40 güne 40 Ah


Manolya Çelikler (4 Mayıs'ta) Galeri Işık Nişantaşı'nda açılacak bir karma sergide yer alıyor. Pırıl Güleşçi Arıkonmaz küratölüğünde gerçekleşecek olan serginin ismi Ah, Çelikler ise sergiye Ah isimli porselen serisiyle katılıyor. Burcu Ezer yaptığı söyleşiyle sanatçıyı daha yakından tanımaya çalıştı.

Manolya Çelikler, Ah serisi, 2017

Bazı kelimeler var, en büyük oyun alanlarımız. Ses tonumuza ve vurgumuza göre anlam değiştiriyorlar. Öfke, unutma, pişmanlık, beğeni, sevgi, özlem, şaşırma… Bu kadar güçlü duyguyu iki harfle anlatmak mümkün mü? Evet mümkün. Ah… Okurken ses tonunuz nasıldı?

Kelimelerle oynamayı, bir kelimeyle sayfalar anlatmayı, tek cümleyle unutamadığımız bir olayı canlandırmayı başarabilen bir kadın Manolya Çelikler. Uzun uzun anlatmak yerine kumaşlara işlemeyi, bağırmak yerine porseleni boyamayı, bir yazarı anlatmak yerine kitaplarına portresini işlemeyi, hatırlatmak yerine dikmeyi tercih ediyor.

Sondan başlamak istiyorum. 4 Mayıs’ta Galeri Işık'ta açılacak karma sergi ismini senin porselen işlerinden oluşan Ah serinden alıyor. Bu seriyi Instagram dışında henüz hiç görmedik. Seride ne anlatıyorsun, neden Ah?

Seri 40 tane Ah’tan oluşuyor. 40 sayısının hayatımızdaki önemi büyük. Mitolojide ve kendi kültürümüzde de sık sık karşımıza çıkıyor. 40 hem acıya yasa alışma süreci, hem de mutluluğa… Bebekler doğduğu zaman 40’ının çıkması beklenir, çünkü 40’ı çıktıktan sonra kendi benliğini kazandığı düşünülür. Yas tutarken 40’ıncı güne kadar yas tutarız ve 40’tan sonra bünye fiziksel ve psikolojik olarak bu duruma alışır. Bu anlamlardan yola çıkarak seride 40 adet Ah yer alıyor. Hem gündemden hem de kendi yaşadığım olaylardan yola çıkarak oluştu bu seri. Her güne bir, 40 güne 40 Ah…

Porselenlerin üzerinde Ah’lar haricinde bir de desenler var sanırım.

Serideki desenler çalıştığım seramik şirketinde her gün yaptığım desenler aslında. Bu desenlerde benim de bir parçam var. Mutluyken de o desenleri çiziyorum, mutsuzken de… Sürekli yapmak zorunda olduğum desenler bunlar. Malzeme seçimimde de bağ kurduğum ve gündelik hayatta kullandığım şeyler çok etkili oluyor, porselen bu şekilde seride hayat buldu. Bu yüzden çok içime sinen bir iş oldu.

Bu sergide yer almayacak olan, artık kaybetmeye başladığımız duygularımızla alakalı “sevmek”, “adalet” gibi kelimelerin yer aldığı bir serim var bir de. Adalet duygusunu kaybettik artık hiçbirimiz adalete inanmıyoruz. O böbürlenerek anlattığımız iletişim çağında duygularımızı ifade etmek, sevmek daha zor. Özgürlük, barış…

Manolya Çelikler, Umut, Porselen üzerine karışık teknik

Manolya Çelikler, Vicdan, Porselen üzerine karışık teknik

Bazı kelimeler anlamını, niteliğini kaybettikçe bizim için görsel açıdan önem kazanıyor gibi hissediyorum. Sanki markalaşıyorlar. Onları popülizmin bir parçası haline getirerek sosyal medya paylaşımlarında, çantalarda, rozet ya da sticker’larda çok daha fazla yer veriyoruz. Çünkü dile getirmek istediğimiz her şeyi anlatıyorlar aslında.

Bu kelimeleri aslında hayatımızın her anında o kadar çok kullanıyoruz ki. Ve çok net bir anlatım şekli oluyor bu. Bu benim için çok önemli. Eskiden kendimi çok iyi ifade edebildiğimi düşünmezdim, bu yüzden kendimi ifade edebildiğim bir alan olarak sanat benim için çok önenliydi. Ve kelimeleri üretimimde kullanmaya başladıktan sonra farkettimki aslında kelimeleri kullanarak, karşındaki kişiye uzun uzun bir şey anlatmak çok zor. Ama tek bir kelimeyle bunu çok daha basit ve etkileyici bir şekilde yapabiliyorsun. Ve bu benim için çok kıymetli bir şey.

