru gidiyoruz ki, sonu muamma, dünyanın sonu gelirken durmadan selfie çeken bir canlı türüyüz. Bu çok tuhaf gerçekten. Empati kurabilmeyi tekrar tekrar hatırlamak lazım. Ben hâlâ başkalarının acılarını düşünebilmek, onları hissetmek için uğraşmak, toplumsal acılarla bağlar kurmak gerektiğini düşünüyorum. Her şey üst üste geçip giderken yas tutamayan bir toplumda yaşıyoruz. Neyin yasını tutup neyi tutamadığımıza bakmak zorundayız gibi geliyor bana. Tekrar tekrar dönüp duygulara bakmak lazım ama kendi duygularımızı da hissedemez hale getiriliyoruz her geçen gün...

Duygudan duyumsamaya geçemediğimiz için algı, algılamak, sorgulamak, bilgiye dönüştürmek problemli hale gelebiliyor. Duygu kendi iç dinamiği içerisinde kaldığında ötekini algılamak mümkün olmuyor. Dolayısıyla Sema Kaygusuz’un Edebiyatın Kuşkusu başlığını atması benim için önemliydi. Başlığın içinde kuşku kavramının bulunması birçok anlamın yanı sıra, sorgulama anlamını da içeriyordu. S.K: Bir de etik var. Lavinas sonuna kadar sorumlusun diyor. Ioanna Kuçuradi’nin insan hakları nazariyesi de sorumluluk almak üzerinedir: Kendi haklarımı düşünmek ya da pasif edilgen olmak yerine, ötekinin hakkını sürekli teklif etmeliyim, der. Dolayısı ile duygu araçsallaşıp bir görü, bir ön bilgi haline geldiğinde; vicdan, dayanışma, saygı gibi değerler sisteminin yerini almaya başlıyor. Oysa sadece kendinden söz eden mağdur, öznenin eşiğine dahi gel- meyi reddederek kendi duygusunu kemiriyor. Kendini kurbanlaştırmış oluyor. Nesneyi kurbanlaştırmak da bu anlamda çok sorunlu. Kurbanlığı kadersel bir öz haline getirmemek önemli o yüzden. Bir de şu var ki, ezilenin etkin bir yol bulup kurtulma şansını imgesel düzeyde elinden almış oluyorsun ister istemez. Trajedinin nesnesi haline geldiğinde, işler daha da zorlaşıyor. Ama ötekiyle ve dolayısıyla kendinle ilgili ahlaki, etik bir çerçeve düşündüğünde, sıradan insanın gücünü de kudretini de hatırlatmış oluyorsun. N.P: Mağdurun dili kullanıldığında ortaya sorunlu bir şey çıkıyor. Bu anlamda sorgulayan, dönüştüren dil kıymetli. Ötekinin hakkını teklif eden insan, mağdurun dilini kullanmadan, yani bir anlamda rant sağlamadan da bunu yapabilir. Mağdur diye bir şey de var kuşkusuz, o zaman diliminde ve orada. S.K: Dediğim gibi, baktığımız özneyi kadersel bir öz şekline getirdiğimiz andan itibaren, başına gelen bir şeyden ötürü değil de, sadece Suriyeli olduğu zaman anlamlı oluyor, mülteci olmaktan başka anlamı kalmıyor. Oysa birer birey bu insanlar; öznellikleri, dünyaları olan, yer değiştiren, ayakta kalan failler. Ortalık yangın yerine döndüğünde ben hiçbir yaratıcı zekanın politik doğruculukla, yanar döner ortalama duyarlılığa gönül indireceğini sanmıyorum. İnsan, kurtarmak ister baktığı acıyı. Öyle bir sorumlulukla bakmak ister. Ve bunu önce sanatta dener.


