Çağrışımlar 2

Okuyucuyu farklı disiplinlerde gezinerek, bilinmezlerle dolu sürprizli bir yolculuğa çıkarmayı arzulayan Çağrışımlar başlıklı yazı dizisi, Sami Kısaoğlu’nun kendi kişisel tarihinden fotoğraflar ve onların hikâyeleri üzerinden ilerliyor. Serinin bu haftaki yazısında, bugün deniz salyaları (musilaj) tarafından kuşatılmış Marmara Denizi’nin hikâyesine uzanıyoruz


Yazı: Sami Kısaoğlu


"... ne gördüğümüzü söylememiz boşunadır;

çünkü gördüğümüz,

söylediğimizin içine hiçbir zaman yerleşmiş değildir."

(Bu Bir Pipo Değildir, Michel Foucault, s.14)




Fotoğraf ya da bir resim. Deniz ya da gökyüzü. Bulut ya da dalga. Rüya ya da gerçek. Belki de siyah bir fon üzerinde gelişi güzel bir halde bırakılmış bir parça pamuk. Görme eylemine dair algının güvenilmezliği, genelgeçer doğruların yanıltıcılığı, öğrenilmiş bilginin kırılganlığı, hafızanın çatallı, çıkmaz sokakları, kuşku ve bilinmezliğin muğlak bir halde birlikte oturduğu bir masa... “Gördüğümüz gerçekten gördüğümüz müdür?” sorusu bir kez daha bir düşünce balonunun içinde asılı. Orada, yanıtlanmayı bekliyor. Görmek varlığa açılan bir kapıysa ise eğer, ve varlık bize çok daha derin onlarca anlatıyı, bilgiyi ve deneyimi beraberinde getiriyorsa belki de bu yazıyı okuduğunuz ya da bu yazıya eşlik eden görüntülere baktığınız her mekân, her defasında o görüntülere bakarken size başka bir şey söyleyecek. Ve hepimiz buradaki görüntülere aynı yerden baksak bile kişisel tarihimizden, bellek arşivlerimizden topladığımız bilgi kırıntıları hep yanı başımızda olacak. Ve bir noktadan sonra asıl hikâyenin güvenilir güvenilmezliğine dair olasılıklar bir başka konuşma balonunun içinde kendini var edecek.

Fotoğraf altı notlarının satır aralarında yer alan bilgi kırıntıları ya da çağrışımlar, nerede ve nasıl kuruyor kendilerini? Bütün bu siyah beyaz belirsizliğin içinde çocukluğumdan fragmanlar beliriyor evvela. İki deniz ortasında ince bir yol, üzerinde teknelerin yapıldığı atölyeler, içlerinden biri babamın. Gulet, tirhandil, ketch, ve daha onlarca Ege ve Akdeniz tipi tekne. Doksanların başı Marmaris, Yalancı Boğaz. Asıl hikâyenin başladığı yer burası. Bu yazıya eşlik eden tüm siyah beyaz belirsiz karelerin görünür görünmez bir şekilde yıllar önce suda belirdiği, içimdeki denizin oluşmaya başladığı yer.

Eski Yunanlılardan, deniz görmemiş Altay Türklerine, Sümerlerden Vikinglere kadar neredeyse tüm toplumlarda kutsal olan o sonsuz mavilik, yıllar içinde ben hiç fark etmeden ikinci kez doğurmuş beni belki de. Uzun uzun yıllar önce Homeros, denizi “Bütün canlıları yaratan.” diye tanımlarken Polinezya yerlileri de benzer bir inancı paylaşıyordu ona dair. Kızılderililer dünyanın bir tanrı tarafından oltayla balık tutar gibi sudan çıkarıldığına inanırken Altay Türkleri de dünyanın denizden çıkarılmış olduğundan bahsediyordu yaratılış efsanelerinde. Kim bilir belki de tüm deniz insanlarının ruhu, bir balıkçı ağında enginlerin altından çıkarılıp taksim edilmişti yüzyıllar önceonca karada yaşayanlara ve çocuklarına... Evrim Teorisi isimli çalışmasında Darwin, deniz için canlıların mükemmelleştikleri yer tanımlamasını yaparken bir yandan da biliyoruz ki milyarlarca yıl evvel tek hücreli canlılardan çok hücreli canlılara, dünya üzerinde ilk yaşam denizlerde başladı. Ve yine biliyoruz ki denizlerde başlayan yaşam yine denizlerde son bulacak, onlarca ayrı araştırma 2050 için denizlerdeki balıkların tükeneceğini söylüyor.




Felaket olasılıkları yenilerini çağırıyor, deniz salyaları (musilaj) Marmara Denizi’nin canına okurken, ama aklıma geçmişten buzul çağında göl olan bir denizin hikâyesi geliyor. Biz bugün Marmara diyoruz adına. Siyahın deniz, beyazın dalga olduğu bu muğlak kareler Marmara’nın onlarca ayrı noktasında çekilmişti vaktiyle. Binlerce yıllık tarihiyle bize onlarca anlatı, sayısız hikâye sunan bu deniz, adını Marmara Adaları’nda çok sayıda bulunan mermerden dolayı Yunanca mermer anlamına gelen Marmaros’tan alıyor. Günümüzden 6500 - 7000 yıl önce büyük Karadeniz Tufanı sonucu İstanbul Boğazı’nın suyla dolmasından dolayı deniz statüsüne kavuştuğu tezi Marmara Denizi’nin oluşum sürecinde kabul edilen en yaygın görüş.

Tarih bilinen ve bilinmeyen ayrıntılardan örülü, başı sonu belli olmayan bir labirent gibi. İki ayrı yazardan iki ayrı anlatı düşünüyor aklıma. Moby Dick romanının yazarı Melville, İstanbul'da yaşamış Bizanslı tarihçi Prokopius'un MS 10. yüzyılda Marmara Denizi'nde gemilere saldıran bir balinadan söz ettiğini yazıyor. Bir başka yazar Ahmet Mithat Efendi Sayyadane Bir Cevelan adlı kitabında, İstanbul Surları'na asılmış balina kemiklerinden bahseder. Kaldırılan kemikler nedeniyle denizin bereketi kaçınca, padişahın, kemiklerin bulunup yerine asılmasını emreden bir fetva yayınladığı geçiyor notlarında.

Konu Marmara Denizi olunca anlatılar sonu gelmeyen matruşka bebeklere benziyor. Adanın ara sokaklarından denizin kıyısına iniyorum. Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir ve Burgazlı Sait Faik rakı içiyor bir bankta. Kavun, beyaz peynir ve rakı, domates kasasından bozma bir sehpada, yanlarında birkaç martı, birkaç karga. İçimde bir ses Aganta Burina Burinata diye bağırıyor.