Manolya Çelikler, Yeşilçam'da Kadın Serisi, Sayın Bayan

Seramiklerden önce dikiş-nakış serilerinle tanımıştık seni. Bu üretim biçimiyle nasıl tanıştın merak ediyorum?

Dikiş malzemem olmaya üniversite üçüncü sınıfta başladı. Yeni farkediyorumki aslında hayatımızın her yerindeymiş. Çocukken bizim evde hep dikiş dikilirdi ve eski, kullanılmış şeyler yeniye dönüştürülürdü. Ben de şimdi eski mendiller, fotoğraflar topluyorum ve onlara kendi anılarımı ekliyorum. Malzeme beni geçmişte zaten seçmiş ve ben içsel bir şekilde onu ortaya çıkartıyormuşum gibi…

Manolya Çelikler, Yeşilçam'da Kadın Serisi, Lekeli Kadın

Seni ilk kez 2014’te Mamut Art Project’teki kasnak serinle tanıdık. Serinin çok net ve güçlü bir ifade şekli vardı bence.

Bu seri bürokratların kadınlar hakkında söylediği sözlerden oluşuyordu. Her sözün altında söyleyenlerin ad soyad ilk harflerini kasnaklara işlemiştim. Tıpkı televizyon ya da gazetelerde gördüğümüz kadına şiddet haberlerinde kadın isimlerinin ilk harfleriyle kullanılışı gibi.

Genellikle kadın hikâyelerine odaklanıyorsun. Nelerden etkileniyorsun, seni neler besliyor? Mesela gerçek hikâyeler…

Bununla ilgili tabii ki çok fazla araştırma yapıyorum. Ancak sokağa çıktığımızda başımıza o kadar çok olay geliyor ki ya da hergün gazete okuduğumuzda… Tüm duyup gördüklerimi kendi süzgecimden geçirerek ortaya koymaya çalışıyorum. Bir yerden sonra artık sadece kadın değil de ötekileştirilen herkesle ilgili ortaya bir şeyler çıkıyor. Hatta tez seçimim de bu yönde; post feminizm ve quir kuram ekseninde, malzeme seçimleri üzerine bir araştırma olacak. Bu durum çok üzücü ama malzeme o kadar çok var ki ülkede, bunu görmek durumunda kalıyoruz.

Manolya Çelikler, Söz uçar yazı iki cihanda serisi, Kadın da insandır

Manolya Çelikler, Söz uçar yazı iki cihanda serisi, Kadına şiddet abartılıyor

Kullandığın dikiş-nakış tekniği aslında bizim için çok geleneksel bir şey. Kanaviçelerin son zamanlarda popülerleşmesi dışında kültür yavaş yavaş unutulsa da aslında bizim için önemi büyük. Bir yandan bir çeşit hobi, bir yandan çeyiz ve düğünleri hatırlatıyor, bir yandan ise acıyı temsil ediyor. Peki senin çalışmaların bu gömleklerden hangisini üzerine giyiyor?

Kanaviçenin, dikişin tarihine baktığımızda insanların gerçekten vakit geçirmek, çeyiz işlemek ve acısını unutmak için bunu yaptığını görürüz. Ve benim de yola çıktığım kavram daha çok acı… Dikiş bir şeyleri birleştiriyor ama aynı zamanda onu söktüğünde orada bir iz de kalıyor. Mesela benim işlerime hep sarkan bir ip vardır ve onu söktüğünde orası bozulur. Dikişi söktüğümüzde biriken ipe çile denmesi de enteresan bir tesadüf mesela. Bir şeyleri birleştiriyoruz ama asla eskisi gibi olmuyor. Söktüğümüzde de izi kalıyor. Dolayısıyla acı kavramından yola çıkıp bu tekniği kullanmak benim için konuşmak gibi. İnsanlar kelimeleri söylerken onları dışarıdan duymak acılarını hafifletir ya, ben de diktiğim zaman acımı dışarıdan görüp daha net hissediyor ve hafifletiyorum.

Biraz günlük tutmak gibi aslında. Bir yandan da ellerinle bir şeyler yapmanın getirdiği bir rahatlama hissi var sanırım.

Hem rahatlıyorum hem de çok öfkelendiğim anlar da oluyor. Bir kelimeyi işlerken tekrar tekrar harflerini okumak zorunda kalmak, o kelimeyi defalarca görmek… Acı veren bir tarafı da var. Ama sonuçta bittiğinde bambaşka bir şey ortaya çıkıyor ve benim dilim de o olmuş oluyor.

Dikiş nakış ve dantel kadınların da sessiz çığlıkları değil midir? Kadınlar aile, eş ya da ekonomik problemleri sanki bir dosta anlatır gibi el örgülerine anlatırlar.