Neriman Polat & Sema Kaygusuz, Fotoğraf: Elif Kahveci

N.P: İncelikli işler bunlar, zor noktalar. Film yaparken, fotoğraf çekerken ya da yazarken de bu sorunsallar üzerinde ip cambazı gibi çalışmak gerekiyor. Her gün kadınlar öldürülürken bunun için ne yapmalıyım diye soruyorum kendime. Bu benim derdim oluyor, üretimimin bir parçası oluyor. Haberleri takip etmek beni çok üzüyor. Bir gün benim de başıma gelebileceğinin de farkındayım, yani aslında benim de hayatımın parçası bu. Sadece izleyici değiliz aslında. Tüm bu konular işlerin içine sızıyor. Bir tür sorumluluk hissi bazen bana “Bunlar olmazsa ne yapacaktım?” sorusunu da sorduruyor. Belki bambaşka şeyler üretecektik. S.K: O soru geçerli mi? N.P: Bazen insan hayalini kurmuyor mu? Başka bir ülkede yaşasaydım başka bir ortamda olsaydım ne yapardım diye. S.K: Kanada’da yaşasan Kanada’nın yerlilerini görürdün. Fransa’da yaşasaydın Arapların neler çektiğini, siyahilerin zorluklarını görürdün. Kaçınılmaz şekilde. N.P: Ben görsel sanatlar alanında epey duyarsız bir dönemde yaşadığımızı düşünüyorum. Sanat piyasasının öngörülen kuralları var, o kurallara göre üreten sanatçılar çoğunlukta. Kimsenin büyük ya da küçük dertleri gösterecek cesareti de pek kalmadı gibi. Oldukça dekoratif işler üretilip üretilip satılıyor. S.K: Güncel sanatta yok mudur? Vardır. Edebiyatta da bir piyasa romanları vardır, bir de zamana bırakılmış yazınsal metinler vardır. Stephan King’in Nobel edebiyat ödülü almak gibi bir iddiası yoktur, çünkü bilir ki kendisi çok satan romanların yazarı. Gelgelelim hikâyesini muhteşem yazar. Yaşlılığı, hastalığı, mental sapmaları, korkuyu müthiş anlatır. İnanılmaz bir zanaatkar yönü vardır, birçok açıdan mahir bir yazar. Ama ben sanatçıyım, sanatsal işler yapıyorum ya da Pulitzer ödülü alayım gibi ihtirasları yoktur. Belki de insanın kendi sınırlarını bilmesi, onu daha da özgürleştiriyor. N.P: Eleştiri zayıf, bağımsız kurumlarda çok az, herkes kendi cemaatini oluşturuyor. Kriterler, değerler, bellek oluşturmak yerine görünürlük, çıkar ilişkileri ön planda gibi. S.K: Evet, kültürün oturması ile ilgili. Bizde piyasa romanı, yazınsal roman, türler, ayrımlar yavaş yavaş oluşuyor. Eğer yazar kompleks duymazsa iyi bir çeşitlilik bence. Hem piyasa romanı yazmak hiç kolay değil. Sinema filmi çekmek ile dizi çekmek arasında nasıl bir fark varsa, o da öyle. N.P: Görsel alanda o tür ayrımlar, kriterler yeterince oluşmadı bence. Uzunca bir süredir satılan değerlidir şeklinde bir piyasa oluşturuldu. Dekoratif işler çoğaldı fuarlar sayesinde. Ama politik işler üreten ve alternatif işler üreten sanatçıların bir kısmı da fuarlaştı. Bienaller de fuar gibi olmaya başladı. Böyle bir karışıklık hali. Kulvarlar iç içe geçti. Muhalif dil eridi, tıpkı politikada olduğu gibi. Tabii şimdi ekonominin çöküşü ile yeni bir döneme girdik, şimdi sadeleşme zamanı ve bakalım nasıl kriterler oluşacak. Umarım görsel sanatlar, bir şehri talan edenlerin aklanma aracı olmaktan çıkar, ama son gördüğüm sergi mekânları tam da inşaat sektörünün talanını, kıyımını aklıyor. Çünkü güçlü eleştiri yok, her şey mübah. S.K: O zaman biraz daha hiyerarşik bir yapı var? N.P: Network diyelim. Belki eskiden akademik dünyada bir hiyerarşi vardı. Şimdi bu network dünyası içerisinde varsan varsın, yoksan yoksun. Bayağı acımasız bir sanat ortamı var. S.K: Edebiyat daha merhametliymiş. Bir dünyası varsa bir yazarın; biri, ne yapar eder onu ortaya çıkarır. Ben iyimserler cehenneminde yaşayan biri olarak öyle düşünüyorum. Bir yazarın dünyası, tasarımlaşmış dili ve gücü varsa, o güç mutlaka birini büyüler. Onu alır ve böyle biri var diye dikkate, zamana teklif eder. N.P: Evet, dediğin şey gerçek bir emek ve bakış, hatta tutku gerektiriyor. Kıymetli bir şeyi zamana sunma düşüncesi bana şimdi iyi geldi. Ben de sıkı bir pesimist olabilirim. S.K: Bilmem, ben daha çok yazma kısmıyla ilgilendim hep. Yazmak oldukça sancılı bir süreç. Evet, acıyor ama hissetmiyorsun, senin haz alanın olduğu için. Bir metin için dört-beş yıl zaman ayırmak, o dışarıda akan zamanı kendi içinde öğütmek, gerçekten bir haz alanı. N.P: Çok ilginç bir şey... Geçen gün bir arkadaşımla konuşuyorduk. Sanki hepimize bir görev verilmiş. Çalışmazsan suçluluk duyuyorsun. Bir tür işkoliklik hali. Kimsenin senden beklemediği ve talep etmediği, yapmazsan umurlarında olmayacak olsa da yapıyor olmanın verdiği değişik bir haz alma biçimi. Oysa istesen, oturup boş zamanının keyfini çıkarabilirsin... S.K: İnsanın kendi ateşinde yanmasında tutkusal bir durum var. Çünkü hiç yoktan bir nesne yaratıyorsun. Yapmazsan yok. Yaparsan var. Çok varoluşsal bir süreç. Kendi varlığını ona yatırıyorsun.

Anladığım kadarıyla ilk önce bir sezgi, bir dürtü sizi yaratma arzusuna yönlendiriyor. Sonra sezdiğiniz şeyin üzerine araştırmalar yapıp bir bilgiye dönüştürdükten sonra tekrar ilksel dürtünüze mi dönüyorsunuz? Haz ile arzu arasındaki salınımın içinde yaratma dürtüsü gizli mi duruyor? S.K: Ben kendimle ilgili şu, kadarını söyleyebilirim. Neriman’ın da dediği gibi kadınlar acı çekerken ben de bir kadın olarak özdeşim kuruyorum. Sözgelimi mülteci bir kadının hijyen ihtiyaçları, bebeklerine bakım sağlamak için çektikleri zorluklar, her bir anın nasıl azaba dönüşebildiğini az çok tahmin edebiliyorsun. O yüzden Neriman’ın ruhsallığını anlıyorum. O derdi kendi ruhsallığında sınayarak bir şey yaratıyor. Bir yönelim bir bakış yaratıyor. Trajedinin türlü veçhelerinde formlar çıkarıyor. Aklıyla fikriyle değil de sezgi giriyor işin içine, ten giriyor, göz giriyor. O üslup ve biçime girmesi için o ilk arzuya geri dönüyoruz. Bence hepimiz dönüyoruz, yaşamın mümkünlüğüne. N.P: Arzuladığın şeye hiç bir zaman ulaşamıyorsun aslında. Az önce hayalini kurduğun bir şeyin yasını tutmak gibi bir şey. Tehlikeli kısmı, arzunun tüketime çok yakın olması. Arzu, emekten biraz daha uzak bir şey. Ama bir şey yapmanın umudunu taşıdığın zaman onun üzerine çalışıyorsun ve düşünüyorsun. O yüzden arzu bana tehlikeli geliyor. S.K: Şu bağlamda baktığımız zaman herkesin bir kudret alanı vardır, insanın kendisi arzudur zaten. Varlığını devam ettirmeyi arzular. Bu bağlamda alırsak, biz kendi gizilgücümüzü tanıyarak içinde varolduğumuz doğayı (doğa-tanrı diyor Spinoza) sonsuz bir kudretin parçası olarak etkinleşiriz. Yaşam mücadelesi her aşamada arzunun pratiğidir. Şimdi o sonsuz kudretin parçası olmamızı teklif eden ilk dürtü başlı başına arzudur. O yüzden şarkı söyleyen birinin resim yapmaya kalkışması kendi gizilgücüne yapılan bir saldırı gibi oluyor. Ne resim yapıyor ne de şarkı söyleyebiliyor. Varlığın imhası gibi. Kendi kudret alanını ihmal ve ihlale giriyor bu. Yani arzu bize neyi ihlal edemeyeceğimizi söyleyen bir iç ses olursa, şartlar elverdiğince kendi kudret alanında kalmış oluyorsun. N.P: Hareket geçiren bir şey olarak S.K: Yaşamsal ve etkinlik gücü. Bir varlık olarak. Örnek verirsek kırlangıcın yuva yapması da kudret alanına giriyor. Onun kudreti otta ve çamurda. Örümceğin ağını örmesi de. Neriman’ın bir fotoğrafını çekmesi. Sema’nın yazısını yazması. Bütün yapıp etmelerimizi kırlangıcınkiyle denklersek böylece kendimizi abartmamış da oluruz. N.P: Kırlangıç biliyor potansiyelini. Biz ne olduğumuzu bilmiyoruz. Bizim onu bulmamız ve duyabilmemiz gerekiyor. Duyabilmemiz için de bir sürü şeye açık olmamız gerekiyor ki, o sesi duyabilelim. Çünkü o sesler bir sürü sesler ile kapatılmış.

S.K: Biz gerilediğimiz zaman yamyamlaşıyoruz dediğim gibi. Ama bir marangoz yanıtları daha kolay bulabiliyor. Biz o kadar kolay bulamıyoruz. Bizim bu kadar basit yalın bir şeye erişmemiz için çok çalışmamız lazım. Kırlangıç ile denk olmamız lazım N.P: Çok çalışmazsak da çok iyi hissetmemiz lazım. S.K: Çaba anlamında, evet. Belki de çabayı bırakmak lazım.

N.P: Bazen zihnin durduğu da olabiliyor. Bazen de bambaşka bir yerde buluyoruz. Uyku ile uyanıklık arasında. Hata yaptığın anın içinde mesela... S.K: Düşünceden arındığın, zihninden arındığın zaman kırlangıç olabiliyoruz. Mindfull meditasyonun önerdiği gibi. Bütün dü- şünceden arınıp bedenin içinde olabilmek bir terbiye meselesi. N.P: O anda, geçmiş ve gelecekten bir kopuş var. S.K: O sırada orada olmak zor iş. Bir “şimdi” var, ama kolay değil. Anıtsal bir “şimdiki zaman” yaratıyorsun. Pürüzsüz boşluk. N.P: O yüzden yüzyıllardır yaratma anı çok yüceltiyor. Ben de sevmem ama bu yüceltmeleri ama gerçeklik payı var. Sanatçı üretip, ürettiğinin etkisini görmek istiyor. S.K: Ama sanatçı kelimesini mümkün olduğu kadar en aşağıda kul- lanıyoruz değil mi? Yüceltmeden. Sanatsal yapıt ile üretmek ile meşgul olan sıradan yaratıcı insan diyelim. Herkes hayal kuruyor. Oysa sanatçı hayalinin yasını tutabilen kişi oluyor bence. Tek farkı bu. Sen mesela kafanda bir çerçeve kuruyorsun, aslında o çerçeveye hiçbir zaman erişemeyeceksin. Yani fotoğrafını çektiğin anda hayalinde bir daralma oluyor. Yazarken de öyle zihnindeki tasarı yazdıklarından her zaman daha büyüktür. Hatta onu yazması imkansızdır. Yazdıkça eksiltirsin ister istemez. Çünkü ona bir türlü erişemeyiz. O kadar akışkan o kadar büyük ki onu bir forma sokmak için mecburen çerçeveliyoruz, bu bir vazgeçebilme rejimi bence, o hayalin yasını tutabilmek önemli gibi geliyor. Hayalin yasını tutmayı göze alamazsan üretemezsin. N.P: Hatta bazen çok yas tutman gerekebilir. S.K: Elbette, bir fikri uzun süre tasarlayamıyorsam demek ki yasa hazır değilim. N.P: Sana yazdığın şeyden kaçmak gibi ya da uzak durmak gibi bir şeyler oluyor mu? Mesela yazılmış basılmış kitabından uzak durmak gibi. S.K: Eski metinlerime baktığımda başka bir kadınla konuşuyorum. Gençliğimle tanışıyorum sanki. Büyümekteki bir kadını dinliyormuş, başka biri ile iletişim kuruyormuş gibi hissediyorum. Bir tür yabancılaşma. N.P: Ben de geçmişimdeki işlerimi şu sıralar çok kurcalıyorum. Bir taraftan, asla bugün yapamayacağım çalışmalar. Ürünün yasıyla birlikte, değiştiğini de görüyorsun. S.K: Bir de o kadın yok artık. Eskide kalmış bir ata var. N.P: O duyguda yok belki. Ama nesneleştiği için herkese ait olma şansı var.

67 görüntüleme